• Ece Gauer ile Doğu-Batı, Geçmiş-Günümüz Arasında Bir Yolculuk

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Ece Gauer zorlukları yaratıcılık için bir fırsat, engelleri amacına doğru ilerlemek için bir motivasyon olarak gören güçlü bir karakter. Art50.net ailesine katılan Gauer ile Almanya-Türkiye arasında sürdürdüğü yaşamını ve bu deneyimin sanatına etkilerini konuştuk.

     

    Fransız lisesini bitirip Almanya’ya gitmişsiniz; Fransa’da da birçok sergiye katılmışsınız. Türkiye-Almanya-Fransa üçgeni nasıl oluştu?

    Saint Joseph Fransız lisesini bitirdikten sonra Lyon’da kısa bir dönem sinema-fotoğraf okuma girişimim oldu; fakat geri dönüp eğitimime İstanbul‘da devam ettim. Çok küçük yaştan beri resim yapmayı sürdürdüğümden, LaSalle Academy’de Moda Tasarımı ve Pazarlama bölümünde okurken içimdeki aşkla hep sanatsal tasarımlar ortaya çıkmaya başladı… Öyle ki, diploma projesi olarak Fahrelnissa Zeid’in bir eserinden ilham aldığım bir kostüm tasarlamıştım. Mesleki olarak ne yaparsam yapayım tatmin yaşayamıyordum; resim, hobi olmaktan fazlasıydı benim için. Son dakika hazırlanıp dereceyle girdiğim Mimar Sinan Üniversitesi Resim bölümünden birincilikle mezun oldum. Sonra da eğitimime Münih Güzel Sanatlar Akademisi’nde devam ettim. Letonya’da katıldığım bir mozaik yarışmasında birinci oldum ve sonra Münih ve Almanya`da çeşitli yerlerde sergiler açtım. Paris’teki son sergiler ise Avrupa Birliği projesi kapsamında oldu.

     

    Farklı coğrafyalara yayılan yaşam biçiminizin sanatınız üzerinde yoğun bir etkisi olduğunu ve bu ikilikten ilham aldığınızı biliyoruz. Bu durumun mutlaka hem olumlu, hem olumsuz yönleri olmuştur. Avrupa’da ve Türkiye’de sanatçı olmayı nasıl deneyimliyorsunuz? İkisinin de artıları, eksileri neler oldu sizin için?

    Türkiye’deki eğitim hayatım boyunca hep Avrupa etkisinde desen, renk, konu, leke ve kompozisyon eğitimi aldığımızı düşünüyorum. Almanya’ya gittiğimde dünyam karmakarışık oldu. İlginç, sert, kimsenin sevmediği bir profesörümüz vardı. Ondan kaçmak için atölye değiştirsem egoma yenik düşüp, kolay olanı seçmiş olacak ve değişimi, gelişimi reddetmiş olacaktım. Bana kendimi sorgulamam, kültürümü, kendime özgü üslubumu bulmam için ilk kapıyı açan da o oldu.

     

    Ece Gauer, Oku, 2017.

     

    Eğitim hayatınız da ilginç bir serüvene dönüşmüş gibi görünüyor…

    Alman bir sanatçının gözünde moda,  sinemadan farklı olabiliyor elbette; bu nedenle benim çok daha fazla çalışmam, araştırmam ve kendimi ifade edebilmem gerekiyordu. Beni öldürmeyen olaylar beni güçlendirdi ve ufkumu açtı. Resim benim için bir amaç olmaktan çıktı ve hakikati, kendimi bulmak için çıktığım yolda bir araç oldu. Bu aracı nasıl kullanmam gerektiğinin tekniğini İstanbul`daki eğitimime, entelektüel eğitimimi ise yurtdışı deneyimime borçlu olduğumu düşünüyorum ve hala devinim halindeyim diyebilirim. Bir Türk, kadın ve anne olarak, sanatçı olmak için yüz kat daha fazla emek vermek gerek. İnanmak ve gayret etmek tabii ki başlıca koşul.

     

    Resim, mozaik gibi birçok alanda eğitimler almışsınız. Dokunduğunuz bu farklı alanlar sanatınıza nasıl etki etti?

    Benim için sadece birer araç olduklarını düşünüyorum. Malzeme seçimim o anki imkanlarım ve projelerin gereklerine göre değişiyor. Örneğin cam ve seramik beni çok rahatlatıyor ve yerleştirme yaptığım zaman beni daha iyi ifade ediyor. Münih’teki bir sergimde yapmış olduğum cam-metal yerleştirmenin sonucu beni çok memnun etmişti örneğin. İnsan kimi zaman değişik materyallere ihtiyaç duyuyor; tuvali özlemek de iyi geliyor.

     

    Yapıtlarınızda farklı dönemlere ve kültürlere ait göstergeler iç içe geçmiş durumda. Üretme pratiğinizde araştırma, planlama ve sezgisellik, rastlantı gibi öğeler nasıl bir yer tutuyor? Kavramsal yaklaşımınızdan söz edebilir misiniz?

    Köklerimize, geçmişe dönerek kim olduğumuzu sorgulamaya başladım. Yurtdışında resimlerimi görenler “nerelisiniz; çok farklı; hem doğu, hem batı esintisi var” diyorlar. Zaten ben de öyleyim; olmadığım bir şeyi yapmak uygun olmazdı. Resmin olmazsa olmazları var; kompozisyon, renk, desen, leke, bunlar evrensel kurallar ama sonrası, bunun içini doldurmak ressamın dünyasına kalmış. Ben okuduklarımdan, yaşam felsefemden, çevremden etkileniyorum. Beslendiğim herşey de bu topraklarda, bu kültürde; bir Avrupalı gibi resim yapsam, o giysi bana uymaz; ama etkilendiğim şeyler elbette var.

     

    Ece Gauer, Nerede Bir Gönül Varsa Sabırla Cilalanır, 2017.

     

    Beğeniyle izlediğiniz güncel sanatçılar?

    Burçin Erdi hem kişiliğini, hem de resimlerini sevdiğim bir sanatçı. Neo Rauch, Anselm Kiefer, Marina Abramovic, Jean Marc Bustamante’yi sayabilirim. Bustamante aynı zamanda Münih ADBK hocalarındandı.

     

    Art50.net ile nasıl bir araya geldiniz? Online sanat platformları hakkındaki düşünceleriniz?

    Bir sanatçı arkadaşımdan duymuştum ve beğenerek takip ediyordum. Online sanat platformlarının daha da yaygınlaşacağını düşünüyorum. Sanatçılar da bu sayede daha geniş bir kitleye erişerek daha tanınır oluyor.

     

    Yakın gelecekte gerçekleştirmeyi planladığınız projeler?

    Haziran ayında Münih’te bir sergim olacak. Ağustos sonunda ise Tegernsee’de kişisel bir sergim var.

     

    Ece Gauer’in Art50.net’ te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.

  • Deniz Defne Acerol ile Masallar, Hikayeler ve Mitler Dünyası

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Deniz Defne Acerol tam anlamıyla bir öykü anlatıcı. Kompozisyonlarında klasik ve mitolojik referansları, günümüze dair ironik, eleştirel bir yaklaşımla bir arada kullanıyor. Art50.net ailesine yakın zamanda katılan Defne ile yaşamını, resimlerini ve devam eden projelerini konuştuk.

     

    Hong Kong’da dünyaya gelmişsin. Orada kaç yaşına kadar kaldın? Hayata bakışında bu deneyimin nasıl bir etkisi oldu?

    Hong Kong’da bir yaşıma kadar kaldım. Ailem Hong Kong, Bali, Tayland gibi yerlere seyahat edip buraların müziğini, giyim tarzını, yemeklerini, sanat eserlerini, başka bir deyişle yaşam biçimini öğrenip kendi hayatlarında çeşitlilik yaratmak için yer vermiş. Ben Türkiye’de büyüdüm; ancak ailem sayesinde gördüğüm, işittiğim bu farklılıkla hayal gücümün gelişmesinde, farklı bir bakış açısı kazanmamda oldukça yardımcı oldu.

     

    Türkiye’ye dönmeye ve sanat eğitimi almaya nasıl karar verdin?

    Ailem iş sebebiyle ben bir yaşımdayken Türkiye’ye dönme kararı almış. Mimar, ressam, tasarımcı ve heykeltıraş yetiştirmiş bir aileden geliyorum. Çizmeye çok küçük yaşlarımda, evimizin granit ve ahşap duvarlarını boyayarak başlamıştım. Ailem çok anlayışlıydı; ne yapsam hep destekliyorlardı. Mutlaka sevdiğim işin okulunu okumamı çok istediler. Aşçılık, heykeltıraşlık ve ressamlık arasından çocukluk tutkumu seçmiş oldum. Böylece ailem çocukluk tutkumu mesleğim haline getirmeme destek olmuş oldu. Babam ve annem hayal gücümüzü geliştirmek için hep hikayeler anlatırdı. Bu hikayelerin devamını heyecanla beklerdik. Sonunda ben de kendi hikayelerimi yaratmak istedim diyebilirim.

     

    Yapıtlarında ilginç bir şekilde klasik bir gravür etkisiyle anime/manga etkisi iç içe geçmiş gibi hissediyorum. Bu konuda neler söylemek istersin?

    Mimar Sinan’da çalışmalarımı Nedret Sekban ve Ahmet Umur Deniz’in önderliğinde sürdürürken resimlerime onların akademik, akılcı çözümlemelerinin yanı sıra kendi komik hikayelerimi eklemeye başladım. Hocalar bu yaklaşımımı çok desteklediler. Bu sayede resimlerimdeki hikayeler hafif hafif belirmeye başladı. Aynı zamanda Can Aytekin’den gravür dersleri almıştım. Tarama ucu bana gravür etkisini hatırlattığı için çok uygun geldi. İşimi bu denli kolaylaştıran bir malzemeyle hikayelerimi birleştirince, ortaya klasik gravürle anime etkisinin bir araya geldiği işler çıktı.

    Deniz Defne Acerol, Laboratuvar, 2016.

    Sanatında mitoloji ve masallardan gelen esinlenme oldukça belirgin. Şu sıralar storytelling meselesi de dünyada müthiş bir yükseliş yaşıyor. Masal kitapları ya da bu storytelling etkinlikleri için de iş ürettiğin oluyor mu?

    Şu sıralar ablamla birlikte geliştirdiğim projeler üzerinde çalışıyorum. Su, resim okuyor; aynı zamanda arkeolog olduğu için mitoloji ve efsaneler konusunda çok kapsamlı bilgisi var. Bundan da faydalanarak beraber konusunu yazdığımız, çizimlerini benim yaptığım bir proje üzerinde çalışıyorum.

     

    Yapıtlarını üretirken dijital teknolojilerden yararlanıyor musun? Dijital ortamda üretilen sanat yapıtlarına nasıl bakıyorsun?

    Dijital ortamda üretilen, zekice tasarlanmış çok etkileyici işler var. Açıkçası bazı eserlere baktığımda şaşırtıcı derecede ustalık içerdiğini ve bunların öğrenmem gereken çok şey barındırdığını görüyorum. Ben photoshop ile çizim yapıyorum ve her gün bu alanda piyasaya çıkan yeni programları takip etmeye gayret ediyorum. Ancak geleneksel malzemelerle ürettiğim işlerde photoshop ve benzeri programlardan faydalanmıyorum; çünkü işimi kolaylaştırmak ve zorlandığımda kazanacağım ilerlemeden kendimi mahrum etmek istemiyorum.

    Deniz Defne Acerol, Vapur Yolculuğu, 2016.

    Özellikle beğendiğin, takip ettiğin sanatçılar kimler?

    Beğeniyle takip ettiğim sanatçılar arasında Taner Alakuş, Eda Taşlı, Emin Mete Erdoğan ve Nick Alm gibi isimler var.

     

    Planladığın yeni çalışmalar, projeler?

    2016 yılında gerçekleşen Mamut Art Project’te sergilenen ‘Balık Pazarı’ serisinin boyutunu büyütüp malzemelerini değiştirerek aynı seri üzerinde çalışmaya devam ediyorum. Az önce bahsettiğim proje üzerinde de eş zamanlı olarak çalışıyorum.

     

    Art50.net ile nasıl bir araya geldin? Dijital platformlar konusunda düşüncelerin?

    Art50.net’te pek çok tanıdığımın ve arkadaşımın eserleri sergileniyordu. Genç sanatçılar için iyi bir fırsat olduğunu düşünüyordum. Mamut Art Project’ten sonra Art50.net benimle iletişime geçti. Tabii işlerimle ilgilenilmesi beni oldukça sevindirdi. Dijital platformlar günümüzün olmazsa olmazı. Artık eğitim bile internet üzerinden sağlanmaya başladı. Merak ettiğim her şeye anında ulaşabiliyorum. Bence dijital platformlar, araştırmasını bilen insanlar için çok büyük fırsatlar sunuyor. Bu sayede kimsenin manipülasyonuna maruz kalmadan saf ve doğru bilgiye ulaşabiliyoruz.

    Deniz Defne Acerol’un Art50.net’ te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.

  • Aslı Aydemir ile Seramik ve Toplumsal Olgulara Eleştirel Bir Bakış

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Aslı Aydemir seramiği başka malzemelerle birleştirip deneysel bir yaklaşımla ele alan, onu derin sosyopolitik kavramlarla donatan, özel bir sanatçı. Söyleşimizde Aydemir, bize esin kaynaklarını ve hayallerini tüm içtenliğiyle anlattı.

     

    Çalışmalarında belli başlı esin kaynakların neler?

    Beslenme kaynağımı yaşadığım coğrafya ve toplumsal getirileri, gördüklerim, duyduklarım ve aslında hiç inanmak istemediklerim oluşturuyor. Bir nevi yansıtma yapıyor ve kendimi işlerim aracılığıyla tedavi ediyorum. Kadın meselesi, barış çıkarları ve inanç öğelerinin başlıca konularım olduğunu söyleyebilirim.

     

    Seramik sanatının bu topraklarda çok derin kökleri var. Antik Çağ, Mezopotamya vb… Bu konuda neler söylemek istersin?

    Aslında seramiğin zanaattan sanata geçişi sanıldığı kadar eskiye dayanmıyor. 20. yüzyılın ortalarına kadar zanaat ve endüstriyel malzeme olarak görülen bu plastikliği yüksek malzeme, günümüzde sanatçıların tercih ettiği başlıca malzemelerden biri durumuna geldi.

     

    Seramik çok ciddi teknik hakimiyet gerektiren bir alan. Sen bu alanda nasıl bir eğitim sürecinden geçtin?

    Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Seramik ve Cam Tasarımı bölümünü 2003 yılında bitirdim. Eğitim sürecim ve sonrasında malzeme ile ilişkimi doğru bir platformda devam ettirebilmek amacıyla sürekli denemeler yaptım ve bilmediğim teknikleri araştırdım. Literatürü takip ettim ve bunu yaparken internetin de nimetlerinden faydalanarak seramik tasarımı ve sanat alanında yapılanları yakından izledim. Hatta yer yer karşıma çıkan teknikleri taklit ettim. Böylece bu kaprisli malzemeyle ilişkimi bir dengeye oturttum. Seramik birincil malzemem olmakla birlikte beton, epoksi, alçı ve metal de kullanıyorum. Her yeni malzemede ortak üretim süreçlerine şahit olmanın da keyfini  çıkarıyorum.

    img_7147

    Aslı Aydemir, Güzelleme Serisi.

    İşlerinde ciddi bir eleştirellik de söz konusu; tüketim çılgınlığı, insanın ve emeğin değersizleştirilmesi gibi konular sanatında ön plana çıkıyor. Bu bağlamda geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiğin “İade-i itibar” sergin nasıl bir yerde duruyor?

    “İade-i itibar” sergisi, Çin’de üretilmiş mavi-beyaz  porselen heykelciklerin sosyo-kültürel açıdan orta sınıfın evlerini süslemesiyle ilgili. Kendilerine o evlerde yaşayanlar tarafından biçilmiş değerin gerçek karşılığını bulması adına onları farklı malzemelerle yeniden işleyerek hem kendim, hem de yaşadığım toplum için nostaljik bir duygu yaratmak istedim.

     

    Yakından takip ettiğin sanatçılar kimler? Hangi yazarları okuyorsun?

    Açıkcası internet hayatımıza girdiğinden bu yana belli bir sanatçıyı takip etmek yerine ilgi alanlarım doğrultusunda olup ulaşabildiğim tüm sanatçı ve tasarımcıları takip etmeye çalışıyorum. Hayranlıkla izlediğim birçok sanatçı ve tasarımcı var. Bunlardan Johnson Tsang’ı örnek vermek isterim; kendisi porselen malzemesine olan hakimiyeti ve işlediği konular ile beni her daim etkiliyor. Son yıllarda projelerim doğrultusunda okuma yapmak adına malzemelerle ilgili teknik makalelere yöneldim; oysa okumaktan en çok zevk aldığım yazı biçimi masallar ve kısa hikayeler. Bir toplumu tanımak için masalların çok açıklayıcı olduğunu düşünüyorum.

     

    Art50.net ile nasıl tanıştın? Online platformlarla ilgili düşüncelerin?

    Günlük hayatımızın vazgeçilmezi olan online platformları çok olumlu buluyor, hatta olabildiğince artmasını istiyorum. İzleyicinin hem sanata hem de sanatçıya erişmesi adına büyük kolaylık sağlıyorlar. Art50.net ile bir arkadaşımın önerisiyle tanıştım ve aktif bir interneti kullanıcısı olmam sayesinde düzenli olarak takip ettim.

    chinatown-01

    Aslı Aydemir, Chinatown Serisi.

    Yakın zamanda bizi bekleyen yeni projelerin var mı?

    Şu anda 2017 yılı içinde yapmaya başladığım iki projem var; her ikisi de toplumsal baskı ve yaralarımız üzerine. İçinde yaşadığım toplumun kadın bir bireyi olarak kendi duygu durumumun yansımaları olduğunu söyleyebilirim.

     

    Mesleğine ve dünyaya dair en büyük hayallerin?

    Mesleğime ve dünyaya dair hayallerim aynı yönde ilerliyor. Daha adil ve eşitlikçi bir dünyada yaşamak daha mutlu, daha az eleştirel işler yapmama olanak sağlar ve daha huzurlu bir ruh haline dönmeme yardımcı olur. Hepimizin refah düzeyinin yükseldiği ve huzur içinde gülümseyebildiğimiz bir dünyada üretmek, şimdikinden  daha neşeli bir hal alacaktır diye umut ediyorum.

     

    Aslı Aydemir’in Art50.net’ te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.

  • Görkem Dikel İle Madde Ve Uzama Dair

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Görkem Dikel’in resimlerinde kaybolmak, kozmik bir bilmecenin tam ortasında hiç sorulmamış sorular sormak gibi; ona göre sanatçı kendini sürekli geliştirmeli ve hata yapmaktan korkmamalı. Dikel ile algıları alaşağı eden, bizi uzama dair bildiklerimizi sorgulamaya davet eden kompozisyonlarını ve sanatsal serüvenini konuştuk.

     

    Sanata nasıl yöneldin? Meslek olarak seçmeye nasıl karar verdin?

    Sanat eğitimi almaya çok erken yaşlarda karar vermiştim. Sanatla ilgilenen bir ailenin içinde büyümem bunda etkili oldu. Çocukluğumda kağıtlara, defter kenarlarına, ansiklopedilere ve mermer sehpamızın altına çizimler yapardım. Zaten annemi hep resim yaparken görürdüm. Ablam ise fotoğrafçı. Aslında sanatı meslek olarak görmüyorum; daha çok kişiliğimin bir parçası.

     

    Çalışmaların farklı teknik ve tematik yönelimlere dair ipuçları taşıyor. Bazı işlerin neredeyse pop arta göz kırparken bazıları oldukça soyut dışavurumcu bir dile sahip. Sanatın sana göre zaman içinde nasıl dönüştü? Belli bir akıma yakınlık duyuyor musun?

    Sanat hayatım boyunca çeşitli aşamalardan geçtim. Öğrencilik yıllarımın başlarında nesnellik içeren bir gerçekçilik arayışı içindeydim; kısa süre sonra espri kopyalar, desenler ve armoni arayışlarına girince daha soyutlamacı ve ifadenin daha ön planda olduğu resimler yapmaya başladım. Yine de desenim hep lekeseldi. Formun sırlarına bir oranda eriştikten sonra onu parçalama eğilimine girdim. Formu parçalayınca ona akılcı bir müdahalede bulunmuş oluyoruz ve geleneksel espasa birtakım sorular dahil ediliyor. Doğaya da o zamanlarda eğildim. Her gün Cecily Brown’a ve Joan Mitchell’e bakardım; hala bakıyorum. Yine o dönemde sık sık Spaghetti Western filmlerinden ve çöl atmosferinden etkilendim.

    Formu parçalama isteğim şimdilerde maddeyi ayrıştırma isteğine dönüştü. Onu etrafındaki diğer maddelerle ilişkilendirip katı, sıvı ve gaz halleri arasındaki geçişleri ele alıyorum. Duyumsadığımızın ötesindeki boyutlara dair yanılsamaları araştırıyorum. Bunları yaparken de uzayın var olan sorularını resim uzayının sorularıyla karşılaştırıyorum. Resim dilimin erken olgunlaştığını söyleyenler var; bunu çöp iş çıkarmaktan korkmuyor olmama borçluyum. Serbest denemelerim sayesinde çok şey keşfettim.

    Akımlara gelince, 50’ler Amerikan Soyut Dışavurumu, Yeni Leipzig Okulu, Genç İngiliz Sanatçılar Okulu, Körfez Alanı Figüratif Hareketi, erken Rönesans, ikona resimlerini ve Kikladik sanat gibi primitif sanatları kendime yakın buluyorum. Yine de kendimi 21. yüzyıl soyutlama resmi içinde görüyorum. Bu yüzyılın daha ilk çeyreğinde sayılırız ama şimdiden birçok kilit gelişme oldu. Tezimin de konusu olan 21. yüzyılın soyutlama ve espas anlayışı 20. yüzyıl üzerine kurulu olsa da günümüz araçlarından etkileniyor. Geçmiş trendlerin dönüşü, şehirlerin parçalı, orantısız, çarpık ve sürprizli alanlarının estetik anlayışımıza etkisi, borular, üçgenler, geometrik konturlar, yırtıcı hayvanlar, çöl, tropikal bitkiler, dokular arası espriler ve sanal göstergelerin de resme girişi eklektik bir biçim anlayışına hizmet ediyor. Doktor Frankenstein’ın yaratığı misali, bence uyumsuz elemanların bir araya gelmesinin yarattığı uyum, yüzyılımıza damgasını vurmayı sürdürecek.

    gorkem-dikel-bir-madenin-sonsuz-boslugu2014180x160-cm

    Bir Madenin Sonsuz Boşluğu, 2014.

    Hangi konular ilgini çekiyor? Nelerden esinleniyorsun?

    Fizik kurallarının, doğanın ve evrenin bireyin hayatındaki müdahalelerini göstermeyi amaçlıyorum. İlk kişisel sergimin adının “Senden Daha Büyük” olması da bununla ilgiliydi. Resimlerimde fiziğin günümüzde vardığı nokta masallardan, anılardan, rüyalardan ve paradokslardan etkilenirken bilim kurgu ve polisiyeye benzer yapılar oluşturuyor. Örneğin “Bir Madenin Sonsuz Boşluğu” adlı işimde taramalarla derinlik hissi verdiğim bir mekana bakıyoruz. Bunu yaparken çizgilerin odanın formunu tanımlamıyor olmasına dikkat ediyorum. Buna rağmen geriye giden bir derinlik algılanıyor; boşlukta savrulan çizgiler klostrofobik hücrecikler yaratarak havayı katılaştırıyorlar. Bu işi Soma faciasının doğurduğu hislerle yaptım. Ayrıca işin adını koyarken Kuantum fiziğine göre sonsuzluk kavramının sadece makroya değil, mikroya da yönelik olduğunu dikkate aldım. Boşlukla ilgili olarak Victor Vasarely’nin şu sözleri çok şey anlatıyor: “Resimde ‘düzlem’ meselesiyle ilgilenen pek çok teorisyen iki farklı kavramı birbirine karıştırır: hacim ve boşluk. Her ikisi de üç boyutludur; fakat hacim belli, ölçülebilir bir kavram olduğu halde boşluk, zaman içinde belirlenecek bir olgunun mekanıdır”.

     

    Özellikle takip ettiğin sanatçılar?

    Kocaman bir takip listem var. Bir kısmını burada paylaşıyorum. Türkiye’den Tomur Atagök, İnci Eviner, Selma Gürbüz, Erdoğan Zümrütoğlu, Mahmut Celayir, Mustafa Horasan; yurtdışından Qiu Xiaofei, Liu Wei, Isa Genzken, Yutaka Sone, Daniel Heidkamp, Michael Armitage, Jana Schröder, Regina Scully, Jeff Elrod, Eddie Peake, Annie Neukamp, Albert Oehlen, Martin Kippenberger…

     

    Yurtdışında birçok sergi ve projede yer aldın. Senin için en önemlileri hangileri?

    2010’da Fransa, Fas, İspanya ve Türkiye’den gelen öğrencilerin katılımıyla İspanya’da gerçekleşen uluslararası bir konuk sanatçı programına katılmıştım. Fundación Tres Culturas’ın düzenlediği programda önemli tarihi ve kültürel noktalarda plastik sanat çalışmaları, söyleşiler, sunumlar gerçekleştirmiştik. Okulumuzdan Yrd. Doç. Erdal Kara da eğitmen olarak katılmıştı. Córdoba ziyaretimiz sırasında İspanyol yazar ve şair Antonio Gala’nın kurduğu bir vakıf olan Fundación Antonio Gala’yı da ziyaret etmiştik. Ortasında havuzu olan, Mudejar stilinde bir manastırdı. Büyüleyici bir atmosferi, çok güzel kitapların olduğu kocaman bir kütüphanesi vardı. Oradan döndükten sonra vakfın “Jovenes Creadores” sanatçı bursuna İspanyolca yazdığım projeyle başvurdum ve kazandım. 2013’te ise Sevilla’da, Galeria de Arte Aula’da açtığım “Empatía” adlı sergimde tanıdığım, tanımadığım herkesin bana içtenlikle kendi bakış açılarından yorumlarda bulunduklarını gördüm; onlar için sanat bir buluşma ve coşku nesnesiydi. Bu yönüyle buradaki sergilerden çok farklı bir ortamdı. Burada insanlar yalnızlaştırıldı ve yalıtıldı; ama bence bu geçici bir durum.

    Görkem Dikel

    Yırtılma Serisi – Koyu Kırmızı III, tuval üzerine akrilik, 2017.

    Sence Türkiye’de genç sanatçıların yaşadığı en büyük zorluklar hangileri? Bu mesleğe yeni atılanlara önerilerin?

    Genç sanatçıların ailelerinden galericilere kadar yaşadıkları birçok zorluk var. Lakin onları tanıdıkça, kendileri için en büyük zorluğun yine kendileri olduğunu gözlemliyorum. Sanatçılar çok yönlü olmak durumunda; belli bir yere kadar kendi kendilerinin tasarımcıları, menajerleri, çevirmenleri, sosyal medya uzmanları, nakliyecileri, asistanları olmak durumundalar. Bu nedenle kendilerini geliştirmeli, çalışkan ve cesur olmalılar.

     

    Art50.net ile yolun nasıl kesişti? Online platformlar ile ilgili düşüncelerin?

    Online mecralardan yedi yıldır satış yapıyorum. Buralardaki varlığım üniversite öncesine dayanıyor. O dönemde online portfolyo sitelerine işlerimizi yükler, birbirimizi takibe alır, yorumlar yazardık. Deviantart bunlardan biriydi; tabii takma isimle bulunurdum orada. Şu anda piyasada o zamanlardan beri takip ettiğim birçok kişi var.

    Online galericilik çok ciddi bir iş; bir kültür ürününü popüler ve erişilebilir kılmayı, bunu yaparken de incelikli ve kaliteli davranmayı gerektiriyor. Art50.net şu an kendi alanındaki birçok uluslararası internet sitesi ile yarışabilir. Ayrıca iş bununla da bitmiyor; yeterince iyi olmayan bi yere denk gelirseniz, kargo aşamasından belgeleme sürecine kadar hem sanatçıya hem koleksiyonere büyük külfet çıkabiliyor. Art50.net, aldığım kişisel tavsiyelerle güvenilirliğinden bu açıdan da emin olduğum bir yerdi. Derken Art50.net’ten bir işbirliği teklifi aldım ve bu beni çok mutlu etti. Birlikte güzel çalışmalara imza atacağımızı düşünüyorum.

     

    Görkem Dikel’ in Art50.net’ te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.

  • Müge Ceyhan ile Sanat ve Edebiyat Üzerine

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Soyut kompozisyonlarında edebiyattan yoğun olarak esinlenen ve mekân kavramına özgün bir yaklaşım getiren Müge Ceyhan, üretirken hala çocukluğundaki heyecanı duyabilen, sezgilerine güvenen bir sanatçı. Müge ile yaratıcı alanlardaki yolculuğunu ve başlıca esin kaynaklarını konuştuk.

     

    Sanatla tanışman nasıl oldu? Hayatının hangi döneminde, nasıl ilgi duymaya başladın?

    Resimli hikaye kitapları, çocukluk dönemimdeki hayal gücümün, renk ve desenlerimin ilk yapı taşlarını oluşturdu. Boya kalemlerimden akıttığım sınırsız, kuralsız ve bitmeyen heyecanla her çocuk gibi küçük kağıtlara büyük dünyalar çizerek başladım. Şimdiki gözümle baktığımda fark ediyorum ki hala aynı şeyi yapıyorum. Eylem ve yöntem şekli değişse de temelde edebiyat ve resmi birbirinden ayırmadan çalışıyorum. Okuduğum kitaplarda resimler yok; fakat edebiyatın sihri ve yıllar içinde edindiğim sanatsal bakışla birlikte eserlerimi oluşturmamı sağlıyor.

     

    Neden soyut çalışmayı tercih ediyorsun? Hep soyut mu çalışıyorsun? Figüratif çalışmaların da var mı?

    Elbette temel eğitim aşamalarında anatomi, figür, natürmort gibi çalışmalar yaptım. Lisans eğitimimin son yıllarında tam anlamıyla soyut eserler çıkarmaya ve bunun beni daha özgür kıldığını hissetmeye başladım. Diğer yandan soyut kavramının izleyiciye de yorum hakkı tanıdığımı düşünüyorum ve bu bana haz veriyor.

     

    muge-ceyhan-mi-musica-pueblo-2016

    Müge Ceyhan, Mi Musica Pueblo, 2016.

     

    Kompozisyonlarında çoğu kez bir şehir siluetine baktığımı sezinliyorum. İşlerinde kente ve mimariye dair birtakım referanslar olduğunu söyleyebilir miyiz?

    Geçmiş yıllara oranla büyük bölümü espas içeren eserlerimde son yıllarda elemanlar daha ön planda ve söz sahibi. Bu da izleyicide mekan duygusu yaratıyor. Yaşadığımız şehir hayatı boşlukları doldurmak üzerine bir sisteme oturmuşken, beton kafeslerde nefes almaya çalışırken bu duygu kaçınılmaz.

    Evet, bu doğru bir yorum; ancak bu siluetler çoğunlukla ütopik şehirler, kentler, kasabalar, köyler… Var olmayan yaşam alanları belki de…

     

    muge-ceyhan-van-goghun-tek-kursunu-2014

    Müge Ceyhan, Van Gogh’un Tek Kurşunu, 2014.

     

    Renk de resimlerinde merkezde duran öğelerden biri. Renkle olan ilişkini biraz açar mısın? Resimlerinde kullandığın renklere sembolik bir anlam yüklüyor musun?

    Bu çok güzel bir soru! Birçok sanatçı gibi sinestezik duygularım yağlıboya tüplerinin kapaklarını açarken harekete geçiyor ve o andan itibaren onlar tarafından yönlendirilmeye başlıyorum. Ayrıca renklerin her biri bir anlam taşırken, hepsinin söyleyecek sözleri varken onlara teker teker söz hakkı vermeyi tercih ediyorum. Örneğin “Yeşil” bir ezgi mırıldanmak istiyorsa ona uygun bir zemin hazırlamaya çalışıyorum. Sessiz ve karanlık bir gecede herkesin köşesine çekilip hayallere daldığı ve eksik olan tek parçanın “Yeşil” bir ezgi olduğu bir sokak mesela… böylece herkes onu duyabilir ve anlayabilir. Kısaca onlar söylüyor, ben yaratıyorum diyebilirim.

     

    En çok esinlendiğin, takip ettiğin sanatçılar kimler?

    Cy Twombly’nin naif yaratıcılığı, Mariana Nelson’ın özgün ve organik tarzı, Jessica Stockholder’ın rengârenk yerleştirmeleri, Rothko’nun minimalliği ve Lucio Fontana’nın tek hamlede yarattığı vurgular.

     

    Seni besleyen, esinleyen metinler, yazarlar, kuramlar?

    Bazı kitaplar var ki bana o eseri yaptırıyor. Edebiyat zaten benim için başlı başına bir esin kaynağı  ve tek tek yazmam çok zor. Başlıcalarını kısaca paylaşacağım. Öncelikle Edgar Allan Poe’nun Gotik dünyası birçok eserimde distopik bir etki göstermiştir fakat bu etki realist anlamdan çok uzak ve masalsıdır. Metin Arditi’den Turquetto, John Fowles’dan Abanoz Kule, Tom Robbins’ten Parfümün Dansı da benim için önemli kitaplardır. Sanat kitapları arasında Graham Whitham ve Grant Pooke’un Çağdaş Sanatı Anlamak, Altıkırkbeş Yayınları’nın çıkardığı DADA MANİFESTOLARI eserleri ise kütüphanemde olmazsa olmazlardandır. Bir de John Berger’in Görme Biçimleri.

     

    Katıldığın son karma sergi “Where Is Sancho”dan söz eder misin?

    Çok keyifli bir sergiydi. Fikir, Don Kişot kitabını tekrar okumamla başladı. Cervantes’in 17. yy’da kaleme aldığı, yaşlı aristokrat Alonso Quijano’nun kötülüklerden arınmış bir dünya hayali kurarak şövalyeliğe soyunmasını anlatan kült eseri ile ortak bir yolda ilerlemek beni farklı malzeme, doku ve bakış açılarına yönlendirdi.   Don Kişot’un naif düşünce yapısı, davasına şüphesiz yaklaşımı, inancı ve hayalini kurduğu arınmışlık… Kısacası Ütopyacı Sosyalizm, tuvalimdeki renk ve kompozisyonlarda etkisini fazlasıyla gösterdi.

     

    muge-ceyhan-geceyi-burada-gecirecegiz-rocinante

    Müge Ceyhan, Geceyi Burada Geçireceğiz Rocinante, 2016.

     

    Yakın gelecekte bizi bekleyen sergi projelerin var mı? Veya yapmayı planladığın yeni çalışmalar?

    Hem resim, hem edebiyat alanında yeni projelerim var. Yeni serim “sıkışık haneler” konulu bir proje. Önceki çalışmalarımdaki genel siluetlere bakan izleyiciler şimdi daha yakına ve özele girmiş olacaklar. Diğer yandan 2 yıldır üzerinde çalıştığım kitap taslağım bu yıl biraz daha şekillenmiş olacak.

     

    Müge Ceyhan’ ın Art50.net’ te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.

  • Sanatçılarımız 2016’yı Değerlendirdi

    2016 fırtına gibi geçti… Tüm dünyada birçok önemli gelişmenin yaşandığı bu yıl sanat adına da farklı deneyimleri beraberinde getirdi.

    5 sanatçımız 2016’yı kendi mesleki yaşamları açısından değerlendirdi, 2017’den beklentilerini bizimle paylaştı.

    elgiz-muzesi_kasim-2016

    Aslı Kutluay Elgiz Müzesi’nde

    Aslı Kutluay:

    Ülkemizde 2016’da yoğun olarak yaşadığımız karışık durum, sistem değişikliği ve terör tehdidi. Arkadaşlarla en çok tartıştığımız konu ise “gitmeli miyiz ? Ya da nereye gitmeliyiz?” Peki, gidelim de, gittiğimiz yer daha güvenli olacak mı ? Savaş olmayacak belki ve daha çok refah içinde yaşamak için dünyadaki tüm kaynakları acımasızca tüketen ve başkasının toprağına göz dikmiş, savaş çıkarmak suretiyle bu döngüyü tasarlayan ve bunu siyaset haline getirmiş bir ülkeye mi gideceğiz ? Ve bu topraklarda daha çok çöp üreterek mi mutlu olacağız ? Aynı oksijeni soluyoruz sonuçta; ne kadar güvende olacağız ? Ben yaşadığımız toprakları terk etmeden kişisel fikir ve arınma yolculuklarına çıkmamız gerektiğini düşünüyorum.

    Bugün bana en ilham veren karakterler, örneğin bir kulübede yaşayan, hayatını köpeklere adamış bir genç; topraklarında sahip olma güdüsü hiç yaşamamış ve “çit” kavramı bilmeyen Aborjinler ya da para kavramından vazgeçerek komün hayatı kurmuş, sistem dışı yaşamaya cesaret gösterebilmiş insanlar… Ben de çalışmalarımda bunları anlatabileceğim yeni anlatımların peşinden gidiyorum. Kendimi tekrar etmeden, düşünerek, gelişerek, arınarak ve paylaşarak kendi kültürel kabilemi oluşturma yolculuğu diyebilirim. 2016’da yoğun olarak küresel ısınmaya ve savaşlara dikkat çekmeye uğraştığım Melting Point adlı projem için çalıştım. Vittorio Urbani’nin küratörlüğünü yaptığı projemiz, Venedik Mimarlık Bienali açılışında ve Altamura’da sergilenmesinin ardından üçüncü durağında İstanbul Tasarım Bienali paralel etkinlikleri kapsamında Elgiz Müzesi’nde iyimser ve yeni versiyonuyla izleyicilerle buluştu. Mekana bağımlı olmayan, arınmış, dürüst, dinamik, yenilikçi ve fütürist bir duruşu benimsemiş kabile galerisi olarak gördüğüm Art50.net ile yollarımız da bu şekilde kesişti. 2017’de bu fikirlerimi paylaşabileceğim yeni projeler üretmeye devam etmek istiyorum.

     

    Genco Gülan:

    Şahsen sergi sayılarım, sergilerimin şehirleri ve ülkeleri artmış olsa da 2016 pembe cümleler ile betimlenemeyecek bir sene oldu. Sanat sektörü ekonomik, politik ve kültürel bir asit testini geçti ve kendini kanıtladı. Daha da önemlisi, değişen koşullarda sanat, sanatçı ve sanatçının sorumluluk tanımları değişmeye başladı ve bunlar da öyle havada kalan şeyler olmadı. Zaten iyi sanat, çelişkileri sever.

    14681877_10154021974136270_8124491005400753355_n

    Genco Gülan, Taner, 2016. Vücut üzerine akrilik. Taner Ceylan’a referansla. Fotoğraf: Ceylan Atuk. Makyaj: Ece Çetiner

     

    Baysan Yüksel:

    2016 mesleğim adına bir geçiş ve üretim dönemi oldu benim için. Öncelikle yeniden bağımsız çalışmaya başlamak beni en çok tatmin eden gelişme oldu. Yeni üretimlere başladım. Şu anda iki farklı seri üzerinde çalışıyorum. Alanİstanbul’da katıldığım Cehennemde Bir Mevsim sergisi, yaptığım işlere bakış açımı olumlu anlamda değiştirdi. Bu bakış açısı şu andaki üretimime de yansıyor. Art50 ile katıldığım GaleriBu’daki Profiler sergisinde sanatçı konuşması yapmak ve ziyaretçilerle etkileşim içinde olmak da yine bu yıl vizyonumu genişleten etkinliklerden oldu. Bunun dışında en önemli gelişmelerden biri de yazar arkadaşım Zeynep Alpaslan’la kurduğumuz Lulu Comics oldu. Çizgi öyküler, masallar, çocuk kitapları, fanzinler, mini-kitaplar ve daha fazlasını paylaşmak amacıyla kurduğumuz bağımsız bir oluşum. 2016 yılında ikimiz de karınca gibi çalıştık. Zeynep yazdı, ben çizdim. Böylece kişisel projelerimin dışında, hem çizgi roman, hem de çocuk kitapları için illüstrasyonlar üretmiş oldum.

    2017’den beklentilerimse üretimi devam eden serilerimi tamamlamak ve sergi haline getirmek, bu doğrultuda yurtdışı sergilerine ve sanatçı rezidanslarına da katılmak. Ayrıca, Lulu Comics olarak planladığımız bir sergi projesi daha var, onu da hayata geçirmek ve üretimlere devam etmek istiyorum. Umarım 2017 hepimiz için daha üretken, daha huzurlu ve kara bulutların dağıldığı güzel bir yıl olur!

    screenshot_2016-10-08-20-38-14

    Baysan Yüksel PROFILER sergisindeki sanatçı söyleşisinde işlerini anlatırken

    Saliha Yılmaz:

    Açıkçası etrafımda bunca yıkım, ölüm ve yas varken hayattan bahsetmek anlamsız geliyor. Ancak tüm bu süreçte direnmek ve yaşamaya devam etmek gerekiyor ki zamanla güzel şeyler doğsun. 2016 yılında mesleğim adına yaşadığım en güzel gelişmeler: Yeditepe Üniversitesi Plastik Sanatlar yüksek lisans programından mezun oldum. Aynı dönemde İngiltere’de “Once Upon a Time in Dartmoor”  isimli 3 haftalık bir sanatçı rezidans programına katıldım. 2017 yılından beklentim ise, herkes ve her şey için iyileşmedir.

    dsc_0088

    Saliha Yılmaz PROFILER sergisindeki işlerinin önünde

     

    Hadra Tanrıverdi Birecik:

    Her şeye rağmen.. bir yılı daha geride bırakırken 2016 mesleğim adına, diğer yıllardan farklı olarak son beş yıldır üzerine odaklandığım, kimlikler, diyaloglar, metropoller, mekan-mekansızlık olgusu, hikayeler.. tüm bunları kapsayan ‘’Toplu Monologlar’’ seçkisinin yılı oldu diyebilirim. Bu bağlamda ürettiğim resimlerimi, Ekim ayında Galeri Eksen de gerçekleşen solo bir sergi ile sanat severlerle buluşturma imkanım oldu.

    Çoğulcu ya da kozmopolit bir şehirde hatta dünyada  yaşıyoruz ve zaten biz de biraz öyleyiz.. Yani biraz asimile biraz da çoğulcuyuz. Hangimiz böyle bir duruma maruz kalıp saf kalabildik. Tüm bu kaosun içinde ‘’büyük şehir hayatı’’nda sizi, sanatınızı besleyen olaylar da gerçekleşiyor. Bu anlamda mekandan bağımsız bir yanı olduğunu düşündüğüm sanat fuarlarını önemsiyorum. Contemporary İstanbul bunlardan biri. Bu yıl 11.sini izlediğimiz fuar, geçmiş yıllara oranla daha az bir kalabalığı ağırlasa da, sergi süresince farklı dinamikleri beraberinde yaşatan, ‘Evrensel Ağ’ı ayakta tutan bir sanat oluşumu idi. 2017 nasıl mı olur; bilmiyorum. Planlamadım. Ne gelirse.. Ne olursa.. Yoksa siz planladınız mı? Yapmayın bırakın aksın.. Ama sanat yapıyor olayım istiyorum, bunu biliyorum.

    14723195_527562540786381_3359632605589798912_n

    Hadra Tanrıverdi Birecik’in Galeri Eksen Balat’ta gerçekleşen solo sergisinden bir görüntü

  • Aslı Kutluay ile Keyifli bir Söyleşi

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Aslı Kutluay hem sanat, hem tasarımla ilgilenen, yaratıcılığını farklı mecra ve malzemeler kullanarak ifade eden, çok yönlü bir sanatçı. Art50.net ailesine yeni katılan Kutluay ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

     

    Sanatla uğraşmaya nasıl başladın? Nasıl bir süreçten geçtin?

    Çocukluğumdan başlayan bir ilgi. Resim ve tasarıma çok ilgi duyuyordum. ODTÜ – Endüstriyel Tasarım’ı bitirdikten sonra Bilkent Üniversitesi – Güzel Sanatlar Fakültesi – Grafik Bölümü’nde master yaptım. Çeşitli fuar ve sergilere katıldım. Kendimi de izleyerek bugünkü çizgime ulaştım.

     

    Çalışmalarının geneline yoğun bir hareket, devinim motifi egemen. Art50.net’teki serinden biraz söz edebilir misin? Bu hareketli kadınlar nasıl geldi dünyaya?

    Günlük hayatım, kendi yaşantımdan kesitler ve benim hayat mücadelem resimde seçtiğim konular. Art50.net için hazırladığım seri en çok sevdiklerimden;  trafikte çok bunaldığım bir anda arabaların arasından kaykayla esnek ve dinamik bir şekilde boşluklardan sızarak hızla kaçabilmek, ya da cadı şapkamı takarak kanatlanıp kendi dünyamdaki yüksek tepelerden kendime bakmayı hayal etmek aslında benim için kendi gerçek, yalın halimi bulmayı hedeflemek oluyor. Ancak arınırken çocuksu coşkulardan asla vazgeçmemek gibi bir şartım var. O yüzden salıncak, çizgili çorap, cadı şapkası, maske, şapka, kaykay gibi motifleri çok belirgin ve renkleri abartarak kullandım.

     

    bubblestation_balonistasyonu_120x120

    Aslı Kutluay, Balon İstasyonu

     

    İtalya’da birçok proje gerçekleştirdin. İtalya’da çağdaş sanat ortamı nasıl? Orada kalmayı hiç düşündün mü?

    Evet İtalya’da projeler gerçekleştirdim. . Küratörlüğünü Vittorio Urbani’nin gerçekleştirdiği son projem Melting Point İtalya – Türkiye bağını da kurmayı başardı. Önce Venedik Mimarlık Bienali açılışında, sonra Güney İtalya’da Masseria Jesce adlı tarihi binanın altındaki mağarada sergilendikten sonra İstanbul Tasarım Bienali paralel etkinlikleri kapsamında Elgiz Müzesi’nde sergilendi. Venedik Sanat Bienali şu an dünyadaki en önemli çağdaş sanat etkinliği ve öncü niteliğinde . Dolayısıyla İtalya her zaman sadece klasik değil çağdaş sanatta da bir otorite olmaya devam edecek. Bu anlamda oradaki bağlarım beni eğitiyor ve ufkumu açıyor. Ancak ben yaşadığım toprakları çok seviyorum. Dünyanın herhangi bir yerini Anadolu’ya değişmem. Hedefim projelerimle dünyayı dolaşmak, herhangi bir ülkeyle sınırlı kalmamak.

     

    alcobaazul120x120

    Aslı Kutluay, Alcoba Azul

     

    Hem sanat hem tasarımla ilgileniyorsun. Bu konuda neler söylemek istersin? İki alanı keskin çizgilerle ayırmak sence mümkün mü?

    Sanatın tasarım pratikleriyle tasarımın da sanatın dinamikleriyle beslendiğini ve bu şekilde sinerjik bir seviye yakalayabildiklerini düşünüyorum. Günümüzde sanatın da tasarımın da estetik ya da dekoratif kaygıların ötesinde, yanlış gideni saptamayla tepkiler oluşturup, önerilerle gelmesi ve yeni fikirler üretmesi ve yapısında mesajlar barındırması gerektiğini düşünüyorum. Bunlar eksik olduğunda zaten sanattan beslenmeyen bir tasarım – dekoratif ve ticari bir nesne ile sınırlı kalıyor. Sanat her zaman öncüdür; tasarım prensiplerinden yöntem olarak beslenebilir ancak sanattan ve felsefeden beslenmemiş bir tasarımın biraz eksik kaldığını düşünüyorum.

     

    deridegistirme_skinchanging80x80

    Aslı Kutluay, Deri Değiştirme

     

    Mesleğine, yaşamına ve dünyaya dair en büyük hayalin?

    Savaşların sona ermesi, dünyadaki tüm sınırların kalkabilmesi için insanlarda toplu bir bilinç sıçraması olması. Belki o zaman farklı galaksilerde sergi açabiliriz ve sınırsız hayaller paylaşabiliriz hep birlikte …

    Sanatçının eserleri için tıklayın.

  • Genco Gülan’ın Güney Kore Çıkarması

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Şu günlerde Genco Gülan Güney Kore’de yeni yerleştirmesi üzerinde çalışıyor. Suncheon National Gardens’ta bulunan yapıt 20 metre çapında ve 300 adet eski elektronik aygıttan oluşuyor; ancak yapıtı meydana getiren ve birçoğu eski TV monitörü olan bu aygıtların hiçbiri elektriğe bağlı değil. Genco Gülan yeni projesinin çıkış noktası ve amaçları üzerine sorularımızı yanıtladı.

    img_20161114_140358

    Bu proje nasıl ortaya çıktı?

    Labirentler uzun zamandır ilgimi çekiyor. Mistik şekiller, farklı kültürel referanslar ile bir süredir resimlerimde ortaya çıkıyorlardı. Açıkçası onları bir tür metafor motoru ve seyirci katılım gereci olarak görüyorum. Bir süredir de iki boyuttan üçüncü boyuta geçmek istiyordum. Unesco AIAP-IAA’nın koordine ettiği Suncheon Bay International Eco-environmental Art Festival (SEEAF 2016) benden proje isteyince onlara Son Labirent’i önerdim; kabul edilince de projeyi mekana özgü olarak yeniden kurguladım.
     Yapıtın nasıl bir kavramsal çıkış noktasına sahip? Kalıcı bir yerleştirme mi?

    Yapıtlarımda hem malzemenin, hem biçimin hem de mekanın kavramsal referanslarına sahip çıkarım. Elektronik malzemelerden oluşan Son Labirent’in yemyeşil bir parkta yer almasını çok önemsiyorum. Yapıt ilk başta çevreci bir festivalde yer almaması gereken bir parça olarak gözüküyor! İşte tam da bu nedenle böylesi bir festivalde, yeşil bir parkta bulunması çok önemli. Zira teknoloji ile beraber doğa da değişiyor. Bu değişimi doğru yönetmeyi öğrenmemiz şart! Labirentin kalıcı olmasını isterdim fakat değil; bir ay boyunca sergilenip kaldırılacak. Fakat yoğun ilgi görüyor. Seyirci tepkileri çok ilginç ve pozitif. Çocuklar oturup kapalı TV’leri seyre dalıyorlar. Yapıtıma TV bahçesi diyorlar, kendi aralarında.

    img_20161114_140551

    Yeni medya sanatı denince akla genellikle “elektrik tüketen” işler geliyor. Sanırım sen buna da bir eleştiri getiriyorsun buradaki işinle.

    Son Labirent’te elektrikli aletleri tamamen elektriksiz olarak kullanıyorum. Benim için işlevleri değil, sembolik anlamları önemli. Zaten seyirci de işimi görünce hemen Video Art diye adlandırıyor. Sanat, algısal bir iletişimi hedefler; yani amaç üzümü yemek. Bağcı dövmek, hatta bağın, bağcının var olup olmaması bunların hepsi ikincil meseleler. Yeni medyanın tüketim fetişizmini körükleyen yanını çok tehlikeli buluyorum. Ünlü markalar tamamen sanatın anlamsal silahlarını mobilize ederek telefonlarını 10 kat, 20 pahalıya satıyor; seyirci de buna dünden hazır. Ama tiyatro bileti bedelini yanlış kişilere ödüyorlar; bir çeşit karaborsa durumu yani…

     

    Öte yandan teknolojinin zaman içinde işlevsizleşmesi de bu alanda iş üreten sanatçılar ve bu işlerin koleksiyonlarını yapan kişi ve kurumlar için büyük bir problem.

    Yeni Medya sanatı sonuçta ‘medya teknolojisi’ ile ilgilidir. Anlamsal açıdan da tırnak içinde ‘eski medya’ daha çekici çünkü daha zengin, daha katmanlı. Anlamsal yelpaze ve seyirci deneyimini zorlamak benim için her zaman çok daha önemli.

     

    Sence nedir yeni medya?

    Yeni Medya sabit bir tanımı olmayan bir alan, zaten bu yüzden yeni. Tanımı yapılınca da eskiyecek. Çok net.

     

    Ve kalıcılığı nasıl sağlanır, ya da sağlanmalı mıdır?

    Kalıcılık izafi bir kavram. Neyin kalıcı olmasını istediğinizin seçimi kalıcılığın kendisinden bile önemli olabilir. Örneğin Labirentimde CCTV olarak kullanılmış TV monitörleri var. Ekranda sürekli aynı görüntü dönünce tüpler yanmış ve görüntü cama kazınmış. Peki bu bizim işimize yarıyor mu ya da yarayacak mı? Yeni Medya’da beni heyecanlandıran Live, Life (Yaşayan ve canlı) gibi kavramlar. Çevrim içi durum buna bazen göreceli olarak izin veriyor. Saklamaktan çok hemen paylaşmak, taze taze… Balığın da tazesini severim; konserve yememeye çalışırım. Fakat kirlilik arttıkça, taze balık bulmak zorlaşıyor; sizler de biliyorsunuz…

     

    Güney Kore’de çağdaş sanat ortamının çok dinamik olduğunu hep duyuyoruz. Senin gözlemlerin, deneyimlerin bu süreçte nasıl oldu?

    Bu festival Güney Kore’deki 4. sergim. Daha önce Incheon’da 2 ayrı sergiye katılmış, Seul’de bir solo sergi yapmıştım. Ülke çok dinamik fakat aynı zamanda muhafazakar; biraz bize de benziyorlar. Öte yandan Kore Nam June Paik gibi dünya çapında bir isim çıkarabilmiş bir ülke. Ben de üstat ile tanışma şerefine erişmiştim. Dünya çapında sanatçı çıkarmadan (ya da sporcu) dünya çapında ülke olunmuyor.

     

    Sanatçının eserleri için tıklayın.

  • Hemad Javadzade ile Resim Tutkusu

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Hemad Javadzade’nin mistik ve gerçeküstücü kompozisyonları, sanatçının Doğu kültüründen aldığı esinle birleştirdiği tutkulu karakterini gözler önüne seriyor.  Sanatçıyla resim yapma sürecine yaklaşımını ve esin kaynaklarını konuştuk.

    hemad_80x100_cm-1

    Sanatçı olmaya nasıl karar verdin?

    Sanata karşı çocukluktan beri ilgim vardı ve çevremdekiler de beni her zaman bu konuda desteklemiştir. Akademik eğitime lisede grafik bölümünde başladım. Aynı yıllarda  katıldığım yarışmalar ve fuarlarda elde ettiğim başarılar beni sanat sahasında çalışmaya motive etti. Üniversitede grafik bölüme girdiğimde sanat ve resimden uzaklaşmamak adına, heykeltıraşlığa ve resme ciddi bir şekilde devam edip illüstrasyonla ve grafikle ilişkilendirerek ilerlemeye çalıştım.

     

    Daha önce hangi ülkelerde yaşadın? Türkiye’ye ne zaman, nasıl geldin?

    İran doğumluyum ve 27 yaşına kadar orada yaşadım. Sonra Türkiye’yi yaşamak için uygun gördüm ve İstanbul’da yerleştim.

     

    Esin kaynakların neler? Resimlerinde işlediğin konular hangileri?

    Resim benim için sanki  başka bir dünyaya bir kapı. Gerçeküstü konular her zaman ilgimi çekti; gerçekçilikten hep kaçmışımdır.Resim yaparken sanki hayal dünyam  her zamankinden daha da belirginleşiyor ve yaratmanın müthiş duygusunu tüm varlığımla hissedebiliyorum. Bir eser yaratmak benim için belki de geçmişten idrak ettiğim bir şeyi gözümde canlandıran bilinçaltımın yansıması. Bu konuda en çok Rus ressamlardan etkilenmişimdir. Uygulama ve işlemede eşsiz, büyük ustalar. Son iki serimde hayvan teması üzerinde durdum ve kuşları kendi çalışma üslubuma daha yakın gördüm. Ama yeni serimde Ortadoğu mimarisini  portre ile birleştirerek  gerçeküstü bir ortamda hayata geçiriyorum. Öte yandan coğrafi kimliğimin yansıtmasını işlerimin ayrılmaz bir parçası olarak görüyorum ve bana göre sanatçı yanıtlarını ancak kendi köklerinde ararsa başarılı bir eser ortaya koyabilir. Coğrafya bizi ister istemez geçmişimize bağlı kılar ve kültürümüzden oldukça etkileniriz. Batılı bir sanatçı hiçbir zaman doğudan bir mürekkep suyu resmini o incelik ve yumuşak geçişlerle yaratamaz. Çok çalışıp bir sonuç da alsa yine de sadece ruhsuz ve yüzeysel bir görüntü elde edecektir ve teknik bir taklit olacaktır. Bence bir sanat eseri derin kültürel katmanlarımızı ve kimliğimizi irdeleyerek ve geçmişimizi gözden geçirip esere aktararak zenginleşip kalıcı olabilir.

    hemad_33x70cm

    Sence Türkiye’de çağdaş sanat nasıl bir noktada? Geleceğini nasıl görüyorsun?

    Şu ana kadar bu konu hakkında detaylı bir araştırmam olmadı; ama gördüğüm kadarıyla Türkiye’nin Modern Batı sanatından etkilendiğini söyleyebilirim. Gerçi ben  her zaman  Batı sanatını kopyalamak ve taklit etmek yerine elimizde olan kültürel köklerin modern bir biçimde yorumlanmasını yeğlemişimdir.

     

    Şu ana kadar yapmak isteyip yapamadığın ütopik projeni sorsam ne derdin?

    Resmin yanında bir kısa hikaye yazdım; illüstrasyonlarını tamamlamak için bir fırsat arıyorum ve aynı zamanda bitirilmesi uzun zaman isteyen bir video art projem var.

    Sanatçı sayfası için tıklayın

  • Ayna ile Pop Alaturka’dan Türkiye Yakın Tarihine Uzanan Keyifli Bir Söyleşi

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Pop Alaturka işin nasıl ortaya çıktı?

    Neden alaturka tuvaletin üstüne neon ışıkları giydirdim? Plato Sanat’ta Marcus Graf ile “NEON-NEON” sergisini yapmıştık. Ben Ayna olarak bildiğiniz gibi pop ile, güncel konularla, tükenmiş, bitmiş ya da ikonlaşmış görsellerle ilgileniyorum. Bununla ilgilenirken Marcel Duchamp’ın Çeşme eseri vardır ya hani, sanat tarihinde ilk kez bunu galeriye koymuştur. Büyük sükse yaratmıştır. Bunun üstüne düşünmeye başladım. Türkiye’de bu nasıl olabilir? Farklı bakış açısı nasıl ekleyebilirim diye. Alaturka tuvalet geldi aklıma. Bize ne ifade ediyor? Sosyolojik olarak bir geçişi ifade ediyor bence. Çünkü Hepimizin evlerinde 70’lerde hatta 80’lerde vardı bu. Sonra alafrangaya evrildi; hala da bazı yerlerde kullanıyoruz. Türkiye’nin modernleşmesine sosyolojik açıdan bir bakış. Bunu neon ışıklarla yansıtmayı seçtim; böyle tükenmiş, bitmiş bir geçmişi temsil ediyor.

    neo-neon10

    Ayna, “NEON-NEON” adlı sergide “Pop Alaturka” adlı işinin önünde

    Asında nostalji ve o geçmişe bir dönüş de söz konusu… Birçok yerde yeniden karşımıza çıkmaya başladı alaturka tuvaletler…

    Bir de ismi cuk oturuyor. “Alaturka tuvalet” diyoruz biz ona.

     

    Müzikle de biraz çağrışım yapıyor. Alaturka müzik…

    Tabii ki. Aslında çok farklı noktalarda paslaşıyorlar. Metafor farklı kültürlerle de paslaşıyor. Pop alaturka: hafif arabesk, arada kemanı hissediyorsun ama. Hala içime en sinen çalışmalarımdan biri. En son Fransa’ya gittiğimde Centre Pompidou’da Çeşme eserini görünce tekrardan hatırladım.

     

    İşin bir de modüler yapısı var. Örneğin “Havada Asılı” sergisinde sen bu işi tavana astın.

    İlk yaptığımda alaturka tuvaletin üstüne giydirdim. Ama bu şekilde her yere taşınamayacaktı; farklı formlarda sergilemeye başladım böylece bunları. Buradaki en önemli nokta fikrin ne olduğu. Fikrin iyi olduğunu düşünüyorum.

     

    Başka neon çalışmalar da yaptın mı?

    Işık olarak bakıyorum aslında, neon olarak kısıtlamıyorum, çünkü neon artık gerçekten modern sanatta pop oldu bence. Lightbox gibi mecralara kaydım daha çok. Işığın o yansıması ve geceleri parlaması beni etkiliyor. Zaten 2014’ten sonra da ışık kutulu yerleştirmelere kaydım.

     

    Zaten neon da lightbox da reklamcıların kullandığı malzemeler ve reklam dilinde çok önemli… Aslında baktığında içerdiği mesajı bir anda reklam formatına sokan şeyler…

    Kesinlikle. Ayna’ya baktığımızda zaten slogan gibi, vurucu bir ikon… Modern pop, güncel pop diyorum ben o nedenle işlerime.

    ayna_oku

    Ayna, Oku

    Artık Post-Pop, Post-Post-Pop gibi kavramlara doğru gidiyoruz gibi geliyor bana… Popun günümüzde nerede bitip nerede başladığını kestirmek güç…

    Artık gelecekte bu döneme bakıp anlamaya, tanımlamaya çalışacağız sanırım…

     

    Heykele nasıl bakıyorsun?

    Evde kendi yaptığım kilden denemelerim var. Ama benim asıl sokağa yerleştirme anlamında plastik heykellerim var.

     

    Sokak sanatında lock-on dediğimiz, bırakıp kaçtığın cinsten heykeller sanırım…

    Aynen öyle. Dünyada bunu yapan çok kişi yok. 2012’de başlamıştım yapmaya. Plastik olmasıyla birlikte yerleştirmenin daha farklı bir değer taşıdığını görüyorum. Eserler genellikle sökülüp götürüldüğü için şu sıralar biraz durdurdum. Bir de soyut ifadeler içeriyor. Ayna için henüz zamanı gelmedi. Heykelin zamanı var daha.

     

    Bu plastik kelimesi de çok önemli… Plastiği geçici gibi algılasak da doğada en zor çözünen…

    Ve en çok iz bırakan…

    melun_kara_a_a_tuval_zer_ne_ya_liboya_200x130base_1

    Ayna, Olm Biz Erenköy Çocuğuyuz

     

    …malzeme aslında, kırılgan değil, öyle değil mi?

    Kesinlikle… Plastik hayatlar diyoruz mesela; halbuki ne kadar kalıcı! Aşınmıyor. Hayata bu metaforlardan bakınca daha rahat algılıyorsun.

     

    Şimdi üzerinde çalıştığın yeni seri ya da proje?

    Bu ara fikir olarak şu Transgender meselesi çok aklımı kurcalıyor… Kerimcan Durmaz’ın posterini yaptım en son. Athena’nın klibi beni çok etkiledi. Dünyaya bu anlamda genel bir değişim geliyor ve bir nevi pop oldu bu da. Kadın, erkek, aradaki duruşlar insanların dikkatini çekiyor, güzel bir şey. Ancak biz yeni bir toplum olduğumuz ve dogmalara biat ettiğimiz için ya çok ağır tepki veriyoruz ya da aşırı seviyoruz böyle şeyleri. Daha normal algılamamız, normalleştirmemiz lazım. Mesela Kerimcan Durmaz niye bu kadar para kazanıyor diye tepki duyanlar var. Kapitalist düzende bu gayet normal; arz, talep meselesi. Onu Neşet Ertaş’ın borç içinde bu dünyadan göçmesi ile karşılaştırmak doğru değil. Elmalarla armutları kıyaslamak gibi; ikisi bir değil. İçerik apayrı. Kerimcan belki ileride daha plastik olarak kalacak; diğeri ise bir kült, bir ikon olacak.

     

    Her şeyi bağlamında değerlendirmek lazım… Senin işlerin tamamen bağlamla ilgili… İkonlara yüklenen anlam katmanları… Müzeyyen Senar örneğin… Cumhuriyet tarihine de yürüyebilirsin oradan, kadına da…

    Rakıya bile yürürsün, alkol tüketme özgürlüğüne. O bir ikon; kimse ona benzemiyor. O duruş, o karakter, gerçekten apayrı.

    ayna_benzemez_kimse_c_

    Ayna, Benzemez Kimse Sana

     

    Kadına yüklenen misyonun da çok dışında… Kadın bizde ya anaç, ya cinsel bir obje… Müzeyyen Senar iki şablona da tam oturmuyor…

    Tam olarak öyle. Rakı gibi bir kadın; o el hareketleri… Orada bir ifade var. Tarihimizde yok bir eşi. Yakın tarihimizde bu ikonları çok doğru okumak lazım. Günümüz kadını orada çok ciddi mesajlar bulabilir.

     

    Bu ikonları yan yana dizince gerçekten de bir yakın tarih albümü çıkıyor.

    Kesinlikle. Yapı Kredi’nin Zeki Müren sergisi vardı; onu ciddi şekilde izleyin. Fotoğrafların hepsine baktım. Kenan Evren’e kadar daha feminenken sonra daha erkeksi oluyor. Otosansür uyguluyor; muhtemelen uyarı alıyor o dönemde. Sadece fotoğraflardan bile belli oluyor. Tarihimize çizgi atan insanlara iyi bakmak lazım. Ben de bir sanatçı olarak gördüğümü yansıtmaya çalışıyorum. Toplumun aynasıyım, sokaktaki adamın. Gördüğümden beslenen ve bunu yansıtmayı seven biriyim.

    Ayna’nın eserleri için tıklayın.

    Ayna’nın kendi çalışmalarını anlattığı video için tıklayın.

     

     

     

     

Toplam 7 sayfa, 3. sayfa gösteriliyor.12345...Son »