[-] > SANATÇININ NOT DEFTERİ > Teknoloji-Sanat Bağlamında Sanatçının Konumlandığı Yer
  • Teknoloji-Sanat Bağlamında Sanatçının Konumlandığı Yer

    Hadra Tanrıverdi Birecik

     

    Teknolojinin etrafımızdaki hemen her şeyi ve elbette sanatı da yönettiği şu an, ortaya konulan sayısız olanak karşısında sanatçının aldığı konum bir anlamda trajik. Üreten bir birey olarak sanatçı kendini hızla değişen teknolojik hareketin içine aynı hızla sokamadığı için, eski düzeninden kopma süreci de pek kolay olmadı. Başka bir deyişle bu kaosun bir parçası olmakta zorlandı. Yine de yeni sanat ya da güncel sanat denilen platformda, neredeyse her şeyin sorgulanması bir bakıma olumlu bir sonuç. Kendi yapıtının bütün eleştirisini elinde bulunduran ve tamamen bireysel olan sanatçı bu yolla tekil bir birey iken çoğul bir varlığa dönüştü. Bir bakıma kendi eksik ya da üstün yanlarını daha net gördü ya da görmesi sağlandı.

    Konunun diğer bir tarafı olan ‘öz’, bahsedilen durumun dengesi açısından önem taşır. Değişen bu değerler sisteminde kendi özünü kaybetmeden bir yer edinmek, değerleri ve ruhuyla var olan sanatçı için hiç de kolay değil. Tıpkı olumluluk ya da olumsuzluk derecesi yaklaşık olan iki durum arasında kalmak gibi ‘eski’ ile ‘yeni’nin birliği…

    Gelişen sanayinin ve makineleşmenin getirdiği hızlı değişim beraberinde sanatçıyı yeni denemeler yapmaya, yeni çıkış yolları aramaya itti. 1820 yılında fotoğraf makinesinin icadı dönemin egemen akımı Empresyonizm’i kökünden etkilerken sanatçıya da nesneden bağımsız bir hareket alanı sundu. Sanatçı, fotoğrafı tuvalin bir yüzeyi gibi değerlendirdi. Bu değişim tuval resminin izleyici üzerindeki etkisinin değişmesine de neden oldu. 1917 yılında Dada hareketi ile birlikte ortaya çıkan ve ‘Estetik’ olanı reddeden, gösteriye dönüşen bir sanat ortamı oluştu. Bu ortam, sanatçı müdahalesini azaltan ve sanatçıyı sadece hazır nesneye yardımcı olan bir konuma taşıdı: hazır nesneye övgü. Bu hareketin devamındaki yıllarda Andy Warhol’un konserveleri (1962), Joseph Beuys’un ses getiren gösterileri (1974), Cindy Sherman’ın ‘karşı portre’ denemeleri (1974) ve daha niceleri sanatı, yeni bir imajla farklı bir boyuta taşıdı. Bir bakıma teknolojinin de varlığını hissettirdiği bu çıkışlar 21.yüzyıl sanatının çizgisini belirlemeye devam ederken, teknoloji-sanat bağlamında sanatı ve sanatçıyı bireysellikten çıkarıp grup olma ruhuna da yaklaştırdı.

    Aslına bakılırsa bu durum, bir anlamda sanatçıyı saklandığı kovuktan çıkararak dış dünya ile bütünleşmesini sağladı. Birlikte üretimin sinerjisi sanatçıyı büyüledi. Tabii bir gruba ait olma fikri aynı zamanda birilerinin himayesi altına girmek anlamına da geliyordu. Güvenliği sağlayan bir oluşum gibi görünse de kaçınılmaz sınırlayıcılıkları da vardı şüphesiz. Bunun, sanatçıyı boyunduruk altına alan ve onun bireysel özgürlüğünü kısıtlayan bir duruma dönüştürdüğünü savunanlar da az değil. Anne Cauquelin ‘eleştirel pazar sistemi’ kavramıyla bu durumu sorgularken bir yandan da güncel sanatın çokça konuşulduğu bir zamanda bir gruba ait olmanın önemini vurgular. Başka düşünürlere göre de 21. yüzyıl sanatına neredeyse hâkim olan teknolojik yeniden üretim, önüne geçilemeyen bir hızla bütün estetik değerleri alaşağı eder.

    Şimdilerde oluşan hızlı değişimin kültürel şoku, içinden çıkılması istenen bireyselliğe içkin bir biçimde geri itiyor; özden koparılan biçim, yine kendi özüne geri dönüyor. Yeniliğin içinde olmak ya da olmamak çelişkisinin yaşandığı bir olgu bu. Çünkü sanatçı bireysel olduğu sürece özgün olur ve nitelikli işler üretir. Zihinsel nesnesini sürekli kendi elinde tutar ve bunu istediği anda değiştirme ya da yönlendirme hakkına sahiptir. Zihinsel nesnesini teknolojinin olanaklarına ve tüketim sistemine teslim ettiği noktada kendi olma durumundan uzaklaşacak demektir. Dolayısıyla teknolojinin sunduğu olanaklar karşısında –bu olanaklar sanatçıyı yalnız da bırakabilir bir gruba dahil de edebilir– sanatçının teknolojik yeniden üretime karşı bir duruş sergilemesi beklenir. Sanat yapan bireyler olarak teknolojinin imkânlarını kullanmak elbette istiyoruz ve de uyguluyoruz. Örneğin performans, ready made, dijital medya, video gibi alanlardaki denemeler kimi zaman bizi şaşırtıcı derecede tatmin ederken, kimi zaman da yapılan iş, sanatta değişmeyen plastik değerleri zedeler kuşkusuz. Bu elbette ince bir ayar gerektirir.

    Gelişen teknolojiden uzak kalmadan eski ile yeni arasında bir bağ kurmak değişimi yakalamak açısından önem taşır. Bu bağın kurulmasında izlenecek yollar yine çeşitli olanaklarla önümüze sunulmuştur. Teknolojik bağlamda kullanılan her bir nesne sanatçının kişilik olgusunu yeniden yapılandırırken, onu değişim/başkalaşım denilen şeye bir adım daha yaklaştıracaktır kanımca. Kullanılan ya da var olan hazır nesne çeşitliliği sanatçıyı geriye götürmez, aksine bir adım ileri taşır. Zaman tasarrufu, mekan çeşitliliği, bu durumun üstün yanlarından bazıları. Kimine göre sanat zaten bu hazır nesnelerden ibarettir ve sanatçı sadece bunlardan ‘bir şey’ ortaya koyar ya da hazır nesne’yi destekler.

    Sonuç olarak teknolojinin sunduğu sayısız olanak karşısında üreten bir birey olarak sanatçının bu olanaklardan uzak durması imkansızlaşır. Kuşkusuz bu olanaklar içerisinde birçok ayrıntı henüz keşfedilmeyi bekliyor. Bu yaklaşımlar ve kullanılan yöntemler, sanat olan ürünü yeniden tanımlamaya yardım edebilirse ve istenilen tüm estetik erdemleri (kimi tam da bu estetik erdemlerin karşısına bir tepki olarak çıkmış ise de) yerine getirebilirse çağdaş sanatı diğer bir deyişle güncel sanatı karşılar. Çağın olanakları sanatı, sanatın olanakları da çağı değiştirme potansiyeline her zaman sahip olacaktır.