• Paris Güncesi: Modern Sanatlar Müzesi, Palais de Tokyo ve Centre Pompidou’daki Yaz Sergileri

    İpek Yeğinsü

    Fotoğraflar: İpek Yeğinsü

    Kapak fotoğrafı: MAM Paris resmi sitesi

     

    Hepimiz Paris’i sanatın ve romantizmin başkenti olarak tanırız. Paris’te sanat denince akla ilk olarak Louvre Müzesi ve Mona Lisa gelse de, Paris’in Modern ve Çağdaş Sanat, hatta Yeni Medya Sanatı alanında oldukça iddialı bir müze altyapısı mevcut. Ne de olsa Empresyonizm’in anavatanı olmuş bir kentten söz ediyoruz. Hepsi bu kadar da değil; 2. Dünya Savaşı’yla birlikte New York’a göç ederek Soyut Dışavurumculuk akımını başlatan ve bu şehrin dünyanın sanat başkenti olarak rakipsiz kalmasını sağlayan sanatçıların birçoğu buraya Paris’ten göç etmiş. Birlikte Paris’in en önemli müzelerinden MAM Paris (Musée d’Art Moderne de la Ville de Paris), Palais de Tokyo ve Centre Pompidou’da devam eden yaz sergilerinde geçmişten günümüze, resimden fotoğrafa, heykelden videoya heyecan dolu bir yolculuğa davet ediyoruz sizleri.

    MAM bizi resepsiyon alanında Lucio Fontana’nın ışık yerleştirmesiyle karşılıyor (Resim 1). Bu alanın biraz ilerisinde ise Fransız Fovist ressam Raoul Dufy’nin 1937 tarihli muazzam duvar resmi La Fée Electricité‘ye ayrılmış bir galeri alanı bulunuyor (Resim 2). Dufy’nin 600 metrekarelik bu çalışması elektriğin tarihçesini, sürece katkısı olan bilim adamlarını ve elektrik enerjisinin kullanım alanlarını anlatıyor.

    Müzedeki sergiler arasında ilk durağımız Post-Empresyonizm ve Fovizm akımlarına yakın olmakla birlikte hepsinden bağımsız olarak yarattığı kendine özgü sanat diliyle önem taşıyan ressam Albert Marquet’nin solo sergisi. 21 Ağustos’ta sona erecek olan sergide Marquet’nin çalışmaları tematik ve kronolojik ilişkileri aynı anda gözeten bir yaklaşımla sunulmuş. Yine aynı tarihte sona eren Paula Modersohn-Becker sergisi ise, yalnızca on yıllık kariyerine rağmen sanat tarihinde önemli bir iz bırakan ressamın yapıtlarını ve yazışmalarını içeriyor. Şair Rainer Maria Rilke ile kurduğu dostluğa ise sergide özel bir konum atfedilmiş.

    20160715_120439

    Resim 1

     

    20160715_120654

    Resim 2

    Ne yazık ki 17 Temmuz’da sona eren sergi “Pandora’s Box: Jan Dibbets on Another Photography” ise fotoğraf tutkunları için tek kelimeyle nefes kesici. Fotoğrafın tarihi kendi de Kavramsal Sanat alanında önemli yapıtlar veren sanatçı Jan Dibbets’nin seçtiği eserlerle anlatılmış; fotoğrafın icat edildiği günden günümüze uzanan dönemden çok özel yapıtların yan yana yer aldığı seçkide kimler yok ki: fotoğrafı bilim için kullanan Röntgen, Muybridge’in atları, Man Ray’in tutkulu silhüetleri (Resim 3), Thomas Ruff’un soyut kompozisyonları (Resim 4), Sugimoto’nun yalın manzaraları, Bruce Nauman gibi fotoğraftan yararlanan Performans sanatçıları (Resim 5) ve Arazi Sanatı ustaları, Düsseldorf Okulu’nun kurucuları Bernd ve Hilla Becher’in serileri ve daha niceleri.

    ikili 1

    Resim 3-4

     

    20160715_123643

    Resim 5

     

    Müze koleksiyonu Modern ve Çağdaş olmak üzere iki ayrı galeride sergileniyor. Burada en dikkat çekici işler arasında Louise Bourgeois’nın ünlü örümceği (Resim 6), Yves Klein’ın özgün mavisiyle yarattığı büst (Resim 7), Robert Delaunay’ın devasa panoları (Resim 8) ve Tacita Dean’in güncel video-kolaj çalışması JG (Resim 9) sayılabilir.

    ikili

    Resim 6-7

     

    20160715_131437

    Resim 8

     

    20160715_132257

    Resim 9

    MAM’dan çıkıp Palais de Tokyo’ya geçiyoruz. Özellikle video ve yeni medya gibi alanlarda son derece iddialı sergilerin yer aldığı Palais de Tokyo’nun uçsuz bucaksız mekanlarının her bir köşesinde farklı bir sergi ya da yerleştirme keşfedilmeyi bekliyor. Burada en etkileyici yapıtlardan biri Clément Cogitore’nin 11 Eylül’e kadar izlenebilecek olan L’intervalle de résonance adlı videosu (Resim 10). Devasa bir projeksiyon olarak sergilenen ve minderlere rahatça yerleşip izleyebileceğiniz yapıt tekinsiz bir dünyada açıklanamayan birtakım olaylar etrafında gelişiyor. Son yıllarda popüler olan uzay/belgesel türünde sinema filmlerine göz kırpan iş, izleyiciye olup bitenlere dair net yanıtlar vermekten özenle kaçınıyor; kısacası öyküyü izleyicinin umut, inanç ve korkuları tamamlıyor.

    20160715_160535

    Resim 10

    Palais de Tokyo’da karşımıza bir de çok tanıdık bir yüz çıkıyor: İstanbul Bienali’nde Squeeze adlı işini izlediğimiz Mika Rottenberg. Sanatçı burada video işlerinden birkaçını bir yerleştirme döngüsü içinde yeniden kurgulamış, fabrikaların köleleştirdiği kadınların robotlaşmış, ruhsuz yaşamlarını ironik bir dille ele aldığı videolarını, içlerinde yer bulan birtakım obje ve düzeneklerle birlikte sergilemiş (Resim 11-12). Yine bu alanda Marguerite Humeau’nun ilk büyük solo sergisi FOXP2’yi izlemek mümkün; bilimsel araştırmayla mitolojiyi, gerçekle kurguyu harmanlayan sergi, birçok farklı duyuyu aynı anda uyaran bir algı deneyimi yaratmayı amaçlıyor (Resim 13).

    20160715_171531

    Resim 11

     

    20160715_170633

    Resim 12

     

    20160715_163520

    Resim 13

    Palais de Tokyo’nun ana sergi mekanında müthiş bir deneyim daha bizleri bekliyor. Şair, yazar, romancı ve sinemacı Michel Houllebecq’in “Rester vivant” (hayatta kalmak) adlı sergisi, fotoğraf, video, edebiyat, resim ve yeni medya gibi disiplinleri birlikte kullanarak birbirinden çok farklı atmosferlere sahip olmakla birlikte hepsi “yaşama tutunma” üzerine kurgulanmış odalardan oluşuyor.  Adeta bir film setini/senaryo taslağını andıran sergi, sanatçının zihninde uçuşan farklı fikirler arasında soluk kesici bir gezintiye davet ediyor izleyiciyi (Resim 14-15-16).

    20160715_152420

    Resim 14

     

    20160715_154511

    Resim 15

     

    20160715_154013

    Resim 16

    Daha birçok sergi ve projenin görülebileceği Palais de Tokyo’dan ayrılıyor ve soluğu Centre Pompidou’da alıyoruz. İçeri girer girmez Haegue Yang’ın geçtiğimiz haftalarda açılışı gerçekleşen, sanatçının tipik jaluzi malzemesini video işleriyle birleştiren mekana özgü yerleştirmesiyle buluşuyoruz (Resim 17). Ardından teknolojik sanattan birden bire uzaklaşıyor, 20. yüzyılın ilk yarısına gidiyor ve Paul Klee’nin sanatına ironi/satir kavramı üzerinden yaklaşan “L’Ironie a L’Oeuvre” sergisinde buluyoruz kendimizi. Klee’nin yapıtlarını yaşam öyküsünü dönemlere ayırarak sunan sergi, izleyiciye özellikle 2. Dünya Savaşı’nn yarattığı travmayı duyumsatma konusunda son derece başarılı (Resim 18-19).

    20160716_120150

    Resim 17

     

    20160716_132919

    Resim 18

     

    20160716_132932

    Resim 19

    Centre Pompidou’da devam eden bir diğer süreli sergi bizi tekrar video projeksiyonlarının ve fotoğrafların arasına götürüyor. “Beat Generation”, 60’lı ve 70’li yıllarda ABD’de sanat üreten bir grup aktivistle tanışmamızı sağlıyor. Vietnam Savaşı’na karşı duran ve ırkçılıkla mücadele eden bu grup, dönemin ruhunu ve 68 kuşağının heyecanını doya doya yaşatıyor izleyiciye; ABD’de günlük hayattan portrelerin döneme ait ses kayıt cihazlarıyla yan yana sunulması atmosferi daha da güçlendiriyor (Resim 20-21-22).

    20160716_133758

    Resim 20

     

    20160716_134233

    Resim 21

     

    20160716_134552

    Resim 22

    Centre Pompidou’nun Modern ve Çağdaş Sanat koleksiyonu da kesinlikle görülmeye değer. Burada dünya sanat tarihine yön veren tanınmış isimlerin yanı sıra, Fransa için önemli olan ve dünya izleyicisinin görece daha az tanıdığı sanatçılar da var. Modern koleksiyonda Picasso, Kandinsky, Matisse, Gris ve Leger, Çağdaş koleksiyonda ise Jeff Koons, Richard Serra, Hito Steyerl, Olafur Eliasson, Philippe Pareno, Gary Hill ve Joseph Kosuth özellikle dikkat çeken isimler arasında (Resim 23-24-25).

    20160716_144640

    Resim 23-Olafur Eliasson

     

    20160716_145149

    Resim 24-Jeff Koons

     

    20160716_150614

    Resim 25-Philippe Pareno

     

  • Sokak Sanatı

    Sokak Sanatı'na Giriş

    Kapak Fotoğrafı: Kenny Scharf, Houston Street graffiti. Kaynak: MissButtercup.

    Sokak sanatı çoğunlukla kentsel ortamda ve kamusal alanda üretilen, geleneksel sanat mekânlarının dışında kalan ve yaratıcının genellikle anonim kalmayı tercih ettiği eleştirel bir sanat dalı. Özellikle 80’li yılların başında “graffiti” üretiminde yaşanan patlamayla birlikte yükselişe geçen, sprey boya, çıkartma, stencil, poster sanatı gibi tekniklerin ağırlıklı olarak kullanıldığı bu yaratıcı alan günümüzde video projeksiyon, “yarn bombing” (iplik bombalama) ve Lock On heykel (kamusal mobilyaya bisiklet kilidi gibi araçlarla eklemlenen heykeller ve yerleştirmeler) gibi yeni medya tekniklerini de içeriyor.

    d22516c9e45d85768591b9c24af4b636

    Lock on heykel, Paris.

    Sokak sanatının en önemli özelliği sanatçı ile izleyici arasındaki tüm üçüncü kişi ve kurumları ortadan kaldırması. Sanatçı, kendi üretimini herhangi bir müze, galeri, küratör ya da medya kanalı olmaksızın doğrudan izleyiciyle buluşturarak provokatif söylemlerde bulunabiliyor ve eleştirellik bakımından herhangi bir sınırlama ile karşılaşma olasılığı ortadan kalkıyor. Sokak sanatçıları aynı zamanda ülkeden ülkeye seyahat ederek yapıtlarını dünyanın farklı yerlerine yaymayı da önemseyen aktivistler; özellikle toplumların politik açıdan baskı altında bulunan ya da değişim yaratma imkânlarına sahip olmayan kesimlerine destek olmak, onların sesi olmak için çaba sarfediyorlar. Hatta sokak sanatı birçok ülkede yasak olduğundan ve Vandalizm olarak görüldüğünden, çoğu kez yapıtlarını yakalanma ve ceza alma riskini göze alarak üretiyorlar.

    kilroywasheremilitary

    Kilroy Was Here

    berlin-wall-graffiti-2014-08

    Berlin Duvarı’ndan graffiti örneği. Kaynak: Urban75blog.

    Sokak sanatının en temel biçimi yazılar ve sloganlar; bazı araştırmacılara göre bu alanda üretilen ilk iş 2. Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan “Kilroy Was Here” adlı graffiti. Berlin Duvarı’nın 1961-1989 yılları arasında sokak sanatının belki de en erken örneklerinden bazılarına ev sahipliği yaptığı iddia edilebilir. New York’ta 1960’larda doğan ve 80’lerde altın çağını yaşayan graffiti türleri ise özellikle Bronx metrolarında görülmeye değer ürünler verdi. 80’li yıllar aynı zamanda yazıdan kavramsal betimlemeye geçişin yaşandığı dönem. Richard Hambleton’ın gölge figürleri bunun için ideal bir örnek; aynı dönemde sokak sanatının iki prensi, Keith Haring ve Jean Michel basquiat’ın da yoğun olarak üretim yaptıklarını unutmamak gerek. Öte yandan poster sanatı, müzik kulüplerindeki performansların duyuruları biçiminde ortaya çıktı ve Punk Rock’ın yükselişine paralel olarak gelişti. New York’ta Soho, Houston Street ve the Bowery 1970’lerden bu yana sokak sanatçıları için vazgeçilmez bir görünürlük alanı olmaya devam ediyor.

    02_hambleton_jp191110

    Richard Hambleton, Shadow Man, New York’tan görünüm. Fotoğraf: Hank O’Neal.

     

    Keith-Haring-Crack-is-Wack-Mural-FDR-Drive-128th-Street-Harlem-NYC-Untapped-Cities

    Keith Haring, Crack Is Wack, 1986, Harlem. Fotoğraf: Ayelet Pearl, Untapped Cities

    Soho diyince René Moncada’yı da anmadan geçemeyiz. Provokatif eserleriyle özellikle sanatçı hakları ve fikir mülkiyeti gibi konulara dikkat çeken Moncada’nın I AM THE BEST ARTIST adlı 1986 tarihli işi sokak sanatı tarihinin en önemli yapıtlarından biri olarak kabul ediliyor. John Fekner, Fab Five Freddy ve Lee Quiones da 1980’lerde Moncada’nın yanı sıra sokak sanatının öncülüğünü üstlenen diğer isimlerden bazıları.

    IATBAwall

    René Moncada, I AM THE BEST ARTIST, 1986.

    Günümüzde sokak sanatı dünya çapında büyük müzelerde yer bulan ve müzayedelerde satışa sunulan bir alan haline geldi. Bu durum birçok sokak sanatçısı tarafından yoğun olarak eleştiriliyor ve sokak sanatının amacından saparak diğer sanat türleri gibi ticari bir metaya dönüştürüldüğü savunuluyor. Ne ironiktir ki bu konuda en çok tepki çeken isimlerden biri de sokak sanatını geniş kitlelerin dikkatine taşıyan ve 21. Yüzyılda hala en önemli eleştirel mecralardan biri olarak varlığını sürdürmesini sağlayan Banksy.

    Banksy-–-Girl-and-Balloon-London-2002

    Banksy, Girl and Baloon, Londra.

     

     

    Aylin Seçkin & Mr. Hure Röportajı

    Eylül 2016, İstanbul

    Mr Hure

    Mr Hure çalışırken

     

    Prof. Aylin Seçkin, İstanbul’un önemli sokak sanatçılarından Mr. Hure ile Art50.net için bir söyleşi gerçekleştirdi. Keyifli okumalar!

     

    Mr. Hure, hikayeni anlatır mısın? İsmin nereden geliyor?

    16 yıldan beri graffiti yapıyorum. İlk kullandığım isim böyle değildi. Çocuk yaşta başladığım için kullandığım isimler genellikle çocuksu isimlerdi. İlk başta “Chicco” yazdım, daha sonra “Beat” yazdım. 2003 yılından beri “Hure” yazıyordum. Son 3-4 yıldır da başına “Mr.” ekliyorum.

    Peki, eğitim?

    Karadeniz Teknik Üniversitesi İşletme bölümü mezunuyum. 7 yıl muhasebecilik yaptım, hem muhasebecilik hem graffiti yaptım; son 2 yıldır sadece graffiti ile ilgileniyorum. Muhasebeyi bıraktım. Graffitiden para kazanıyorum.

    Daha çok nereleri ve nasıl boyuyorsun?

    Açıkçası boyamadığımız alan ya da materyal kalmadı. 4 yıldır şirketimiz var, “Luxury Hands” adı altında. Ben ve Leo beraber çalışıyoruz. Kendi istediklerimiz dışında insanların talepleri olduğunda bunun bir bedeli olduğunu düşünüyoruz.

    Leo ile arkadaş mıydın?

    Evet, 15 yıllık arkadaşız. Beraber boyadık; aynı gruptaydık ve çevredeydik. Sonra aynı işe kalkıştık; öyle devam etti. Türkiye’de birçok büyük marka ve kuruluşla iş yaptık. Araba, tır, stat, AVM boyadık. Workshoplar verdik; epeyce yurtdışına çıktım.

    Leo çalışırken

    Leo çalışırken

    Evet; onları biliyorum. Hiçbir firma direkt reklam için sizi kullandı mı?

    GAP gibi bir marka satış yaptığı mağazaların vitrinlerini bize bıraktı. Biz renklendirdik. 2 ay boyunca hem Nişantaşı’nda hem Kanyon’da sergilendi.

    Akşamları mı çıkıyorsunuz boyamaya?

    2000’lerin başında İstanbul’da ilk başladığımız zamanlarda illegal graffiti yapacaksak, mesela sokakta veya tren boyarken, gece 03.00, 04.00’ü bekliyorduk. Ama şimdi son birkaç yıldır İstanbul demeyeyim de, Karaköy, Taksim civarında boyamayı artık her saatte rahat karşılayabiliyorlar. İnsanlar artık graffitiyi tanıdı ve sevdi. Pek karışmıyorlar İstanbul’da; polis de görüyor ama görmezlikten geliyor veya yaklaşıp “İyi yapıyorsunuz” diyor.

    Peki, graffiti ile duvar sanatı arasında ne fark var?

    Graffitinin kelime anlamı duvar yazısı olarak geçiyor. Yani, duvara Ahmet’in Mehmet’in yazdığı “Seni seviyorum” cümleleri de aslında birer graffiti. Ve graffiti aslında biraz daha harflerle oynanması yani harfe estetik verme, biçimlendirme ve onu kompozisyon haline getirme üzerine.  Ancak bir harf, kelime ya da cümle olmadığı zaman, sadece bir resim yapıldığı zaman bunun ismi “mural” oluyor. Mural da duvar resmi oluyor. Bunun, spreyle ya da herhangi bir şeyle yapılmış olmasının önemi yok. Graffitiyi de spreysiz yapabilirsiniz; plastik boya veya herhangi başka bir materyalle. Ama duvar resminde yazı yoksa, graffiti diyemeyiz. Öyle düşünülüyor; bana göre de biraz öyle aslında. Şu anda dünyada ve Türkiye’de mural popüler olduğu için ilk başta sadece graffiti sanatçıları mural yapıyordu. Çünkü duvara alışkın olan insanlar graffiticilerdi. Belli bir zaman geçtikten sonra artık ressamlar, güzel sanatlar öğrencileri, duvarı boyayabileceğine inanan herkes duvara resim yapmaya başladı. Graffiti alanından çıktı. Oldukça geniş bir yelpazeye yayıldı.

    Bugün benim görüşeceğim sanatçı duvara fırçayla ince çalışıyor, ismi Gamze. Mehmet Kuran’ın tanıdığı bir sanatçı. Sonra ilk olarak Kaos’la iletişime geçtim, Kaos seni çok beğenip sevdiğini belirtti. Seninle birlikte bu görüşmede olmak istiyordu. Bence graffitide büyük bir duygu var, büyük bir fikir var. Mesela geçen gün Kaos’un işini gördüm; sonra iyice bakınca üzerinde bir de “Açız” yazdığını gördüm. Belki başkası yazmış, ama etkileyiciydi. Orada geçen mesajlar çok kuvvetli ama ben bu graffitide yazılanların ne olduğunu uzun süre keşfedememiştim.

    Biraz zor çünkü. Graffitiyi okumak sıkıntılı olabiliyor.

    Siz isimlerinizi yazıyormuşsunuz. Peki, sadece isim mi?

    Grup ismi oluyor ve isim oluyor genelde. Graffiticilerin biraz egoya bağlı ya da “Şöhret” için denilebilir bir durumları var; çünkü her yere kendi ismini yazıyorsun.

    “Make art, not war” yazan grafitinden söz eder misin?

    Onun ilk önce arka planını yapmıştım; öyle bir şey yazmayı düşünmüyordum. O dönemde Türkiye’de terör olayları ve siyasi gelişmeler canımı sıkmıştı. Bir arkadaşım böyle bir şey yaz demişti. Yaptık; güzel de oldu.

    Yumruk görsellerini yapan kim? Turbo mu?

    Mesela o bir efsanedir. Alman bir graffiti sanatçısı. Gittiği her ülkede bir mahalleyi, bir sokağı kendi sergi alanı olarak benimsiyor. Başlıyor her yere sarı yumruğu yapmaya. Karaköy civarında en çok çalışmayı yapan kişi oydu örneğin. Beyoğlu’na graffitiyi sevdiren kişidir bence. 2008’de geldi. Sonra 2009’da boyarken hırsız zannettiler; silahla ateş edildi, onun korkusuyla bir daha gelmedi. Yüzünü hep saklar ama ifşa edildi maalesef.

    Peki ekibinizdeki diğer graffiticiler?

    Sadece graffitici yok; çocukluk arkadaşlarımız da grubun içinde. Genel olarak iyi çizilmesinden çok arkadaşlık önemli bizim için, ama ister istemez çoğu sanatçı yetenekli olduğu için yeni gelen de çabuk adapte olup iyi işler çıkartabiliyor. Mesela, Robb dediğimiz arkadaşımız da eskiden beri graffitiye ilgi duyuyordu; son 3 yıldır tekrardan başladı, iyi bir seviyeye ulaşabildi. Yani etrafında ne kadar iyi insan varsa sen de o denli motive olup iyi şeyler yapmaya zorlarsın kendini; ama etrafındaki insanlarla hep aynı seviyedeysen senin de seviyen bellidir.

    Dostluğun önemi daha büyük yani?

    Bir şeyleri beraber yapabilmen için geçmişte bir şeyler yaşamış olman lazım. 3 günlük tanıdığın biriyle oturup ticaret yapamazsın. Belki 10 yıllık biriyle olduğundan daha iyi ticaret yapılabilirsin de; ama bu bir risktir.

    Dışarıdan, bambaşka alandan biri olarak gözlemim: bir enerji var. Bu enerji çok pozitif bir enerji; bu ülkenin çok ihtiyacı olan bir enerji.

    Bir bakıma.

    DSC_1014

    Karaköy’den sokak sanatı örnekleri

    Neden bir bakıma? Yetersiz mi?

    Yetersiz değil. Aslında bizim kendi içimizde bir dünyamız var. Dışarısı ile pek ilişkimiz yok. Bazen sizin gibi insanlar gelip misafirimiz oluyor.

    O kadar mı yani?

    Aslında bir yere kadar. Bir yerden sonra, yanlış anlamayın ama sonuçta tanımıyoruz insanları ve içinde yaşadığımız topluma göre kötü, bize göre iyi olan şeyleri insanlara göstermek istemiyoruz. Ne düşüncelerimiz, ne fikirlerimiz bilinsin… Çizdiğimiz duvar, yaptığımız çalışmalar bilinsin; altına yaptığımız yorumlar bilinsin. Onun dışında fikir ve düşüncelerimizle açık değiliz. Bizi ufak da olsa bir sınıf seviyor. O sınıfa bir şeyi dayatmak istemeyiz; o yüzden her şeyi içimizde yaşarız. Sonuçta ne siyasi bir görüş kolay kolay belirtirim, ne de bir futbol takımını holiganca desteklerim.

    Zaten dışarıdan bakınca içe dönük, az bilinen bir topluluk olarak görünüyorsunuz.

    İnsanlar bizi bilsin istiyoruz aslında; çünkü bilinmemek çok kötü. Kimine göre serseriyiz, kimine göre Bally’ciyiz, kimine göre çöp topluyoruz ama bir yerleri boyuyoruz. Aslında tam tersi. Bizim meslekte bankacı bile var; Olly. Ben muhasebeciydim, takım elbise giyiyordum ama gece graffiti yapıyordum. Selim de öyle mesela; o da bankacı ama gece graffiti yapıyor. Ahmet de tornacı; büyük makinelerle çalışıyor ama gece graffiti yapıyor.

    Onların isimleri nedir?

    Olly var, bir de Punch. Üçümüzün bir hikayesini Redbull’a sunmuştuk. Onlar da süreci tam netleştiremedi. Yönetmen tüm riski kendine aldı; çekimi bitirdik. Tüm hafta sokakta boyadık, dolaştık.

    Harika! Nerede gösterilecek?

    Teaser onaylanırsa (30 dk’lık), globalde izlenilebilecek ve ses getireceğini umuyoruz.

    Sokakta yaptığın graffitiyi mekanlara çizdiklerinden farklı kılan ne?

    Evin içine yaptığımda değer biçiliyor. Mesela son zamanlarda Karaköy’de oturuyoruz; Karaköy benim meskenim oldu ama ben orada genelde ticari bir şey yapmıyorum. Ben orada Mr. Hure olmak istemiyorum. Orada gerçek ismimle oturuyorum; esnaf gibi. Bazen laf lafı açıyor, dükkan sahibi geliyor, “Benim dükkanı boyasana” diyor. “Boya, neyse parası veririm” diyor. Bütçeyi söyleyince “Ne kadar çokmuş?!” diyiveriyor. Dışarıda oturuyorum diye başıboş görünüyorum ama gerçekten şu 4 yılda iş yaptığımız markalar epey büyük. Büyük işler, büyük bütçeler. Bu işin okulu tam yok; alaylıyız, sokaktan gelmeyiz. Bu işi bilen, yurtdışında gören insanlar bize saygı duyuyor. Ama işte küçük esnafsa “Sokağı boyuyorsun, neden benim dükkânı boyamıyorsun?” oluyor. Ama ben sokağı boyayınca herkese mal ediyorum; senin dükkanını boyadığım zamansa sana mal ediyorum ve bunu sen satın almış oluyorsun; bunun bir bedeli oluyor.

    Peki, aşağıdaki sokakları siz mi boyuyorsunuz? Yoksa kaçak mı?

    Kepenktekilerin hepsi kaçak.

    O esnafın da kepengini boyasanız?

    Olur ama benim dükkânımı boyadın, benim dükkânımı yap dediği zaman işin rengi değişmiş oluyor.

    IMG_20160830_184154

    Karaköy’den sokak sanatı örnekleri

    Peki bunun meraklısı koleksiyoner var mı?

    Henüz yok.

    Banksy hakkında ne düşünüyorsun?

    Banksy bir sokak sanatçısı. Çok farklı şekillerde çalışıyor. Banksy’nin artısı bir mesaj vermesi. Graffitide bir mesaj bulamazsınız genelde. Yazısını yazar; çeker gider. Genel olarak Kaos’un resimlerinde ya da benimkilerde kolay kolay bir mesaj yoktur. Fame’dir ama Bansky’de olay var, anlam var. Bomba tutan bir çocuk mesela. İnsanlar tarafından sevilen şeyler. Banksy’nin de rahatsız olduğu şey bu: Ben rahatsız olduğum kişilere şimdi tablo satıyorum. Seven olarak ben alamıyorum, siz alamıyorsunuz. Şu anki tablolar minimum 700-800 bin lira değerinde. Hatta Karaköy’deki bir eseri 4 buçuk milyondu. E bu parayla kimler alıyor? Büyük işadamları ve eleştirdiği kişiler. Büyük eleştirdiği kişiler ne yapıyor? Silah kaçakçılığı yapıyor; insanların ölümüne sebep oluyor ya da uygunsuz besin zincirlerinin sahibi. N’oldu? Karşıtı olduğunuz sistemin parçası oldunuz.

    Ben hala yine de graffitinin bir iç mesajı olduğunu düşünüyorum.

    Tabi ki var; çünkü kimse satın alamıyor.

    Peki polis?

    İlk yıllarda ters kelepçe yapıldığı, karakola düştüğümüz, dayak yediğimiz çok olaylar oldu.

    İnanmıyorum!

    Tabii! Yaşımız 17-18, can havliyle korkup kaçıyorsun; yakalanınca da adam yakaladıktan sonra tokatlamaya başlıyor. Öyle kötü anılarımız çok, ama şu sıralar polislerle sıkıntı çok yok.

    DSC_1013

    Karaköy’den sokak sanatı örnekleri

    Mekânlara nasıl karar veriyorsunuz?

    Yapılacak yer için en önemlisi işlekliği ve fotoğraf açısı. Fotoğraf açısı yoksa yaptığın graffitinin bir önemi yok. Onu ömürsüz yapacak şey fotoğraf.

    Bazı graffitilerde isim bulunamıyor?

    O bir stildir. Harfler yandan alttan üstten gidiyor. O biraz graffiticilerin anlayabileceği bir şey.

    Keyifli sohbetin için teşekkür ederim Mr. Hure. Sorularım bu kadardı. Sanatında ve kariyerinde başarılar dilerim.