[-] >
  • The Art of the Steal

    Yönetmen: Don Argott, 2009

    1922 yılında Pennyslyvania’da kurulan Barnes Vakfı’nın geleceği, kurucusu sanat koleksiyoneri Albert C. Barnes’ın 1951 yılında vefat etmesiyle belirsizliğe girer. Barnes’in vasiyetine göre koleksiyon Pennsylvania’daki binasında muhafaza edilmeli, korunmalı ve eğitim amaçlı kullanılmalıdır. ‘The Art of the Steal’, 25 milyon dolardan fazla değer biçilen bu özel koleksiyonun yol açtığı savaşın hikayesini konu ediniyor. Bir yanda Barnes’ın vasiyetini savunan avukatlar, sanatçılar ve tarihçiler bir yandan koleksiyonun Philadelphia’ya taşınmasını isteyen devlet görevlileri, vakıflar ve politikacılar arasında yaşanan eşi benzeri görülmemiş çekişmeyi anlatıyor.

  • Son Portre

    Yönetmen: Stanley Tucci, 2017

    İsviçreli ressam ve heykeltıraş Alberto Giacometti’yi anlatan film, 18 Ağustos’a sinema salonlarına geliyor. 1964 yılında Paris’te geçen, usta aktör Geoffrey Rush’u Giacometti rolünde izlediğimiz film, Stanley Lucci tarafından yazılıp yönetildi. Eski dostu Amerikalı yazar James Lord’a rastlayan Giacometti, Lord’un portresini çizmek ister. Giacometti’nin ısrarını dayanamayan Lord, çalışmaların fazla uzun sürmeyeceğini düşünerek teklifi kabul eder. Haftalar geçmesine rağmen portre bitmez ve Lord Giacometti tarafından alıkonulduğunu düşünmeye başlar. Böylece ikili arasında gelişen diyaloğu ve bir dâhinin başyapıtlarından birinin tamamlanışına şahit oluruz.

  • Cezanne ve Ben

    Yönetmen: Danièle Thompson, 2016

    Biri 19. Yüzyıl sanatının, diğeri ise edebiyatının önemli iki ismi, sanatçı Paul Cezanne ve yazar Emile Zola. Yakın arkadaş olan iki ismin iniş ve çıkışlı dostluklarını anlatan tarihi drama ‘Cezanne ve Ben’, ikilinin tanıştığı okul yıllarından başlıyor ve geriye dönüşlerle ilerliyor. Beraber büyüyen ikili, başarı ve şöhrete giden yolda taşradan Paris’e geliyor, sanatçıların yaşadığı çevreye adım atıyor ve birbirlerini kaybedip yeniden buluyor. Guillame Galliene ve Gaullaume Canet’in muhteşem performansıyla şimdiden klasiklerden biri olarak görülüyor.

  • Küçük Küller

    Yönetmen: Paul Morrison, 2008

    1920’lerin İspanya’sında geçen 2008 yapımı film, Salvador Dali, Federico García Lorca ve Luis Buñuel’in Madrid Güzel Sanatlar Okulu’nda kesişen yollarını konu ediniyor. Ünlü isimlerin gençlik dönemlerini, dostluklarını, farklı yönden ilişkilerini ve kendi dallarında ressam, şair ve yönetmen olarak yükselişlerini izlediğimiz filmde, iç savaşının eşiğindeki İspanya’yı izliyoruz. Geleceğin ünlü ressamı Dali, geleceğin ünlü şairi Federico Garcia Lorca ve film yapımcısı Luis Bunuel ile tanışır. Dali ve Lorca’nın sanatsal ve cinsel özgürlüklerini keşfetme yolculuğunda, İspanya’ya duydukları aşk ve dostluk ve sevgileri iç içe geçmeye başlar.

  • Modigliani

    Yönetmen: Mick Davis, 2004

    Andy Garcia’yı İtalyan Sanatçı Modigliani olarak izlediğimiz, sanatçının Picasso’yla olan rekabetine odaklanan 2004 yapımı film, renkleri, kurgusu ve oyunculuklarıyla göz dolduruyor. Yahudi olan Modigliani genç ve güzel Katolik Jeanne’ye aşık olur. Çiftin evlilik dışı doğan çocukları Jeanne’nin ailesi tarafından uzaklara, rahibeler tarafından yetiştirilmeye yollanır. Modigliani’nin çocuğunu geri almak için paraya ihtiyacı vardır. Paris’in yıllık sanat yarışması kazanana para ve kariyer vaat etmektedir. Arkadaş ve rakip olan Modigliani ve Picasso yarışmaya katılır ve hayatları değişir.

  • Seraphine

    Yönetmen: Martin Provost, 2008

    ‘Séraphine’ ressam Séraphine Luise’in trajik hayat hikayesini gerçekçi bir bakış açısıyla anlatan Martin Provost yönetmenliğindeki bir biyografik film. 41 yaşında sıradan bir hayatı olan ve hayatını temizlik yaparak kazanan Seraphine, ona resim yapmasını söyleyen koruyucu meleğini dinleyip resim yapmaya başlar. Eline geçen paranın tamamını resim yapabilmek için harcayan, geceleri parlak renkli, naif doğa desenleri yaratan Seraphine, yaşam tutkusunu tuvaline yansıtır. Ölümsüz bir sanatçı olma yolunda çekilen acılar ve yıllarca saklanan cevheri keşfetme serüvenini gözler önüne seren 2008 yapımı bu film mutlaka izlenmesi gerekenlerden.

  • Klimt

    Yönetmen: Raúl Ruiz, 2006

    Raul Ruiz tarafından yönetilen 2006 yapımı filmde John Malkovich’i Avusturyalı unutulmaz sanatçı Gustav Klimt rolünde izliyoruz. Sanatçının yaşamının son yıllarında Viena’da geçen film, Klimt’in skandal dolu yaşamına odaklanıyor. Hastalıkla mücadele eden Klimt, yakın arkadaşı ve öğrencisine yaşamının skandal ve karmaşa dolu hikayesini anlatmaya başlar. Sanatçı, kendi hayalleri ve anıları etrafında, dönemin kültür sanat başkenti olan Viena’ya, skandallarla dolu ilişkilerine ve kurucusu olduğu sanatçı sendikası ‘’Vienna Secession’’ doğru büyülü bir yolculuğa çıkar.

  • İnci Küpeli Kız

    Yönetmen: Peter Webber, 2004

    Tracy Chevalier’in aynı adlı romanından uyarlanan film, 17. Yüzyılın en önemli ustası Johannes Vermeer’in en ünlü eserl ‘İnci Küpeli Kız’ tablosunu anlatıyor. İnci Küpeli kızın kim olduğunu belirten tarihi kayıtlar olmamasına rağmen portreden bize bakan kızın sanatçının evine yaşayan hizmetçilerden biri olduğu düşünülüyor. Bu rivayetten yola çıkan filmde, büyük sanatçı Vermeer’in patronu Van Ruijven tarafından evinde çalışan Griet’in portresini yapmak üzere görevlendirilişinin hikayesini, ikili arasında gelişen bağı ve akabinde gelen sorunları izliyoruz.

  • Camille Claudel

    Yönetmen: Bruno Nuytten, 1988

    Camille Claudel’in gerçek yaşam hikayesinden uyarlanan film, sanatçının Auguste Rodin ile yaşadığı aşka odaklanıyor. 1885 kışında tanıştığı sevgilisi Auguste Rodin tarafından terk edilen Camille’in ailesi sanatçıyı Fransa’nın güneyinde bir akıl hastanesine yatırır. İlişkisi boyunca Rodin’in gölgesinde kalmış olan Camille, heykel yaparak hayata tutunmaktadır. 30 yıl kapalı kaldığı hastanede erkek kardeşi Paul’ün ziyaretini bekler. Isabelle Adjani ve Gerard Depardieu’nin muhteşem performansıyla akıllarda yer eden film sanat ve kadın-erkek ilişkilerine başka bir gözle bakmamızı sağlıyor.

  • Pollock

    Yönetmen: Ed Harris, 2000

    Ed Harris’in hem başrolünde yer aldığı hem de yönetmen koltuğunda oturduğu ‘Pollock’, dışavurumculuğa yeni bir soluk getiren Amerikalı sanatçı Jackson Pollock’un dramatik yaşam öyküsünü anlatıyor. Alkolik ve manik depresif davranış bozukluğu olan Pollock, resim yaparken sakinleşmekte ve kendini bulmaktadır. Pollock’u ve sevgilisi Lee Krasner’i 1940’ların New York sanat camiasının kalbine yerleştiren filmde, bir yandan Pollock’un kendini dünyaca ünlü yapan sanat eserlerini üretmesini izlerken bir andan da kariyerinde ilerleyen bir adamın sevdiklerini kaybetmesini görüyoruz.

Toplam 2 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.12