[-] > DİĞER ETKİNLİKLER > 16. İstanbul Bienali’nde Öne Çıkanlar
  • Fotoğraf: Sahir Ugur Eren

    16. İstanbul Bienali’nde Öne Çıkanlar

    İpek Yeğinsü

    Nicolas Bourriaud küratörlüğünde “Yedinci Kıta” başlığıyla gerçekleşen 16. İstanbul Bienali, gezegenimizi tehdit eden insan faaliyetlerini ve sonuçlarını çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. İklim krizinin kapımızı çaldığı şu günlerde, attığımız her bir çöpün, tükettiğimiz her bir damla suyun doğanın hassas dengesini etkilediğinin ve onda onarımı belki de yıllarca sürecek ya da mümkün olmayacak izler bıraktığının, dolayısıyla uygarlığımızın mevcut haliyle sürdürülebilir olması için yaşam pratiklerimizde ciddi değişiklikler yapmak zorunda olduğumuzun altını çizen yapıtlar, küratörün belirlediği “tarih”, “coğrafya”, “demografi”, “kültür”, “arkeoloji” ve “siyaset” alt başlıkları çevresinde gelişiyor.

    İnşası devam eden Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin bir bölümünü, Pera Müzesi’ni ve Büyükada’yı mesken tutan bienali adım adım geziyor ve her mekânda öne çıkan eserleri sizler için inceliyoruz.


    Resim ve Heykel Müzesi

    Bienalin belkemiğini oluşturan ve kırka yakın eserin yer aldığı ilk durağımızdaki görülmeye değer yapıtları, temel yaklaşımlarına göre üç kategoriye ayırmak mümkün: şiirsellik, hiciv ve bilgi üretme. Bu mekândaki en şiirsel yapıtlardan biri, Brezilyalı genç sanatçı Jonathan de Andrade’nin O Peixe (2016) adlı filmi. Brezilya’nın kuzeydoğusunda yaşayan balıkçılara özgü bir ritüeli konu alan film, doğal kaynakları tüketirken ona saygıyla yaklaşmanın; kendimizi doğanın karşısında değil, onun bir parçası olarak görmemizin mümkün olduğunu; belki de tüm insanlığın, bu konuda Batı uygarlığının “ilkel” olarak tanımladığı yerli halkları örnek alması gerektiğini düşündürüyor.

    Jonathan de Andrade - O Peixe (2016)

    Jonathan de Andrade – O Peixe (2016).

    Deniz Aktaş’ın Umudun Yıkıntıları (2019) başlıklı çizimleri de, doğaya ve kendi geleceğimize verdiğimiz zararı şiirsel bir dille anlatan etkili çalışmalar arasında.

    Deniz Aktaş - Umudun Yıkıntıları (2019)

    Deniz Aktaş – Umudun Yıkıntıları (2019)

    Burada Aktaş, 19. yüzyıl sanat tarihinde önemli bir yere sahip olan ressam Caspar David Friedrich’in Umudun Enkazı adlı yapıtına gönderme yaparak, doğaya verdiğimiz zararın günün sonunda yine bize geri döneceğinin altını çiziyor.

    Güney Afrikalı Turiya Magadlela’nın külotlu çoraplarla mistik, korunaklı, mağarayı andıran bir alan yarattığı Mashadi bunun böyle devam edip gideceğini söylerdi (2019) görülmeye değer bir diğer iş.

    Turiya Magadlela. Fotoğraf: Sahir Ugur Eren

    Turiya Magadlela. Fotoğraf: Sahir Ugur Eren

    Sanatçı, kadın erotizmiyle bağdaştırdığı çorapları hem cinsiyet, hem de ırk temelli toplumsal ayrışmalara değinmek için kullanıyor ve bunlarla bağlantılı olarak süregelen emek sömürüsüne de göndermede bulunuyor. Emek meselesini gündemine alan bir diğer iş ise, Mariechen Danz’ın Fosilleşen Organlar (2016-2019) başlıklı yerleştirmesi.

    Mariechen Danz. Fotoğraf: Sahir Ugur Eren

    Mariechen Danz. Fotoğraf: Sahir Ugur Eren

    Haliç Tersanesi’nden tuğlaların replikalarını kullanan sanatçı, insan emeğiyle üretilen bu nesnelerin üzerine beden kalıntılarını işleyerek gelecekte insan tanımının neye evrileceğini; onu inceleyen bilgi sistemlerinin nasıl dönüşeceğini tartışmaya açıyor.

    Bienaldeki işlerde dikkat çeken bir diğer yaklaşım kara mizah ve hiciv. Lunapark düzeneği imalatçısının çöpleriyle mimari maketleri birleştiren Japon sanatçı Simon Fujiwara’nın Dünya Çok Küçük (Hapishane) (2019) adlı işi tek kelimeyle nefes kesici ve tüm bienalin en güçlü işlerinden biri.

    Simon Fujiwara -Dünya Çok Küçük (Hapishane) (2019)

    Simon Fujiwara -Dünya Çok Küçük (Hapishane) (2019)

    Günümüz bireyinin doğumdan ölüme uzanan yaşam çizgisini şekillendiren mimari yapılar ve temsil ettikleri belli başlı kurumları hicveden sanatçı, kapitalizmin emek sömürüsünün bize allanıp pullanarak eğlence kisvesi altında sunulduğunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Kısacası bize ait olduğunu zannettiğimiz yaşamlarımızın, aslında sistemin devamlılığı için hammadde görevi gördüğünü; batan bir gemide dans etmeye devam eden yolcular gibi olduğumuzu kara mizah ile yüzümüze vuruyor. İranlı sanatçı Tala Madani’nin Köşe Tabloları (2018-2019) serisinden yapıtları da benzer bir yaklaşıma sahip ve görülmeye değer.

    Tala Madani’nin Köşe Tabloları (2018-2019)

    Tala Madani’nin Köşe Tabloları (2018-2019)

    Burada sanatçı, tuval resminden beklentilerimizi alaşağı ederken onu hareketli imge ile de diyaloğa sokuyor. Üstelik bunu yaparken hem kitleleri peşinden sürükleyen, hem de onları gözetleyip kısıtlayan ve suçüstü yakalayan iktidar kavramına alaycılıkla yaklaşıyor. Politik hicvi başarıyla kullanan bir diğer sanatçı ise Güney Kore’den Haegue Yang; Kuluçka ve Tükenmişlik (2018) adlı duvar kâğıdı çalışmasının İstanbul’a özgü bir versiyonuyla Aracılar (2015-2019) serisinden nesneleri içeren yerleştirmesinde Yang, gerçeküstü bir kurgunun içindeki mistik öğeleri, Kuzey ve Güney Kore liderlerinin 2018’de gerçekleşen tarihi buluşmasının arka plan sesiyle birlikte sunuyor.

    Haegue Yang; Kuluçka ve Tükenmişlik (2018)

    Haegue Yang; Kuluçka ve Tükenmişlik (2018)

    İlk bakışta neredeyse psikedelik olarak tanımlayabileceğimiz ortam, siyaset arenasının aslında büyü ya da batıl inançlardan daha rasyonel eylemlerin ortaya konduğu bir alan olmadığını ima ediyor.

    Bienalde araştırma ve bilgi üretmeye dayalı işlerin önemli bir yer tuttuğunu söylemek yanlış olmaz. Bu bağlamda Elmas Deniz, Feral Atlas Collective, Suzanne Treister ve Agnieszka Kurant’ın yapıtları mutlaka görülmesi gerekenler arasında. Elmas Deniz’in bir arada sergilediği İsimsiz bir derenin tarihi (Pinna Nobilis) ve Kayıp Sular (2019), İstanbul’da ve Bergama’da yitirdiğimiz akarsu yataklarının yanı sıra onlarla birlikte yitip giden ekosistemin bir nevi arkeolojik kalıntılarını konu alıyor.

    Elmas Deniz

    Elmas Deniz – İsimsiz bir derenin tarihi (Pinna Nobilis)

    Deniz, Bomonti’den Taksim’e uzanan alandaki eski dere yataklarına dair topoğrafik bilgileri üç boyutlu bir rölyef üzerinde sunuyor. Feral Atlas Collective (Yabanıl Atlas Kolektifi) ise bienalde müthiş bir interdisipliner araştırma çıktısıyla yer alıyor.

    Feral Atlas Collective (Yabanıl Atlas Kolektifi)

    Feral Atlas Collective (Yabanıl Atlas Kolektifi)

    Metin, illüstrasyon, ses ve video gibi birçok mecrayı kullanarak, dünyanın farklı yerlerinden ve tarihin farklı dönemlerinden seçilmiş ekolojik tahribat örneklerini bize bir nevi rapor eden grup, çeşitli alanlardan gelen bilim insanları ve sanatçıların işbirliğinden doğmuş.

    Feral Atlas Collective (Yabanıl Atlas Kolektifi)

    Feral Atlas Collective (Yabanıl Atlas Kolektifi)

    Bienalin en etkili işlerinden biri İngiliz sanatçı Suzanne Treister’e ait. Olağanüstü bir araştırma ve veri işleme sürecinin bir sonucu olan Bahçıvan HFT (2015) başlıklı yerleştirmede Treister, küresel sermayenin çok büyük bir bölümünü elinde tutan petrol, finans, ilaç ve bilişim firmalarının borsa hareketlerinin izini sürerken, yarattığı kurgusal karaktere psikotropik ilaçlar ve bitkilerle ilgili deneyler yaptırarak bu iki veri evrenini numeroloji üzerinden birbiriyle ilişkilendiriyor. Sanatçı, böylece algılarımız üzerinde oynanan oyunlara dolaylı ve eğlenceli bir şekilde dikkat çekiyor.

    Suzanne Treister - Bahçıvan HFT (2015)

    Suzanne Treister – Bahçıvan HFT (2015)

    Son olarak Agnieszka Kurant çeşitli eserlerinden bir seçki sunduğu yerleştirmesinde, doğal ile insan yapımı arasındaki sınırlarda gezinerek, ikisi arasındaki etkileşimi yarı nesnel, yarı kurgusal bağlamlar içinde çözümlüyor.

    Agnieszka Kurant. Fotoğraf: Sahir Ugur Eren

    Agnieszka Kurant. Fotoğraf: Sahir Ugur Eren

    Buradaki en ilginç işler, protesto gruplarına ait sosyal medya kanallarına an be an egemen olan duygudurumuna göre sürekli renk ve form değiştiren sıvı kristal tablo ve otomobil boyası atıklarından meydana gelse de organik ve katmanlı bir kayayı andıran Post-Fordit 1 (2019).


    Pera Müzesi

    Bienalin ikinci durağı Pera Müzesi’nde, daha eski kuşaktan sanatçılara ve daha çok kurgusallıkla kültürel eleştirinin ön planda olduğu yapıtlara yer verilmiş. Hayali uygarlıklar kavramı üzerine temellendirilen bu seçkinin en güzel yanı ise, aynı zamanda müzenin kalıcı koleksiyonlarıyla güçlü bir ilişki kuracak şekilde düşünülmüş olması. Buradaki en görkemli yapıt, kuşkusuz 2008’de aramızdan ayrılan ABD’li sanatçı Norman Daly’nin on yıllar boyunca inşa edip belgelemekle uğraştığı Llhuros Uygarlığı.

    Norman Daly. Fotoğraf: Sahir Ugur Eren

    Norman Daly. Fotoğraf: Sahir Ugur Eren

    Tamamen hayal ürünü olsa da sanatçı, bu uygarlığın kültürüne dair buluntuları öylesine çeşitlendirmiş ve ayrıntılı bir biçimde sunmuş ki, gerçek olmadığına inanmak, gerçekliğine inanmaktan neredeyse daha zor hale gelmiş. Arkeoloji müzesi gibi düzenlenen yapıt, bu uygarlığı farklı kronolojik evrelerine ayırarak, bu tür tarihsel okumalarda görmeye alıştığımız kuruluş-yükseliş-yıkılış döngüsünün bir benzeri içinde gösteriyor. Bu yaklaşım, aynı zamanda Pera Müzesi’nin Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri Koleksiyonu’nun kronolojik ve bir biri ardına gelen uygarlıklar mantığına dayalı sergilenme sistemini akla getirerek, bienal ve müze arasında fiziksel mekanı paylaşmanın ötesine geçen, anlamlı bir diyalog kurulmasını sağlıyor.

    Bu durağımızda dikkat çeken bir diğer sanatçı, Tecrit (1967-1968) adlı resim serisiyle Anzo, ya da tam adıyla José Iranzo Almonacid.

    Anzo. Fotoğraf: Sahir Ugur Eren

    Anzo. Fotoğraf: Sahir Ugur Eren

    Sergide bu seriden üç resmi bulunan İspanyol sanatçı, Franco rejimine başkaldıran Estampa Popular sanat grubunun kurucularından biri olarak da biliniyor. Resimleri özel kılan, belki de gerçek anlamda ancak son yirmi yılda İnternet’in gelişiyle tartışmaya başladığımız teknoloji ve yabancılaşma ilişkisini daha altmışlı yıllarda gündeme getirmiş olması. Makinelerin yalnızlaştırdığı ve çevresinden kopardığı bireyi başarıyla resmeden Anzo, günümüz dünyasının varoluşsal krizlerinin temellerinin daha o günlerde atıldığını kulağımıza fısıldıyor.

    Bienalde görülmesi gereken bir diğer iş, Polonyalı usta sanatçı Piotr Uklanski’nin Pera Müzesi’nin Oryantalist Resim Koleksiyonu’yla da derin bir ilişki kuran Doğunun Vaatleri (2019) serisi.

    Piotr Uklanski. Fotoğraf: Sahir Ugur Eren

    Piotr Uklanski. Fotoğraf: Sahir Ugur Eren

    Burada karşımıza çıkan figürler, Polonya ile İslam dünyasına ait görsel imgeleri iç içe geçirerek, uygarlıklar arasındaki etkileşimin kültürlerin biçimlenmesinde yadsınamaz bir rolü olduğunu; ancak bu esinlenme ve etkileşimlerin bir bölümünün kimlik inşa süreçleri içinde iktidarlar tarafından görmezden gelindiğini ya da görünmez duruma getirildiğini vurguluyor.

    Son olarak Simon Starling’in Parazit İstilası (Midye Kaplı Moore) (2006-2008) adlı işi kesinlikle görülmeye değer. Ünlü İngiliz heykeltıraş Henry Moore’un bir heykelinin replikasını Ontario Gölü’ne daldırarak orada bir yılı aşkın bir süre boyunca bekleten sanatçı, sonra heykeli sudan çıkarıp galeride sergilemiş.

    Simon Starling. Fotoğraf: Sahir Ugur Eren

    Simon Starling. Fotoğraf: Sahir Ugur Eren

    Heykel sudayken Amerika’ya Karadeniz’den taşınan bir midye türü; galeride durduğu sırada ise güveler tarafından istilaya uğramış. Starling sayesinde doğanın kültürel anıtlarımız üzerinde bıraktığı izler, belki de onunla olan ilişkimizin ve bu gezegen üzerindeki geçiciliğimizin en önemli kanıtları olarak müzenin korunaklı ortamındaki yerini alıyor.


    Büyükada

    Son durağımız olan Büyükada’yı ziyareti, bienalin temel meselelerini iyice içselleştirmemizi sağlayan başlı başına bir deneyim olarak değerlendirebiliriz. Bienalin ana teması olan “Yedinci Kıta” kavramının okyanuslarda biriken plastik atıkların oluşturduğu ve neredeyse bir kıta kadar büyümüş bir adayı ifade ettiği düşünüldüğünde, Büyükada’ya yapılan yolculuk sırasında Marmara Denizi boyunca gözümüze çarpan bin bir türlü çöp ve atığın varlığı daha da anlamlı hale geliyor. Ayrıca yoğun, sarımsı bir kükürt katmanının ardından seçilebilen ve adeta bir beton ormanını andıran İstanbul’un silueti, yaşadığımız kentin uğradığı doğa tahribatının boyutuna dışarıdan bakarak onu daha iyi algılamamıza neden oluyor. Adadaki eserlerin tamamını görmek için, belki de daha önce varlığını bile bilmediğimiz birbirinden değerli tarihi yapılar arasında uzun ve engebeli bir yürüyüş yapmak gerektiğini de belirtelim.

    Fotoğraf: Sahir Ugur Eren

    Fotoğraf: Sahir Ugur Eren

    Büyükada’da öne çıkan ve çoğu doğa, politika ve kültür arasındaki ilişkiyi irdeleyen yapıtların ilki, Avusturyalı sanatçı Ursula Mayer’in Anadolu Kulübü, Sarı Ev’in üst katında yer alan video yerleştirmesi. Bilginin Ateşi Tüm Karmayı Yakıp Kül Eder (2019) adlı bu yapıtta, gerçekte de var olan Valentijn de Hingh adlı trans bir karakterin dijital avatarıyla karşılaşıyoruz. Bilgisayar oyunlarında eylemsizlik halindeyken oyuncudan komut bekleyen karakterler gibi hareket eden bu insansı olduğu kadar sanal varlık, aslında bilincini ve iradesini ancak dış müdahaleyle kazanan boş bir kabuk olarak düşünülebilir. Bizleri insanın pek de uzak olmayan bir gelecekte değişecek tanımı üzerine düşünmeye davet eden videonun, Anadolu Kulübü’nün oyun salonu olarak da hizmet veren Sarı Ev’inde gösterilmesi ise, yapıt ile sergi mekânı arasında güçlü bir ilişki kuruyor.

    Ursula Mayer, Fotoğraf: Sahir Ugur Eren

    Ursula Mayer, Fotoğraf: Sahir Ugur Eren

    Adadaki en etkileyici yapıtlardan bir diğeri olan Suret, Zuhur ve Tezahür (2019), Türkiye’de güncel sanatın önde gelen isimlerinden Hale Tenger’e ait. Sanatçının uzunca bir rampanın sonunda beliren ve kasvetli duruşuyla perili evleri andıran Taş Mektep’in bahçesine yerleştirdiği ayna/taşlar, kehanet amacıyla da kullanılan volkanik obsidyen taşından yapılmış. Taşların halka biçiminde çerçevelerde sunulmuş olması ise, meyvelerinin çoğalması için bitkilere uygulanan “bilezik alma” işlemine göndermede bulunuyor. Doğa, insan eli ve bellek arasında bir tür düşünsel köprü kuran yapıtın en güçlü öğesi ise, ürpertici akustiğiyle binayı konuşuyormuş gibi algılamamıza neden olan ses yerleştirmesi. Sesin içeriği, Tenger’in yazdığı ve kendilik, olmak gibi kavramları konu alan kısa bir şiir.

    Hale Tenger, Fotoğraf: Sahir Ugur Eren

    Hale Tenger, Fotoğraf: Sahir Ugur Eren

    Son olarak Glenn Ligon’un Mizzi Köşkü’ndeki çalışmaları, Büyükada’da bienal kapsamında mutlaka görülmesi gerekenler arasında. Neon, video ve mahya gibi birçok farklı malzemeden oluşan yerleştirme, Afroamerikalı romancı, oyun yazarı ve aktivist James Arthur Baldwin’in 60’lı yıllarda İstanbul’da geçirdiği zamana odaklanıyor. Döneme ait orijinal görüntülere, Ligon’un kendisinin bu görüntülerin geçtiği yerlerden biri olan Taksim’de gerçekleştirdiği güncel çekimler eşlik ediyor.

    Glenn Ligon, Fotoğraf: Sahir Ugur Eren

    Glenn Ligon, Fotoğraf: Sahir Ugur Eren

    Yapıtı keşfederken, o yıllardan günümüze İstanbul’un uğradığı köklü değişimin sosyokültürel boyutunu da iliklerimize kadar duyumsuyoruz. Son yerel seçimin tarihinin gösterildiği yanar durumdaki neon, bir başka odada 29 Ekim 2023’ün yanmayan neonuyla diyalog kuruyor ve önümüzdeki dönemin şehrimiz adına hangi değişimlere gebe olduğunu düşünmeden edemiyoruz.

    Glenn Ligon, Fotoğraf: Sahir Ugur Eren

    Glenn Ligon, Fotoğraf: Sahir Ugur Eren

    Ayrıca Ligon, Amerika sözcüğünü her biri kullanılan farklı biçimlerinde yazıp sergileyerek, kültürel hegemonyanın bu değişim rüzgârlarının temelinde yatan ve çoğu kez sandığımızdan daha örtük şekilde işleyen etkisine işaret ediyor.