[-] >
  • womansday

    Kadınlar Günü Özel

    Röportajlar: Irmak Özer

    Tarihler farklı kaynaklarda 1-2 yıl oynasa da 1908-1910 civarı New York’ta bir ayaklanma ile ortaya çıkan Ulusal Kadınlar Günü, 1910’da Danimarkalı kadın hakları savunucusu Clara Zetkin’in önerisi ile 8 Mart Dünya Kadınlar Günü olarak anılmaya başlıyor. 1917’de Sovyet Rusya’da kadınlara oy hakkı verilmesi ile 8 Mart ulusal tatil günü ilan ediliyor ve en sonunda 1975’te Birleşmiş Milletler tarafından 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak kabul edilmesiyle kadınların tarih boyunca haklarını korumak için düzenledikleri grevler, yürüyüşler, oy hakkı mücadelelerini sembolize eden bu önemli gün, sadece sosyalist ve komünist ülkelerin kutladığı bir gün olmaktan çıkıp tüm dünyada kutlanan bir gün haline geliyor.

    Kadınların işçi haklarının, seçme ve seçilme haklarının savunulduğu bir gün olarak dünya gündemine giren 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, bugün kadınların evrensel insan haklarını tüm Mart ayı boyunca bizlere hatırlatan, kadınlar önderliğinde kadın-erkek bir araya gelip kadınların ülkelerdeki ekonomik, sosyal durumlarını her yıl tekrar ortaya koyan bir dönem olarak karşımıza çıkıyor.

    Kapak Görseli: International Women’s Day marchers in 1977. (Credit: Fairfax Media/Fairfax Media via Getty Images)

     

    Art50.net olarak biz de bu Mart ayında kadın olma hallerini, kadın özgürlüğünü konu eden 4 kadın sanatçımız ile bir röportaj serisi gerçekleştirdik. Mart ayının sonuna kadar her hafta başka bir sanatçımızın röportajı bu sayfaya dahil olacak. Keyifli okumalar dileriz.


    22 Mart 2018

    Ece Gauer: Hakikatse Aranan, Bunu Bilenlerden Beslenmek Gerek

    Ece Gauer

    Ece Gauer

    Bazı inanışlarda genç ruhlar ve yaşlı (bilge ruhlar) vardır. Genç ruhlar, dünyayı keşfetmeye çalışırlar; oradan oraya koşarlar, sabırsızdırlar, denerler yanılırlar, bazen duvarlara çarparlar. Onlara sorduğunuz soruların cevaplarını hızlı alırsınız; çok düşünmezler çoğu zaman. Hayat onlara zamanla daha uzun düşünmeyi öğretir.

    Ece Gauer’i kişisel olarak tanımıyorum; bir tek bu röportaj var elimde, bir de bildiğim genç yaşı. İşleri, verdiği cevaplar, bana Ece Gauer’in dünyaya tekrar gelmiş, dolayısıyla yaşlı-bilge ruhlardan olduğunu düşündürttü. Aslında fotoğrafçılıktan moda tasarımına, sinemadan bugün karşımıza çıktığı figüratif işlerine kadar farklı dallarda gezmiş Gauer; farklı ülkelerde eğitim almış, farklı kültürlerden beslenip onlarla yaşamış. Evet genç yaşında çok farklı şeyler denemiş, fikir değiştirmiş ama bu değişimleri içindeki o derinlikle yapmış hissiyatı verdi bana. Hayatı ve sanatı birleştirmesi, resimlerini “kalple” yapması, iç dünyasını farklı kültürlerin öğelerini birleştirerek bize yansıtması…

    Genç sanatçı ile röportajımızı okuyup, bir de siz karar verin ve bu başarılı sanatçının Türkiye ve yurtdışındaki projelerini yakından takip edin!

    I.Ö.: Türkiye’de doğdunuz ve sanat hayatınıza Almanya’da devam ediyorsunuz. Bahsettiğimiz gibi, sanatınız iki tarafında izlerini taşıyor. Biraz sanatınıza yansıttığınız hissiyatı anlamak adına soruyorum; bu etkiye arafta kalmanın sanata yansıması mı demeliyiz, yoksa bir dünya insanının kültürleri birleştirmesi mi?

    E.G.: Arafta kalmak diye düşündüğüm zamanlar oldu fakat şu an ki bakış açımla bunu diyemem. Her şeyin bir bütün olduğuna inanıyorum ve birbiriyle ilişkide olduğuna. Dolayısıyla ben artık hepsiyim ne arada ne de bir yerde. Sadece bir yolda, keşfetmeye ve ilerlemeye odaklı. Sadece belli coğrafyalarda da değil, yeri geliyor İtalya’da bir kafedeki yer karoları dikkatimi çekiyor ya da Nepal’de bir Manastırdaki motifler… semboller… Bunu tetikleyen nedir diye soracak olursanız; okuduklarım, yaşadıklarım, gördüklerim.

    Elbette resim sanatının olmazsa olmaz kuralları, batı eğitiminden geliyorsa onları da göz ardı etmeden; doğu sembolleriyle, motifleriyle, edebiyattan ögelerle kendimce bir anlatım biçimi kurmaya gayret ettim.

    Ece Gauer - Toprak Ol, Renk Renk Çiçekler Bitiresin

    Ece Gauer – Toprak Ol, Renk Renk Çiçekler Bitiresin

    I.Ö: Resimlerinizde doğu etkisinin figüratif batı sanatına yansıtılışını görüyoruz. Figürlerinizin yanılmıyorsam neredeyse hepsi kadın. Bu kültür kesişimin ortasına kadınları oturtmanızın özel bir sebebi var mı?

    E.G.: Dürüst olmak diyebiliriz. En iyi bildiğim şeyi yapma gayretindeyim. Kendimi aramak, kendi yolculuğumda keşfetmek ve bunu paylaşırken de kendime tekrar hatırlatmak. Resim bu yolculuktaki araç, cümle içindeki kelime benim için. Çağlar boyunca kadının estetik olarak yeri sanatta yadsınamaz, hatta çoğunlukla erkek hegamonyasındaki sanat piyasısında, kadın hep nesne olarak ele alınmış ve sanatta estetik bir değer olarak yansıtılmış. Ülkemizde bu durum biraz daha farklı; 1883 yılında Sanayi-i Nefise kız öğrenci kabul etmiyordu. Maalesef erkek öğrenciler de rağbet etmiyordu çünkü Osmanlı’da sanat henüz tam anlamıyla benimsenmemişti. 1914 Mihri Hanım önderliğinde, sanat alanında da erkeklerle aynı hakları kazanmanın savaşını veren kadınlar için İnas Sanayi-i mektebi açılmıştır ki bu da Türk sanat eğitimi tarihinde, sanata gönül vermiş çok değerli kadın sanatçıların yetişmesinde önemli rol oynamıştır.

    Aslında herşey bir bütün; farklı kültürler, mesafeler diller bile yeri geliyor bir ortamda eriyip bir olabiliyor ve bambaşka bir söylemle karşımıza çıkıyor. Sanat bunun yapılmasına imkan tanıyan en evrensel dil.

    Dualiteden ibaret bir 3. boyut algısında yaşadığımızı varsayarsak, bunu malzeme olarak alıp 2 boyutta harmanlayarak, yüzeye aksettiriyorum. Bu gerek renklerin zıtlıklarıyla, büyük-küçük motiflerle, ön-arka ilişkisiyle, görünen ve görünmeyen olarak da karşımıza çıkıyor. Doğu-batı da bu ilişkinin bir parçası. Tüm motifler her kültürden izler taşıyor. Semboller de motifler de çok önemli, onlar bir dil.

    Kadının sanattaki yerini en sonunda bağlamam gerekirse şayet, kadın yaratanın sıfatını giyinmiştir, doğurgandır, üretendir… Hassas ve duyarlıdır, ince ve sevgi odaklıdır. Sanatçı bunların hepsini barındırır. Dolayısıyla kadın sanatçı da doğru biçimde kendini yansıtabildiği takdirde o enerjiyi açığa çıkarır ve dualite ortadan kalkar, sanatla kadın bir olur.

    Ece Gauer - Aynadır Ten Can İçin

    Ece Gauer – Aynadır Ten Can İçin

    I.Ö.: Art50net’te yer alan eserlerinizin isimlerini Mevlana’dan esinlenmişsiniz. Sufizmin ve maneviyatın sanatınıza etkisinden biraz bahsedebilir misiniz?

    E.G.: Hayatıma ve sanatıma etkisi tamamen kapsayıcı diyebilirim. Hiçbirini birbirinden ayırt edemem. Nefes almak gibi otomatik gelişiyor her şey, tamamen ne yaptığınızı bilerek ama aradan akıl çekilmiş olarak. Sadece kalple, resim yaparken tüm samimiyetle o zaman resim sizi yönlendirmeye başlıyor. Yolculuk gibi, nereye gideceğinizin aslında önemi yok, önemli olan keyif almak, ilerlemek. Resim bu halde seyrederken, besin kaynağı da bu samimiyette ve realitede olmalı. Hakikatse aranan, o zaman bunu bilenlerden beslenmek gerek.

    I.Ö.: Bu zamana kadar Almanya başta olmak üzere Türkiye ve Fransa’da sergilerde yer aldınız. Sosyal medyada sizi Yunanistan’da çalışmalar yaparken gördük son dönemde. Yeni projeleriniz neler, sizi nerelerde görmeyi beklemeliyiz?

    Evet. Letonya, Fransa, Almanya’ da çok sayıda sergi oldu. Tüm dünyada, her yerde olmak isterim elbette… Yunanistan’a sık sık gitme sebebim birlikte birçok sergi açtığım meslektaşım Anna Tourla ve başarılı klise ressamı olan babası Thimios Tourla’nın atölyesine ziyaretlerim oluyor. Kendisinden ikonografi ve sembollerle ilgili çokça bilgi alıp, çalışmalara birebir yardımcı olma imkanım oluyor. Belki ilerleyen zamanda bir Yunanistan sergisi de gercekleşebilir kim bilir….

    Ece Gauer’in Art50.net’te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.


    15 Mart 2018

    Merve Dündar ile Kimlikler Üzerine

    Merve Dündar

    Merve Dündar

    İngiliz filozof Jeremy Bentham, 18. yüzyılın sonlarına doğru “panoptikon“ adını verdiği bir hapishane binası tasarlar. Mahkumlar (pan), bu köşeli binanın ortasında kurulmuş gözetleme kulesinden tek bir kişi tarafından izlenebilmektedir (opticon); çünkü kuleden tüm hücreler görünmekte ama hücrelerdekiler kuledeki kişiyi görememektedir. Tek bir adamın bütün hücreleri aynı anda izlemesi mümkün olmasa da mahkumlar bu tasarımla sürekli izlenebilecekleri hissiyatıyla davranışlarını değiştirirler. Kimi rivayetlere göre panoptikon adı, Yunan mitolojisindeki çok gözlü dev Panoptes’ten referans alır… Fransız filozof Michael Foucault, 1975’te panoptikon fikrinin modern toplumlarda güç ve disiplinin kaynağı olduğunu savunur. Çok basit bir anlatımla, modern toplumlarda bir yere kapalı olmasak da, zincirlere bağlı olmasak da hepimiz göremediğimiz bir otorite tarafından izlenme fikriyle çeşitli kural ve normlara uyarız.

    1990’larda internet hayatımıza girer ve önce basit işlemlerle sonra giderek artan fonksiyonlarıyla bizden daha çok bilgi ister hale gelir. Basit mesajlaşmadan iş hayatımızı, özel hayatımızı paylaştığımız sosyal medyaya, Word dosyası açıp yazı yazmaktan tüm gizli kişisel bilgilerimizi verdiğimiz internet bankacılığına, müzik dinlemekten bütün tercihlerimizin kaydedildiği online televizyon sistemlerine kadar gider ve gitmeye de devam ediyor… Dürüst olmak gerekirse hiçbirimiz, bu sonsuz internet çukurunda 90’lardan beri hangimizi nerelere doğru uçmuş, bilemeyiz. Sanatçı Merve Dündar’ın referans aldığı Byung-Chul Han’ın kitabında tanımladığı “dijital panoptikonlarda” yaşıyoruz artık. Bir kuleden biri hatta birileri bizi gözetliyor ama ne sıklıkta, ne zaman, hiç bilmiyoruz ve kendimize sürekli bu gözetlenme hissi altında sosyal hayatlar, sosyal kimlikler kurguluyoruz.

    Gönüllü olarak gözetlenmekteyiz diyor Merve Dündar. Bu gözetlenme hissiyatı, bireysel benlik ile sosyal benlik arasındaki sınırlar, öteki üzerinden var olma, görme, görülme arzusu üzerine kafa yoruyor, okumalar yapıyor ve sanatına konu ediyor. Bunu yaparken edebiyattan referans alıyor, şiirleri kelimelere bölerek kolajlar yapıyor; çünkü kelimeler sanatçının iç dünyasındaki sıkışmışlıklara bir aydınlanma getiriyor…

    Mart Ayı Kadınlar Günü Röportaj Serimiz kapsamında Merve Dündar ile sosyal kimlikleri konu ettiği, Art50.net’te de yer alan I and the Me ve Biri Bizi Gözetliyor serilerini, kişisel favorim Nazar serisini, yeni sergisini ve işlerinden algıladığım kadın benliği referansını konuştuk.

    I.Ö.: İstanbullu sanatseverler bu ay başında açılan bir sergide işlerinizi görme fırsatı yakalayacaklar. Yeni serginiz hayırlı olsun öncelikle 🙂 Yeni sergide kelimelerle kolaj yaptığınız işleriniz var. Daha önce ise Nazar serisinde kelimeleri eserlerinize taşımıştınız. Genel olarak ise sanatınızda benliği sorguladığınızı söylüyorsunuz… Kelimeler size malzemenin sağlayamadığı bir güç mü veriyor kendinizi ifade etmenizde? Nazar’dan sonra tekrar dönüp kelimeleri kullanma yolculuğunuzu anlatır mısınız?

    M.D.: Kelimeler, görsel formların ve ifadenin vurgusunu arttırmak için kullandığım bir malzeme. “Teşbihte Hata Olmaz” sergisindeki “Abyss” adlı işim Tüyap’ta sergilenen “Kelimeler” serisinin devamı niteliğinde. “Kelimeler” duyduğum, okuduğum, fazla anlam yüklediğim veya hiç anlamlandıramadığım, bana dokunan, bende biriken kelimelerden oluşuyordu. Sıkıntılı, ümitsiz olduğum bir dönemde ürettiğim işlerdi. Bu ruh halinden kurtulabilmek için duygularımı adlandırma, bir anlamda duygularımı nesnelleştirme çabasına giriştim ve iç dünya manzaraları diye tanımlayabileceğim “Abyss” adlı işler ortaya çıktı. Nazar serisi ise, “Biri bizi gözetliyor” ve “I and the Me” serileri üzerinde çalıştığım bir dönemde okuduğum, Elif Şafak’ın “Mahrem” adlı kitabından yola çıkarak oluşmuştu. Şu anda sergilenen “İlmek” in çıkış noktası da İpek Düben (Manuscript 1994) ve Pablo Neruda’nın (“Çoğuz Biz”, çeviren İsmail Aksoy) şiirleri. Bu şiirlerin dizelerinden oluşan bir kolaj.

    Merve Dündar, Biri Bizi Gözetliyor 2

    Merve Dündar, Biri Bizi Gözetliyor 2

    I.Ö.: Art50.net’te de yer alan I and the Me ve Biri Bizi Gözetliyor serilerinin kendi deneyimlerimden de yola çıkarak birbirleriyle çok konuştuklarını düşünüyorum. Hepimizin içindeki paradokslara işaret ediyorsunuz aslında… Sosyal kimliklerimiz var, bir de gerçek kimliklerimiz. Görme, görülme arzumuz, yaratmak istediğimiz imaj, o sosyal kimlikleri oluşturuyor aslında. Bu konu, sosyal medyanın hayatımıza girmesi ve etkisinin son dönemde giderek artmasıyla daha da sert bir hal aldı; insanların sosyal medyadan etkilenerek kendileri sorgulamaları, yeterli hissedebilmek için kendilerine olmayan hayatlar yaratmaları bir çok makaleye konu oldu. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz? Eserlerinizi ortaya çıkarırken bu güncel konular aklınızda var mıydı?

    M.D.: Bu serilerin başlamasına neden olan da bir kelime…. Oxford sözlüğü her sene yılın sözcüğünü seçer. 2013 senesinde ise yılın sözcüğü “Selfie” olarak seçildi. Selfie, görünür olma çabası mı?, görünen kim? bir yandan görünür olunmaya çalışılırken bir yandan gerçek kimlik saklanılıyor mu? gibi soruları sorarken bireysel ben ile sosyal ben arasındaki sınırlar, öteki üzerinden varolma, görme, görülme arzusu gibi konular ilgimi çekmeye başladı, bir çok kitap, makale okudum. Bugün hepimiz her yerde sosyal medyada da, sokakta da gönüllü olarak gözetlenmekteyiz. Razıyız, çünkü görünürlük varolduğumuzu duyumsamamızı sağlıyor. Tabi bu tarz bir izlenme, denetim toplumu oluşturabilmek için de şart, o nedenle de destekleniyor. Bu bağlamda Byung-Chul Han Şeffaflık Toplumu adlı kitabında sosyal medyayı “dijital panoptikonlara” benzetiyor.

    I.Ö.: Ekonomi okumak ile başlayıp sanat ile devam eden bir yaşam öykünüz var. Sanatınızda da karakalemden yağlıboyaya, kolajlardan heykele farklı çalışmalarınız var. Bu bağlamda sanatınız da hayatınız gibi farklı deneyimlemelerden geçerek olgunlaşıyor diyebilir miyiz?

    M.D.: Olgunlaşıyor mu bilmiyorum ama Oruç Aruoba bir şiirinde “Yer görelidir; mutlak olan, yoldur –ya da, yürümek….” diyor. Ben de yolda olmaya inanıyorum, denemeye, yenilenmeye, yürümeye ve oluş halinde olmaya.

    Merve Dündar, Backcover

    Merve Dündar, Backcover

    I.Ö.: Son soru da Kadınlar Günü röportaj serimize özel… Aslında daha önceki röportajlarınızda kendinizi feminist olarak tanımlamayacağınızı; kadın olduğunuz ve benlik, kimlik gibi soruları sanatınızda sorduğunuz için kadın portreleri ortaya çıktığını söylemişsiniz. Diğer yandan da etkilendiğiniz sanatçılar arasında İnci Eviner, Selma Gürbüz, Louis Bourgeouis gibi kadınları, kadın meselelerini konu eden sanatçıları saymışsınız… Cinsiyetler arası (pozitif) ayrım yapmayı sevmeseniz de ülkede yaşanan durumlar ve süregelen dünya düzeni sebebiyle, bir kadının özellikle kimliğini sorgularken kadın konumlamasına, meselelerine kafa yormadan sorgulamasının eksik kalacağını söyleyebilir miyiz?

    M.D.: Yaşananlara, haksızlıklara, bu dünya düzenine duyarsız kalmak, bunları görmemek imkansız. Neriman Polat geçen gün bir söyleşisinde “eril zihin” kavramından bahsetti. Sanıyorum öncelikle kadın erkek hepimizin, tüm cinsiyetlerin, eril zihnin bize dayattırdıklarını fark etmesi gerekiyor. Farkında olmadan kullandığımız “eril zihinin” sözlerinden kurtulmamız gerekiyor. Ayrımcılıkların kalktığı bir dünya düzeni için katedilecek uzun bir yol var ancak imkansız değil.

    Merve Dündar’ın Art50.net’te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.


    8 Mart 2018

    Aslı Kutluay: Dünyaya Gelişimiz Bir Varoluş Öyküsü

    Aslı Kutluay

    Aslı Kutluay

    Bu Mart ayına özel kadın olma halleri, kadın özgürlüğü röportaj serimizin ikinci sanatçısı, yine Art50’nin kadın konularına kafa yoran kadın sanatçılarından ve güzel bir tesadüfle daha önce Cer Modern’de 8 Mart’a özel sergi yapan Aslı Kutluay.

    Aslı Kutluay doğaya, şifalandırmaya ve hayata her zaman pozitif bakmaya inanıyor. Kah resimlerine konu ettiği kadınları sıkıştıkları alanlardan çıkarıp hafifletiyor, kah şehre kök salıp baharatlara dönüşüp diğer insanları şifalandıran aşık kadınları konu ediyor.

    Sevdiği müzikleri, mimariyi, edebiyatı eserlerine ilham kaynağı yapan, eserlerinde kullanan Aslı Kutluay ile hem ilham kaynaklarını hem de bu kez sanat ile bilimi bir araya getireceği yeni projesini konuştuk.

    I.Ö.: Bir serginizde sevdiğiniz parçalardan esinlenmişsiniz, başka bir serginizde enstalasyonlar, mimari detaylar gördük… Sanatta bir çok farklı daldan besleniyorsunuz; hayatta, üretim sürecinizde nelerden ilham alırsınız?

    A.K.: Ben dünyaya gelişimizi bir varoluş öyküsü, ürettiklerimizi de hayatımızdaki değerlerin bir yansıması olarak görüyorum. Sürekli değişim halindeyiz. Her yedi senede bir zaten beden ve boyut değiştiriyoruz. Bu yüzden etkilendiklerim ve ürettiklerim çok çeşitli. Bir kadın olduğum için hemcinslerimin tiplemeleri, yolculuk, bu sırada çizdiğim eskizler, bilim, spor, sanatın tüm dallarından esinleniyorum. Arınma ve fazla tüketim yüzünden dünyamıza ve insanlığa yaptığımız haksızlıklara karşı duruş geliştirmek benim en temel ilham maddelerim…

    Aslı Kutluay, Evde Doğa Sevgisi

    Aslı Kutluay, Evde Doğa Sevgisi

    I.Ö.: Art50 için hazırladığınız seride trafikten, sıkıcı ortamlardan bunalıp kaçan, süzülen bir kadın olarak kendinizi resmediyorsunuz. Erime Noktası serginizde, “Hayaller Yelken Açtı”, “Uçabilsek ya da tomurcuklansak artık…” diyordunuz. Sergilerinizin, işlerinizin hikayelerinin özlerini birbirine benzetmemiz mümkün mü? Bir sakinleşme, doğaya dönme, hafifleme arayışı var diyebilir miyiz?

    A.K.: Evet ben kapitalist tüketim ekonomisinde insanların ürettiklerinin ve sahip oldukları eşyaların kölesi haline geldiklerini gözlemliyorum. Bu çağda bu boyutta dünyaya geldiysem bu durum en çok hassasiyet gösterdiğim hayat dersim olmalı diyor arınma ve hafifleme konusuna dikkat çekmeliyim diye düşünüyorum.

    Aslı Kutluay, Deri Değiştirme

    Aslı Kutluay, Deri Değiştirme

    I.Ö.: Aslında bir önceki sorumda kurguladığım hikayeye yine benzettiğim 88 Çeşit Baharat serginiz var bir de… Ülkemizde ve dünyadaki üzücü olayları geride bırakabilmek için güzel tatlarla şifalandırdığınız, aşkı seven kadınları resmettiğiniz bir sergi olarak tanımlamışsınız sergiyi.

    Tassos Boulmetis’in Bir Tutam Baharat filmi vardır; politika sebebiyle yarım kalan bir aşkı ve hayatın baharatlar gibi farklı tatları, dönemleri olduğunu anlatır; fakat filmin sonu hayal ettiğimiz gibi bitmez… Sizin dünyanızda kadınlar hikayenin sonunda şifalandırabiliyorlar mı? Eserlerinizde kadının yeri nedir?

    A.K.: Benim tüm hayat felsefem optimizm üzerine. Dünya bir arınma ve ruhun tekamül ettiği bir boyut. Hayattaki deneyimlerimizi “eskiz defteri” gibi algılıyorum. Eskizlerimizde arayışlar, iç döküşler, itiraflar, gereksiz çabalar hatta hatalar bile olabilir. Ancak bütünde hep bir iyiye gidiş, adalet, mutlak şifa ve tekamül vardır. Bunu olayların yakınından göremeyiz. Uzaklaşarak ve yükselerek gözlemlememiz gerekir.

    I.Ö.: Bu seneki Dünya Kadınlar Günü için özel bir etkinliğe katılacağınızı duyurmuşsunuz. Son olarak ondan bahsedebilir misiniz?

    Dünya Kadınlar Günü nedeniyle Hollanda Büyükelçiliği’nde Nükleer Fizikçi annem Doç. Dr. Ayten Sinman ve ben, Pınar Ayhan’ın Belgesel Müzikali’nde konuk olarak katılıyoruz. Annem ve babam 1975 yılında 1 sene boyunca Amsterdam’da FOM – Nükleer Fizik Enstitüsü’nde REB yani, “Rölativistk Elektron Beam” projesinde çalıştılar. Nükleer Füzyon atık bırakmayan sürdürülebilir ve temiz bir enerji kaynağı. 2050’lerde petrolün yerine geçecek. Benim öyküm de o zamanlar şekil buluyor, çocukluğumda futuristk laboratuarlarda çok vakit geçirdim böylelikle bilimin tasarım tarafı ve çevreye duyarlılık ilgimi çekmiş olmalı… Bu projeyi ayrıca geliştirmeyi önümüzdeki Mayıs ayında onların labaratuarından toparladığım döküman, elektronik ve mekanik aletlerle kendi atölyemde tasarımcı ve sanatçı yorumuyla bir sergi yapmayı da düşünüyorum.

    Aslı Kutluay

    Aslı Kutluay

    Hollanda ile uluslararası ilişkilerimiz pek parlak değilken yaratıcı ve barışçı bir diyalog için biz sanatçılara, düşünürlere, yazarlara ve bilim insanlarına çok görev düşüyor.

    Aslı Kutluay’ın Art50.net’te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.


    1 Mart 2018

    Özlem Paker (OZ): Böyle geldik, böyle var olacağız

    Özlem Paker

    Özlem Paker

    Bazı sanatçılar vardır, tek bir işinden dünyaya vermek istediği mesajı algılayabilirsiniz. Kadınlık, kadın olmak, kadın hakları konularına çok ilgi duyan ben, Özlem Paker Oz’un tek bir işini gördüğümde daha fazlasını görmek istediğimi, diğer işlerini seveceğimi hemen anlamıştım. Adeta kadınlar arasında bir telepati, özel bir anlayış belki de diye düşünmüştüm…

    “Vücut, bellek, ruh sahibine aittir”, “Sizin etiketlerinize ihtiyacımız yok”, “Bırakın olduğumuz gibi varolalım” diyor Özlem Paker. Kadınlık enerjisi, kadın bedeninin doğallığı, doğurganlık ve varoluş konularına kafa yoruyor; bu konuları farklı teknikler kullanarak sanatına yansıtıyor. Los Angeles’da yaşayan sanatçı ile eserlerindeki kadın teması ve sanat üretimi üzerine kısa bir sohbet gerçekleştirdik.

    I.Ö.: 2012 yılındaki ‘Huşu İçinde’ serginizde diğerleri tarafından sahiplenilmeyi, yönetilmeyi, etiketlenmeyi reddediyor ve üzerinden politika yapılmasına karşı duruyorsunuz ve “Biz apaçık buradayız, en iyisi siz gidip gözlerinizi eğitin” demişsiniz. Bu söylemi seçmenizin nedeni nedir?

    Ö.P.: Kadın bedeniyle, zihniyle, yapısıyla doğanın bir parçası. Varoluşu gereği dominant erkek cinsinden farklılıklar gösteriyor. Empatik, çok yönlü, algısı yüksek, şiddet yönü zayıf ve duyarlı olması nedeniyle de dominant cins tarafından anaerkil toplumlardan bu yana eziliyor, iteleniyor ve sömürülüyor. Üstelik bizimki gibi muhafazakar toplumlarda, annelik rolünüz dışında saygı da görmüyorsunuz. Artık süregelen anlayış biçimlerini değiştirmek için ciddi devrimlere ihtiyaç var. Benim üretimlerimde tercih ettiğim yol ise birilerine başkaldırmak ve yerimde tepinmek yerine, kendime dönmek ve huşu içinde varoluş biçimlerimizi ortaya koymak. Kadın bedeni, saçı, bacağı, cinsel organı, salınarak yürümesi, dans etmesi, istediği mesleği seçmesi, doğurmayı seçmesi veya reddetmesi, kendini dilediği biçimde ifade etmesi vs. tamamen doğaya özgüdür; “böyle geldik, böyle var olacağız” diyorum.

    I.Ö.: Soyut işleriniz dışındaki yapıtlarınız genellikle kadınlık meselesini irdeliyor. Şu ana baktığımızda aslında konjonktürel olarak daha fazla söylenmesi gereken bir yere geldik diyebiliriz… Kadın hakları konusunda üretimleriniz devam edecek mi?

    Ö.P.: Kadınlık sorunları şu an daha da yükselmiş değil. Aksine geçmişe göre daha hızlı yol katediyoruz. Dünyanın her yerinde kadınlar bilinçlenmeye ve güçlerini ellerine almaya doğru daha sık adım atabiliyorlar. Bunu farkeden dominant erkek grubu ise, geleceğin (kendi güç dengeleri için) hiç de parlak olmadığını gördüklerinden, daha fazla baskılamaya, hatta bazı yerlerde aşırı yöntemlere başvuruyorlar. Güç dengelerinin bozulması uç noktalarda tepki göstermelerine ve şiddet uygulamaya kadar gidiyor. Oysa ki kadın cinsi böyle işlemiyor; ne kadar darbe alırsa alsın yükselmeye ve daha güçlü olmaya müktedir. Çünkü yapımızda doğurmak, büyütmek, şevkat vermek, şifa vermek ve paylaşmak var. Bunları kadın dayanışmasıyla birlikte güce çevirdiğimizde başarılı olacağımıza inanıyorum. Tabii bu uzun soluklu bir mücadele yolu ve stratejik davranmayı gerektiriyor. Dediğim gibi anaerkil toplumlar sonrasında bir kırılma noktası meydana geliyor ve güçsüz atfedilen ama aslında gücünün göstergesi olan özellikleri ile kadın her dönemde ezilen kitleler arasında yer alıyor. Ben kendimi bildim bileli bunların farkında oldum, kafa yordum ve yaşamımı ona göre biçimlendirdim. Sanat akademisine girdiğimden beri de öncelikle temam bu oldu. Evet, üretimlerim devam ediyor, çünkü kadın olarak kadın olma durumunu dile getirmeyi çok doğal buluyorum ve sorumluluk sayıyorum.

    Özlem Paker, Bitmeyen Yolculuk 12

    Özlem Paker, Bitmeyen Yolculuk 12

    I.Ö: Etkilendiğiniz kadın sanatçılar, yazarlar kimlerdir? İşlerinizi, ortaya koymak istediklerinizi anlamak için kimleri okumalı, izlemeliyiz?

    Ö.P.: Virginia Wolf, Maya Angelou, Rosa Luxemburg, Barbara Kruger, Martha Rosler ve birçok diğeri. Feminist düşünür, yazar ve aktivistleri takip etmek önemli, hepsinden öğrenilecek çok şey var.

    I.Ö: Multidisipliner bir sanatçısınız videodan fotoğrafa, mimari etkileşimlere, kolajlara farklı yaklaşımlar, teknikler deneyimliyorsunuz sanatınızda. Özel olarak belli bir medyuma bağlı kalmama sebebiniz var mı? Bu dönem nasıl çalışmalar yapıyorsunuz?

    Ö.P: Sanatın farklı alanlarıyla içiçe büyüdüm; danstan vokale, tiyatrodan performansa, görsel sanatlardan iç mimariye farklı oranlarda ilgilendim ve eğitimlerini aldım. Sonunda multimedya doğdu da, hepsini birleştirme imkanı buldum. Her yeni proje benim için kendimi baştan keşfetme ve yaratma yolculuğu ve her yeni yolculukla çoğaldığımı hissediyorum. Kısacası disiplinlerarası çalışmak, yapıtlara da zenginlik katıyor. Şu ara son serim olan Perpetual Voyage / Bitmeyen Yolculuk’un devamı olan bir kaç yapıt üzerinde çalışıyorum. Yine bu seride de kadının yaşam mücadelesi üzerine kafa yoruyorum ve yaşamın her koşulda büyük bir mücadele olduğunu vurguluyorum.

    Özlem Paker, Body Expressions Serisi - Double Hımmm 01

    Özlem Paker, Body Expressions Serisi – Double Hımmm 01

    I.Ö.: Özellikle “Double Hımmm” eserinizi ilk gördüğümde hemen benimsedim. Kendi kendime vermek istediğiniz mesajı bir kadın olarak hemen aldığımı, hatta kendi yaşanmışlıklarımla kişiselleştirdiğimi bile düşündüm. Eserlerinizi koleksiyonuna katmak isteyen kadınlara bir mesajınız var mı?

    Ö.P.: ‘Sanat terapidir’ diye bir söylemim var. Bir eseri seçerken de bilinçaltında bize bunu sağlayacağını hissettiğimiz işlere yakınlık duyuyoruz. Aynı zamanda sanatçının ruh ve düşünce yapısıyla da bir bağ kurmak, adeta onun gözüyle görmek, onun ruhuyla hissetmek istiyoruz dünyayı. Ben bunu işin içine espri katarak daha kolay hallettiğimi gördüm; ince espri, yalınlık ve düşündürücülük birleştiğinde seyirciye çok daha kolay ulaşabiliyorsunuz ve daha samimi bir bağ kurabiliyorsunuz. Hımmm, Aaaah, O-oooh adlı işlerim ‘Bodial Expressions’ serisinin parçaları. Yüz ifadesini beden diliyle birleştirdiğim, ifadesel isimler verdiğim ve bedenimizle barışık olmamız gerektiğini vurguladığım minimal ama güçlü eserler. Double Hımmm ise her tür ilişkideki dinginliğin önemini vurguluyor. Bu dinginlik hissi de her seyirciye oldukça iyileştirici geliyor.

    Özlem Paker’in Art50.net’te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.