[-] > Genel SANATÇILARLA SAHNE ARKASI > Özgür Demirci’den “Kuş Hikayeleri”
  • Özgür Demirci’den “Kuş Hikayeleri”

    Özgür Demirci bir süredir “Kuş Hikayeleri” adını verdiği bir seri üzerine çalışıyor. Bu serinin başlangıç noktası ise efsanevi Zümrüdü Anka kuşu Simurg’un hikayesi.

    Dünyadaki tüm kuşlar bir gün Kaf Dağı’nın tepesinde yaşayan Simurg adlı bilge kuşa doğru bir yolculuğa çıkarlar. Bu uzun ve zorlu yolculuk koşulları sırasında kuşların sayısı tek tek azalır. Yedi vadi aşılması gereken bu yolda her vadinin sembolik bir anlamı vardır. Son vadinin adıysa ” yokoluş” vadisidir. Sonunda Simurg’un evine varmayı başaran sadece otuz kuş kalır ve “Simurg” kelimesinin “otuz kuş” anlamına geldiğini öğrenirler...

    Demirci’nin kendi başına ayrı ayrı hikayeler oluşturan ve bir araya geldiğinde Simurg’un hikayesini tamamlayan serisine biraz daha yakında bakmak istedik. Sanatçıya seriye nasıl başladığını, masallar dünyasını günümüze nasıl bağladığını ve yaşadığı süreçleri sorduk. Keyifli okumalar!

    Bu seriye başlama fikri nasıl oluştu?
    Masallara karşı duyduğum ilgi zamanla edindiğim çok sayıdaki masal kitabı, Kaf Dağı’na mim koymama neden oldur. Bugün resimlerimde yoğunlukla kullandığım ‘yeşil’ rengin sebebi de aslında Kaf Dağı’nın zümrüt yeşili rengidir. Kuşların, kurtarıcı olarak gördükleri Kaf Dağı’nın tepesinde yaşayan Simurga doğru, uzun ve meşakkatli yolculukları ve bu yolculuğun yaşadığımız dünya ile kurduğum bağları bu serinin ana fikrini oluşturur.

    Eserlerinizde Anadolu ve doğu topraklarına özel mitolojik, karakterlere yer veriyorsunuz. Ama aynı zamanda kuşların altında binalar yükseliyor. Bu nasıl bir sentez oluşturuyor?
    Anadolu mitolojik belleği oldukça zengin bir coğrafya. Bugün yaşadığımız bir çok problemin çözümü de, bana göre bu hikayelerde gizli. Öznenin nesne ile girdiği ilişkide, özneliğini yitirip nesneleşme sürecinin panzehiri bu hikayelerin naifliğinde saklı.

    Kurtarıcı için Kaf Dağı’na kanat çırpan kuşların; bugün Karaköy’den Kadıköy’e kadar bir parça simit için kanat çırptığını görebilirseniz eğer, kuşları da köleleştirdiğimizi anlayabilirsiniz. Doğada yemeğe ihtiyaç duyan tek canlı bizmişiz gibi, kendi yemeğimizi fabrikalarda üretirken, kuşların yemek bulabileceği, toprağı ağaçları yok edip, toprağın üzerini taşla örtüp, kuşları bir parça simite mahkum kölelerimiz haline getirdik. İsraf kavramı ise bizim onlara işkence etmek için kullandığımız bir araca dönüştü, henüz bunu kimse fark edemesede, bu gerçeğin tezahürünü değiştirmiyor. İsraf kötüdür!

    Tabağınızda yemek bırakmayın diyorlar ya, bu beni çılgına çeviriyor. Doğada yemeğe ihtiyaç duyan tek canlı bizmişiz gibi. Bugün duyarlı bir insanın yemeğe oturduğunda, ilk yapması gereken şeyin tabağınının kenarına kuşların payını ayırması olduğunu düşünüyorum. Onların yaşamlarından sorumluyuz; çünkü kuşlar ölürse, bizde ölürüz. Bugün metropol denilen beton kentlerde, kuşlar, karıncalar, böcekler, kediler; bizlerin çöpe attığı yemeklerle karınlarını doyuruyorlar. Bu nedenle çöpe yemek atmayı ihmal etmemeliyiz. Kent ve doğa sentezi, insan için, aynı zamanda, aslında büyük de bir çelişkidir.

    Bu çalışma bildiğimiz kadarıyla hala devam ediyor? Şimdiye kadar kaç hikaye oluşturdunuz? Eserlerinizi hangi motivasyonla, nasıl bir süreçte tamamlıyorsunuz?
    Evet. Devam ediyor. Tam olarak bir sayı vermem mümkün değil; fakat çok sayıda olduğunu söyleyebilirim. Kent ve doğa ikilemi arasında sıkışmışlık, benim açımdan oldukça verimli bir motivasyon kaynağı oluşturuyor. Bu motivasyon beni sürekli bir biçimde üretime sevkediyor, belirli bir duyarlılığı oluşturmak için hep daha fazla çizmek gerekiyor. Her zaman sanki eksik bir şey varmış gibi yaşıyorum.

    Özgür Demirci’nin tüm eserlerine bu linkten ulaşabilirsiniz.