• emel erden

    İçimizdeki Tohumları Yeşerten Emel Erden

    Röportaj: Irmak Özer | Fotoğraf: Şevket Kızıldağ

    Çok basit soruları cevaplamak en zorudur. Ben kimim? Ne istiyorum? Günlük hayatımızın koşturmacasında bu soruları sormayız; kendimizi, yaşadığımız hayatı isteyip istemediğimizi sorgulamaktan, yeni deneyimlerden kaçınırız, üşenmeyi kendimize bahane sayarız. Emel Erden, bu soruları sormaktan ve çevresine sordurtmaktan korkmayan, ilham verici bir insan. Anda olmaya, kişinin kendini bir bütün hissetmesi için hayatın sunduklarını fark etmesine ve deneyimlemesine inanan güçlü bir kadın.

    >>>

  • Ferhat Salman

    Ruhunu Resimle Dile Getiren Sanatçı: Ferhat Salman

    Röportaj: Irmak Özer

    Mardin Bienali’ni gezmek için şehre ayak bastığım ilk gün, hemen bienali gezmeye başlamayayım, önce kafamda bir plan yapayım diye sakin sakin düşünerek yolda yürüyordum. Cadde üzerinde bir bienal afişi görüp içeriye kafamı uzatmam ve tükenmez kalemle bir defterden koparılmış bir kağıt üzerine yazılmış “Ferhat Salman Atölyesi” yazısını girip atölyenin merdivenlerinden paldır küldür aşağı inmem bir oldu.

    Bienalin en merak ettiğim sanatçılarından Ferhat Salman’ın atölyesine büyük şehir tozu yutmuş gürültülü ve meraklı halimle böyle daldım. İçeride kendisine eşlik eden, Mardin’de kaldığım 3 gün içinde atölyeye gidip geldikçe yüzleri değişen ama yardımseverlikleri (Ferhat burada mı? Ne zaman gelecek? Ben yarın mı gelsem? Sizin de mi telefonunuzu alsam?) değişmeyen arkadaşları arasında sessizce oturan biri…

    Ferhat’la sonunda röportaj yapabildiğimde anladım ki, kendisi sessiz duruyor ama diğer yandan da çok az kişinin yapabileceği bir beceri ve istekle kendi yolunu kendi çizmiş, özel bir insan. Çok konuşmamış, hala da çok konuşkan değil ama almış kağıdı boyayı eline ve anlatmaya başlamış. Ben de o anlattıkça, daha çok sordum, Ferhat’ın dinledikçe ilham veren hikayesini, anlatmak istediklerinin kısacık bir bölümünü yazıya döktüm…

    >>>

  • bang_2018

    bang. Art Innovation Prix 2018 Sanatçıları Çalışmalarını Anlattı

    bang. Art Innovation Prix 2018

    ArtBizTech tarafından bu yıl ikincisi düzenlenen bang. Art Innovation Prix’nin, 2018 yılı ana sergisi 42 Maslak Art!SPACE Gallery’de “Dijital aura” temasıyla izleyiciyle buluştu. Sergide bulunan çalışmalar, yapay zeka ve insan ilişkisi, ütopik kent tipolojileri, biyomimetik yapılar gibi farklı kurgular kullanarak, günümüzün yeni estetik yargıları ve yeni kavramlarını teknoloji üzerinden sorguluyor. 

    bang. Art

    Art Innovation Prix 2018

    bang. Art Innovation Prix 2018 sergisi ile ilgili detaylara buradan ulaşabilirsiniz.

    Serginin küratörü Esra Özkan ile bu yıl bang. Art Innovation Prix’de sergilenen eserlerden bazılarını sanatçılarının anlatımıyla yakından tanıma fırsatı yakaladık.

    İlayda Yeşilova – Iso-line & Damla Yücebaş – Fluctuation

    Esra Özkan: İlayda senin projen sosyal hayatımızda kendimizi izole etmemizi ele alan, Damla senin projen ise daha çok insanın belirsizlik ilişkisine odaklanarak bir ışık yerleştirmesini sunuyor.

    bang. Art Innovation Prix 2018 için başvurduğunuzda projeleriniz geliştirmeye açıktı ve siz de projelerinizi geliştirmeye karar verdiniz. Öncelikle şunu soracağım sanat pratiklerine sahip kişiler olarak teknolojiyi kullanarak geliştirmeye çalıştığınız projenizi ve deneyimlerinizi aktarabilir misiniz?

    İlayda Yeşilova: Iso-line, insanların toplumda şahit olduğu ya da birebir yaşadığı bir eylemi ele alan bir sosyal izolasyon. Günümüzde bulunduğu toplumda bu durumu deneyimlemiş birçok insan var. Mental olarak yorgunluk yaşadığımızda çevremizde benliğimiz hariç başkasının varlığını istememe gibi bir duygu oluşuyor. Bu duygu bizi topluma karşı soyutluyor ve onlardan kendimizi izole etmiş oluyoruz. Aslında bireyin kendini toplumdan izole etmiş olması, kendini diğer insanlardan mahrum bırakması anlamına geliyor. Böylece bazı kişiler yalnızlığı seçip toplumdan izole olurken, diğerleri ise zorunluluktan izole oluyor.

    Bu iki bakış açısını soyut olarak göstermeye çalışırken insanın yaşadığı bu durumu, ziyaretçiler ile eser arasında bir etkileşimde bulunması ile sağlamak istedim. Böylece ziyaretçiler eseri kendileri ile içselleştiriyor.

    ilayda yesılova

    İlayda Yeşilova – Iso-line / Arduino, Sensor, Interaktif Deneyim, 2018

    Eser ve ziyaretçi arasında bir etkileşim var dediğimiz anda, aklımıza artık içinde bulunduğumuz çağın bize sağladığı teknoloji geliyor.

    Eser ve ziyaretçi arasındaki bu etkileşimi mesafe ölçen sensör ile sağladım. Yani ziyaretçi esere yakınlaştığında, eser ile arasında bir etkileşim başlayacaktı. Mentor toplantısında bir sonraki adımın daha gelişmiş bir yöntem olan Kinect olduğunu ilettiler. Benim kullandığım sensör teknolojisi daha çok ulaşılabilir, kendi kendime araştırdığımda kullanabildiğim bir teknolojiydi fakat ortaya çıkan sonuç için fazla yüzeysel kalıyordu. Kinect daha önce hiç kullanmadığım ve araştırdığımda bana komplike gelen bir cihaz oldu. Çevremde bu teknoloji daha önce kullanan, bana destek olabilecek çok insan yoktu. Kinect ile biraz çalıştım ama istediğim sonuca gelemediğim için ilk kullandığım teknolojiye geri döndüm.

    Belki de benim gibi teknoloji ve sanatı birlikte yeni kullanmaya başlayanların yaşadığı problemlerden birisi de yaptığımız sanatı teknolojik açıdan geliştirebilecek birilerinin eksikliği.

    Sanatçı ve geliştiricilerin birbiriyle iç içe olup fikir aşamasından final sürecine kadar uygulamayı yapması çok önemli. Aslında, her iki tarafta sanat ve teknoloji ile ilgili bir iş ortaya çıkarıyorsa geliştirici sanatçının fikrine, sanatçı ise geliştiricinin bilgisine ihtiyaç duyuyor. Çünkü günümüz için sanat ve teknolojinin bağlantısı artık yadsınamaz bir gerçek.

    Damla Yücebaş: bang. Art Innovation Prix başvurusu sonrası düzenlenen ilk mentorluk toplantısının ardından teknolojik olanakları göz önünde bulundurarak projeyi fikir ve yöntem olarak geliştirmek istedim. İzleyicinin el hareketleri aracılığıyla eserle etkileşime girdiği, eserde ortaya konulan görsel ilüzyonu eliyle yönlendirerek süreç üzerinde kontrol sağlayabildiği bir deneyim ortamı yaratmak üzerine çalışmaya devam ettim.

    Damla Yücebaş Fluctuation Işık enstalasyonu 2018

    Damla Yücebaş, Fluctuation, Işık enstalasyonu, 2018

    El hareketi takibi için kızılötesi kamera ile derinlik ölçebilen Kinect kullandım. Elin konumu ise Processing’de kodlamayla yaratılan bir düzlem üzerinde, düzlemi eğip büken bir etki noktası olarak ele alındı. Proje geliştirilmiş haliyle ortaya çıkmasına rağmen, süre yetersizliğinden dolayı sergilenme aşamasına gelemedi. Fluctuation’ı bang.Art Innovation Prix 2018’de sergilerken bir yandan da Kinect ile olan versiyonunu tamamlamak için çalışıyorum.

    Ozan Atalan – Hala Oyunu Anlamaya Çalışıyorum

    Esra Özkan: Ben hala oyunu anlamaya çalışıyorum projesinde html kodlarından yola çıkarak bir yerleştirmen yer alıyor. Hangi verilerden yola çıkarak projeni gerçekleştirdin?

    Ozan Atalan: Projem; HTML kodları ile kaplı taşlar, göstergeleri dallarla değiştirilmiş saat mekanizmaları ve projeksiyonla yansıyan hareketli bir imajdan oluşuyor. Çalışmalarımın geneline hakim olan insan-doğa ayrımını görmezden gelme çabam, bu projede biraz daha dramatik ögelerle kendini gösteriyor.

    Fotoğraflarını çekip dijital representasyonlarını sosyal medyaya yüklediğim taşlar, daha sonra yine bu imajların HTML kodlarıyla kaplanmış durumda olarak, saat mekanizmaları ile birlikte bir yeryüzü şeklini andıracak şekilde zeminde yer alıyor. HTML kod, imajın o anki sanal varlığına işaret ediyor ve bu kodlarla kaplı taşların formlarından taş olduklarını anlasak da yüzeylerini göremiyoruz. Dijitalleşme ve sanallaşmanın yaptığı da aslında bundan farklı değil. Bir başka deyişle, fiziksel olarak deneyimleyemediğimiz şeyleri sanal ortamda dijital imajlar yoluyla görebilmek bir avantajken, fiziksel deneyimin ötelenmesiyle gerçeklik hissini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum.

    Ozan Atalan Hala Oyunu Anlamaya Çalışıyorum Video Projeksiyon, Taş, Ağaç, Kağıt Üzerine Dijital Baskı, Saat Mekanizması 2018

    Ozan Atalan – Hala Oyunu Anlamaya Çalışıyorum/ Video Projeksiyon, Taş, Ağaç, Kağıt Üzerine Dijital Baskı, Saat Mekanizması, 2018

    Benzer bir kodlanma hali zamanı algılayışımızda da var. İnsanın varlığından bağımsız ve analog olarak ilerleyen zamanı, kültürel kodlarımızla dijitalleştiriyor; birimlere bölüyoruz. Bu yüzden saat mekanizmalarının kavramsal hafızamızdaki zaman birimlerinden ziyade, evrensel bir dille zamanın akışına işaret etmelerini istedim. Taş-kod ve saat mekanizması-dal ikililerinde görüldüğü üzere, kültürel ve doğal unsurların bir araya gelerek tek bir organik form oluşturması ve böylece kültür-doğa dualitesini reddetmesi söz konusu. Enstalasyonun karanlık bir ortamda oluşu ve birleşmeye çalıştıkça dağılan bir çocuk portresinin yer aldığı video ise bana göre yerleştirmenin dramatik öğeleri. Taşlara ve dallara çarpan projeksiyon ışığı, bu objeleri görülür kılarken gölgelerini ekrana yansıtarak Mağara Alegorisi`ne göndermede bulunuyor.

    İdil Kem – UBIQUITOUS

    Esra Özkan: Fransa’dan aramıza katıldın, projen ise biomimikri üzerinden yola çıkarak 3D baskıyı, VR deneyimini içeriyor ve bu yolla kenti birçok farklı şekilde izleyici ile buluşturuyorsun. Farklı ifade şekilleri ele alan Ubiquitous projesinden bahseder misin?

    İdil Kem: Doğadan esinlenme fikri mimarlık eğitimim boyunca büyük bir rol oynadı ve Milano Design Week’te
    ”Biomimicry Talks”ta konuşmacı olmamı sağladı. Biomimikri, sorunlarımızın cevabını doğada arar; doğayı ve organizmaları inceleyerek inovatif bir tasarım için doğanın fonksiyon, form ve paternlerini imite edebileceğimiz stratejileri baz alır. Ubiquitous projesinde sorduğum soru, doğada bulunan bir organizmanın (yosun, deniz kabuğu vb.) sahip olduğu altın oranı, düzeni ve estetiği farklı bir ölçeğe taşıyarak, nasıl yeni bir kentleşme / yaşam alanı formu ortaya çıkarabileceğimizdi.

    İdil Kem UBIQUITOUS Fotoğraf, lasercut, 3D Baskı, VR 2018

    İdil Kem – UBIQUITOUS / Fotoğraf, lasercut, 3D Baskı, VR, 2018

    Liken (yosun) formundan yola çıkarak bu formu bir kent / yaşam alanına dönüştürdüm. Liken formunun içinde barındırdığı geometrinin kent ölçeğinde tekrarı, araştırma ve formun gelişim süreci de bang. Art Innovation Prix sergisinde yer alıyor. İzleyici bu kenti / yaşam alanını 3D baskıyla inceleme fırsatı bulurken VR deneyimi ile bu yaşam alanını içeriden gözlemleyebiliyor.

    Hale Arslan – İnsan Neden Saldırganlık Gösterir?

    Esra Özkan: “İnsan Neden Saldırganlık gösterir?” projesi izleyiciye şiddet üzerinden interaktif bir deneyim sunuyor ve projen için üç mentorumuzla birlikte çalıştın. “İnsan neden saldırganlık gösterir?” projesinden ve mentorluk sürecinden bahseder misin?

    Hale Arslan: “İnsan Neden Saldırganlık Gösterir?” projesi aslında benim çok uzun süredir gerçekleştirmek istediğim bir projeydi. Şiddetin izini arama sürecine üniversite yıllarında başlamıştım. bang. Art Innovation Prix 2018’de sergilenen proje de bu sürecin bir parçası aslında. Şiddetin yaratmış olduğu tahribatı farklı yollar ile izleyiciye sunuyorum ve deneyimlemesini, bir şekilde kendisini de sorgulamasını amaçlıyorum aslında.
    bang. Art Innovatıon Prix’e başvururken bilinçli başvurdum diyebilirim. Mentor desteğinden de haberim vardı ve projemi gerçekleştirmek için bana bir yol olabileceğini düşündüm. Yarışmanın projem için artılarının olduğunun bilincindeydim. Ki tahmin ettiğim gibi de oldu.

    Hale Arslan - İnsan Neden Saldırganlık Gösterir? / 2 Kanallı Video, Interaktif Deneyim, 2018

    Hale Arslan – İnsan Neden Saldırganlık Gösterir? / 2 Kanallı Video, Interaktif Deneyim, 2018

    Yarışmaya sadece fikir ile başvurmuştum, bitmiş ya da ilerlemiş bir proje değildi. Teknik kısımda oldukça eksiğim vardı. Bu yüzden biraz da stresli bir süreçti. Projeyi hayata geçirmem de mentorlarımızın çok katkısı oldu. Projenin ilk adımlarını Ziya Hocamız (Ziya Bahtiyar) ile attık diyebilirim. Daha sonrasında hayata geçirirken kod yazılımı süresince Süleyman Yılmaz’dan ve eş zamanlı olarak ses konusunda da Mehmet Ünal’dan destek aldım.
    En büyük korkularımdan birisi yapmak istediğim projenin anlaşılmamasıydı. Ama şanslıyım ki çalıştığım mentorlar ile çok güzel bir fikir birliğimiz oldu. İzleyicilerden aldığım yorumlardan yola çıkarak da ortaya iyi bir iş çıktığını düşünüyorum.

    Hamza Kırbaş – The Medium is the Message

    Esra Özkan: Genel olarak üretimlerinde “Gestuno” alfabesini kullanıyorsun ve bang. Art Innovation Prix 2018 için oluşturmuş olduğun projende de neon ile oluşturduğun bir yazı var. Projenin kavramsal çerçevesini paylaşabilir misin?

    Hamza Kırbaş: Öncelikle Jean Baudrillard simülasyon kuramını ortaya atarken aslında söylemek istediği bir cümleye yer vermek istiyorum. Baudrillard simülasyon kuramında; her şeyin görüntülerden ibaret olup, yaşamın cansızlığına işaret ederken, aslında ne kadar duyarsız bir topluma dönüştüğümüzü de ortaya koymaktadır. Ben de bu anlamda çalışmalarımda teknolojinin bize sunduğu yeni iletişim araçlarını kullanarak izleyicinin algıları arasında değişimler yaratmayı hedefledim. Genel çerçevede ise gürültü temasına tepki olarak sessizlik teması üzerine yoğunlaştım.

    Hamza Kırbaş - The Medium is the Message, Neon, 2018

    Hamza Kırbaş – The Medium is the Message, Neon, 2018

    Bu anlamda “The Medium is the Message” projesini uluslararası tek işaret dili olan ‘Gestuno’ alfabesi ile bir slogan olarak izleyiciye sundum ve izleyiciye bunu sunarken Kanadalı iletişim kuramcısı McLuhan’nın ‘Araç mesajdır’ kavramını teknolojinin olanaklarıyla yeniden üreterek izleyicinin algısına sundum. McLuhan “Araç mesajdır” ifadesiyle şöyle der; Bir medya (araç) bizim algımızı şekillendirir ve yeniden şekillendirir. McLuhan’a göre, aracın gerçek içeriği kendisi araç ise insanın uzantısıdır ve bu uzantı, akla gelen her şeyi kapsar. McLuhan; Dünyada gelişen teknolojiyle birlikte özellikle iletişim araçlarının ilettiği mesajlardan daha çok insanlara bir çeşit mesaj verdiğini ve bu yüzden toplumun değiştiğini anlatır. İçerik yerine biçime eğilmemiz gerektiğini söyler. Bu noktada içerik daima belli bir şekilde vardır ve bu biçimin dinamiği tarafından bir dereceye kadar yöneltilir. Eğer araç bilinmezse mesaj da bilinmez. Bu anlamda, araç ortak iletidir. “The Medium is the Message” projesinde, mesajın içeriğini işaret dili oluşturmakta ve mesajın kanalını da (araç) neon ile izleyiciye sunuyorum. Mesajın içeriğini izleyicinin algısına sunarak dil ile yapılan iletişim modelini görsel bir iletişim modeline dönüştürmeyi hedefledim.

    Ersin Öztürk – Yaşam Üçgeni

    Esra Özkan: Yaşam üçgeni projesi elektromekanik bir sistemi içermekle birlikte senin yapmış olduğun bir ses tasarımını da içeriyor. Bir mühendis olarak projenin sistemi ve projendeki sanatsal ifadenin içeriğinden bahseder misin?

    Ersin Öztürk: 3 yerleştirme konsepti üzerinde şekillenen bu alanın altyapısında onlarca metre pnömatik hortum, kablolar, kompresör, kimyasallar, sinyal işleyiciler, mikroişlemci kartları gibi çeşitli elektronik donanımlardan oluşan kompleks bir yapı olsa da; katılımcılar için minimal bir ortam oluşturmayı hedefledim. Üçgenin benim için sembolize ettiği kavramlardan biri de denge. 3 hoparlörden dinletilen müzik ve üç enstalasyon öğesinin dengeli yapısı, katılımcılara içinde vakit geçirip kendi yaşamsal sorgulamalarında daha derine inebilecekleri bir ortam sunuyor. Müzik; bir kök nota ardından devam eden majör 4 ve majör 5 aralıkları üzerinde şekillenen bir melodi ile açılıyor. Bu aralıkların harmonide “mükemmel aralıklar (perfect intervals)” olarak adlandırıldığını belirtmekte fayda var. Bu esnada 11 yarım ton alttan gelen bas notanın kararlı bekleyişinin ardından ana melodinin de bu tona evrilmesi, Prometheus’a doğrudan bir göndermedir.

    Ersin Öztürk - Yaşam Üçgeni, 2018 / Elektromekanik sistem, ses tasarımı

    Ersin Öztürk – Yaşam Üçgeni / Elektromekanik sistem, ses tasarımı, 2018

    Prometheus kavramı söz konusu olduğunda, konu kaçınılmaz olarak yaşamın başlangıcına bağlanıyor. İşte burada, topraktan yeni filizlenmiş bir bitkinin “başlangıcı”, geçmişin bir sembolü olarak alanda yer alıyor. Başlangıçtaki 3 nota daha ritmik bir doku içerisinde devam ediyor. Şimdiki zamanı temsil eden gerçek bir kalp, müzik ile aynı tempoda atarak hayatın ritmine bir atıfta bulunuyor. Çalışmanın odak noktasındaki kalp, herkes için farklı bir çıkarım öğesi olarak kabul edilebilir. Açıkçası; her baktığımda ben de farklı şeyler hissediyorum. Sanıyorum bu da düşüncelerimizin dinamizminin bir güzelliği.

    Ersin Öztürk - Yaşam Üçgeni / Elektromekanik sistem, ses tasarımı, 2018

    Ersin Öztürk – Yaşam Üçgeni / Elektromekanik sistem, ses tasarımı, 2018

    Müzik pek de optimist tınlamayan sert çello motifleriyle devam eder. Geleceği sembolize eden (en azından benim bakış açımla) siyah kumlar üzerinde bir istiridye; Dünya ve gelecek konusunda Slavoj Zizek’in pesimizmine olan yakınlığımın bir çıktısı olsa gerek. Bir söyleşide “I think it’s good if the world ends” diyerek bu bakış açısını ifade ediyor ünlü düşünür. Fakat bu alan, bir görüş ortaya koymaktansa katılımcıların kendi sorgulamasından verimli çıktılar üretebilmesi adına mümkün olduğunca sade ve nötr bir yapıda kurgulandı. Böylece herkes sunulan malzemeyi kendi düşünsel araçlarıyla işleyip kişisel çıkarımlarını elde edebilir.

  • womansday

    Kadınlar Günü Özel

    Röportajlar: Irmak Özer

    Tarihler farklı kaynaklarda 1-2 yıl oynasa da 1908-1910 civarı New York’ta bir ayaklanma ile ortaya çıkan Ulusal Kadınlar Günü, 1910’da Danimarkalı kadın hakları savunucusu Clara Zetkin’in önerisi ile 8 Mart Dünya Kadınlar Günü olarak anılmaya başlıyor. 1917’de Sovyet Rusya’da kadınlara oy hakkı verilmesi ile 8 Mart ulusal tatil günü ilan ediliyor ve en sonunda 1975’te Birleşmiş Milletler tarafından 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak kabul edilmesiyle kadınların tarih boyunca haklarını korumak için düzenledikleri grevler, yürüyüşler, oy hakkı mücadelelerini sembolize eden bu önemli gün, sadece sosyalist ve komünist ülkelerin kutladığı bir gün olmaktan çıkıp tüm dünyada kutlanan bir gün haline geliyor.

    Kadınların işçi haklarının, seçme ve seçilme haklarının savunulduğu bir gün olarak dünya gündemine giren 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, bugün kadınların evrensel insan haklarını tüm Mart ayı boyunca bizlere hatırlatan, kadınlar önderliğinde kadın-erkek bir araya gelip kadınların ülkelerdeki ekonomik, sosyal durumlarını her yıl tekrar ortaya koyan bir dönem olarak karşımıza çıkıyor.

    Kapak Görseli: International Women’s Day marchers in 1977. (Credit: Fairfax Media/Fairfax Media via Getty Images)

     

    Art50.net olarak biz de bu Mart ayında kadın olma hallerini, kadın özgürlüğünü konu eden 4 kadın sanatçımız ile bir röportaj serisi gerçekleştirdik. Mart ayının sonuna kadar her hafta başka bir sanatçımızın röportajı bu sayfaya dahil olacak. Keyifli okumalar dileriz.


    22 Mart 2018

    Ece Gauer: Hakikatse Aranan, Bunu Bilenlerden Beslenmek Gerek

    Ece Gauer

    Ece Gauer

    Bazı inanışlarda genç ruhlar ve yaşlı (bilge ruhlar) vardır. Genç ruhlar, dünyayı keşfetmeye çalışırlar; oradan oraya koşarlar, sabırsızdırlar, denerler yanılırlar, bazen duvarlara çarparlar. Onlara sorduğunuz soruların cevaplarını hızlı alırsınız; çok düşünmezler çoğu zaman. Hayat onlara zamanla daha uzun düşünmeyi öğretir.

    Ece Gauer’i kişisel olarak tanımıyorum; bir tek bu röportaj var elimde, bir de bildiğim genç yaşı. İşleri, verdiği cevaplar, bana Ece Gauer’in dünyaya tekrar gelmiş, dolayısıyla yaşlı-bilge ruhlardan olduğunu düşündürttü. Aslında fotoğrafçılıktan moda tasarımına, sinemadan bugün karşımıza çıktığı figüratif işlerine kadar farklı dallarda gezmiş Gauer; farklı ülkelerde eğitim almış, farklı kültürlerden beslenip onlarla yaşamış. Evet genç yaşında çok farklı şeyler denemiş, fikir değiştirmiş ama bu değişimleri içindeki o derinlikle yapmış hissiyatı verdi bana. Hayatı ve sanatı birleştirmesi, resimlerini “kalple” yapması, iç dünyasını farklı kültürlerin öğelerini birleştirerek bize yansıtması…

    Genç sanatçı ile röportajımızı okuyup, bir de siz karar verin ve bu başarılı sanatçının Türkiye ve yurtdışındaki projelerini yakından takip edin!

    I.Ö.: Türkiye’de doğdunuz ve sanat hayatınıza Almanya’da devam ediyorsunuz. Bahsettiğimiz gibi, sanatınız iki tarafında izlerini taşıyor. Biraz sanatınıza yansıttığınız hissiyatı anlamak adına soruyorum; bu etkiye arafta kalmanın sanata yansıması mı demeliyiz, yoksa bir dünya insanının kültürleri birleştirmesi mi?

    E.G.: Arafta kalmak diye düşündüğüm zamanlar oldu fakat şu an ki bakış açımla bunu diyemem. Her şeyin bir bütün olduğuna inanıyorum ve birbiriyle ilişkide olduğuna. Dolayısıyla ben artık hepsiyim ne arada ne de bir yerde. Sadece bir yolda, keşfetmeye ve ilerlemeye odaklı. Sadece belli coğrafyalarda da değil, yeri geliyor İtalya’da bir kafedeki yer karoları dikkatimi çekiyor ya da Nepal’de bir Manastırdaki motifler… semboller… Bunu tetikleyen nedir diye soracak olursanız; okuduklarım, yaşadıklarım, gördüklerim.

    Elbette resim sanatının olmazsa olmaz kuralları, batı eğitiminden geliyorsa onları da göz ardı etmeden; doğu sembolleriyle, motifleriyle, edebiyattan ögelerle kendimce bir anlatım biçimi kurmaya gayret ettim.

    Ece Gauer - Toprak Ol, Renk Renk Çiçekler Bitiresin

    Ece Gauer – Toprak Ol, Renk Renk Çiçekler Bitiresin

    I.Ö: Resimlerinizde doğu etkisinin figüratif batı sanatına yansıtılışını görüyoruz. Figürlerinizin yanılmıyorsam neredeyse hepsi kadın. Bu kültür kesişimin ortasına kadınları oturtmanızın özel bir sebebi var mı?

    E.G.: Dürüst olmak diyebiliriz. En iyi bildiğim şeyi yapma gayretindeyim. Kendimi aramak, kendi yolculuğumda keşfetmek ve bunu paylaşırken de kendime tekrar hatırlatmak. Resim bu yolculuktaki araç, cümle içindeki kelime benim için. Çağlar boyunca kadının estetik olarak yeri sanatta yadsınamaz, hatta çoğunlukla erkek hegamonyasındaki sanat piyasısında, kadın hep nesne olarak ele alınmış ve sanatta estetik bir değer olarak yansıtılmış. Ülkemizde bu durum biraz daha farklı; 1883 yılında Sanayi-i Nefise kız öğrenci kabul etmiyordu. Maalesef erkek öğrenciler de rağbet etmiyordu çünkü Osmanlı’da sanat henüz tam anlamıyla benimsenmemişti. 1914 Mihri Hanım önderliğinde, sanat alanında da erkeklerle aynı hakları kazanmanın savaşını veren kadınlar için İnas Sanayi-i mektebi açılmıştır ki bu da Türk sanat eğitimi tarihinde, sanata gönül vermiş çok değerli kadın sanatçıların yetişmesinde önemli rol oynamıştır.

    Aslında herşey bir bütün; farklı kültürler, mesafeler diller bile yeri geliyor bir ortamda eriyip bir olabiliyor ve bambaşka bir söylemle karşımıza çıkıyor. Sanat bunun yapılmasına imkan tanıyan en evrensel dil.

    Dualiteden ibaret bir 3. boyut algısında yaşadığımızı varsayarsak, bunu malzeme olarak alıp 2 boyutta harmanlayarak, yüzeye aksettiriyorum. Bu gerek renklerin zıtlıklarıyla, büyük-küçük motiflerle, ön-arka ilişkisiyle, görünen ve görünmeyen olarak da karşımıza çıkıyor. Doğu-batı da bu ilişkinin bir parçası. Tüm motifler her kültürden izler taşıyor. Semboller de motifler de çok önemli, onlar bir dil.

    Kadının sanattaki yerini en sonunda bağlamam gerekirse şayet, kadın yaratanın sıfatını giyinmiştir, doğurgandır, üretendir… Hassas ve duyarlıdır, ince ve sevgi odaklıdır. Sanatçı bunların hepsini barındırır. Dolayısıyla kadın sanatçı da doğru biçimde kendini yansıtabildiği takdirde o enerjiyi açığa çıkarır ve dualite ortadan kalkar, sanatla kadın bir olur.

    Ece Gauer - Aynadır Ten Can İçin

    Ece Gauer – Aynadır Ten Can İçin

    I.Ö.: Art50net’te yer alan eserlerinizin isimlerini Mevlana’dan esinlenmişsiniz. Sufizmin ve maneviyatın sanatınıza etkisinden biraz bahsedebilir misiniz?

    E.G.: Hayatıma ve sanatıma etkisi tamamen kapsayıcı diyebilirim. Hiçbirini birbirinden ayırt edemem. Nefes almak gibi otomatik gelişiyor her şey, tamamen ne yaptığınızı bilerek ama aradan akıl çekilmiş olarak. Sadece kalple, resim yaparken tüm samimiyetle o zaman resim sizi yönlendirmeye başlıyor. Yolculuk gibi, nereye gideceğinizin aslında önemi yok, önemli olan keyif almak, ilerlemek. Resim bu halde seyrederken, besin kaynağı da bu samimiyette ve realitede olmalı. Hakikatse aranan, o zaman bunu bilenlerden beslenmek gerek.

    I.Ö.: Bu zamana kadar Almanya başta olmak üzere Türkiye ve Fransa’da sergilerde yer aldınız. Sosyal medyada sizi Yunanistan’da çalışmalar yaparken gördük son dönemde. Yeni projeleriniz neler, sizi nerelerde görmeyi beklemeliyiz?

    Evet. Letonya, Fransa, Almanya’ da çok sayıda sergi oldu. Tüm dünyada, her yerde olmak isterim elbette… Yunanistan’a sık sık gitme sebebim birlikte birçok sergi açtığım meslektaşım Anna Tourla ve başarılı klise ressamı olan babası Thimios Tourla’nın atölyesine ziyaretlerim oluyor. Kendisinden ikonografi ve sembollerle ilgili çokça bilgi alıp, çalışmalara birebir yardımcı olma imkanım oluyor. Belki ilerleyen zamanda bir Yunanistan sergisi de gercekleşebilir kim bilir….

    Ece Gauer’in Art50.net’te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.


    15 Mart 2018

    Merve Dündar ile Kimlikler Üzerine

    Merve Dündar

    Merve Dündar

    İngiliz filozof Jeremy Bentham, 18. yüzyılın sonlarına doğru “panoptikon“ adını verdiği bir hapishane binası tasarlar. Mahkumlar (pan), bu köşeli binanın ortasında kurulmuş gözetleme kulesinden tek bir kişi tarafından izlenebilmektedir (opticon); çünkü kuleden tüm hücreler görünmekte ama hücrelerdekiler kuledeki kişiyi görememektedir. Tek bir adamın bütün hücreleri aynı anda izlemesi mümkün olmasa da mahkumlar bu tasarımla sürekli izlenebilecekleri hissiyatıyla davranışlarını değiştirirler. Kimi rivayetlere göre panoptikon adı, Yunan mitolojisindeki çok gözlü dev Panoptes’ten referans alır… Fransız filozof Michael Foucault, 1975’te panoptikon fikrinin modern toplumlarda güç ve disiplinin kaynağı olduğunu savunur. Çok basit bir anlatımla, modern toplumlarda bir yere kapalı olmasak da, zincirlere bağlı olmasak da hepimiz göremediğimiz bir otorite tarafından izlenme fikriyle çeşitli kural ve normlara uyarız.

    1990’larda internet hayatımıza girer ve önce basit işlemlerle sonra giderek artan fonksiyonlarıyla bizden daha çok bilgi ister hale gelir. Basit mesajlaşmadan iş hayatımızı, özel hayatımızı paylaştığımız sosyal medyaya, Word dosyası açıp yazı yazmaktan tüm gizli kişisel bilgilerimizi verdiğimiz internet bankacılığına, müzik dinlemekten bütün tercihlerimizin kaydedildiği online televizyon sistemlerine kadar gider ve gitmeye de devam ediyor… Dürüst olmak gerekirse hiçbirimiz, bu sonsuz internet çukurunda 90’lardan beri hangimizi nerelere doğru uçmuş, bilemeyiz. Sanatçı Merve Dündar’ın referans aldığı Byung-Chul Han’ın kitabında tanımladığı “dijital panoptikonlarda” yaşıyoruz artık. Bir kuleden biri hatta birileri bizi gözetliyor ama ne sıklıkta, ne zaman, hiç bilmiyoruz ve kendimize sürekli bu gözetlenme hissi altında sosyal hayatlar, sosyal kimlikler kurguluyoruz.

    Gönüllü olarak gözetlenmekteyiz diyor Merve Dündar. Bu gözetlenme hissiyatı, bireysel benlik ile sosyal benlik arasındaki sınırlar, öteki üzerinden var olma, görme, görülme arzusu üzerine kafa yoruyor, okumalar yapıyor ve sanatına konu ediyor. Bunu yaparken edebiyattan referans alıyor, şiirleri kelimelere bölerek kolajlar yapıyor; çünkü kelimeler sanatçının iç dünyasındaki sıkışmışlıklara bir aydınlanma getiriyor…

    Mart Ayı Kadınlar Günü Röportaj Serimiz kapsamında Merve Dündar ile sosyal kimlikleri konu ettiği, Art50.net’te de yer alan I and the Me ve Biri Bizi Gözetliyor serilerini, kişisel favorim Nazar serisini, yeni sergisini ve işlerinden algıladığım kadın benliği referansını konuştuk.

    I.Ö.: İstanbullu sanatseverler bu ay başında açılan bir sergide işlerinizi görme fırsatı yakalayacaklar. Yeni serginiz hayırlı olsun öncelikle 🙂 Yeni sergide kelimelerle kolaj yaptığınız işleriniz var. Daha önce ise Nazar serisinde kelimeleri eserlerinize taşımıştınız. Genel olarak ise sanatınızda benliği sorguladığınızı söylüyorsunuz… Kelimeler size malzemenin sağlayamadığı bir güç mü veriyor kendinizi ifade etmenizde? Nazar’dan sonra tekrar dönüp kelimeleri kullanma yolculuğunuzu anlatır mısınız?

    M.D.: Kelimeler, görsel formların ve ifadenin vurgusunu arttırmak için kullandığım bir malzeme. “Teşbihte Hata Olmaz” sergisindeki “Abyss” adlı işim Tüyap’ta sergilenen “Kelimeler” serisinin devamı niteliğinde. “Kelimeler” duyduğum, okuduğum, fazla anlam yüklediğim veya hiç anlamlandıramadığım, bana dokunan, bende biriken kelimelerden oluşuyordu. Sıkıntılı, ümitsiz olduğum bir dönemde ürettiğim işlerdi. Bu ruh halinden kurtulabilmek için duygularımı adlandırma, bir anlamda duygularımı nesnelleştirme çabasına giriştim ve iç dünya manzaraları diye tanımlayabileceğim “Abyss” adlı işler ortaya çıktı. Nazar serisi ise, “Biri bizi gözetliyor” ve “I and the Me” serileri üzerinde çalıştığım bir dönemde okuduğum, Elif Şafak’ın “Mahrem” adlı kitabından yola çıkarak oluşmuştu. Şu anda sergilenen “İlmek” in çıkış noktası da İpek Düben (Manuscript 1994) ve Pablo Neruda’nın (“Çoğuz Biz”, çeviren İsmail Aksoy) şiirleri. Bu şiirlerin dizelerinden oluşan bir kolaj.

    Merve Dündar, Biri Bizi Gözetliyor 2

    Merve Dündar, Biri Bizi Gözetliyor 2

    I.Ö.: Art50.net’te de yer alan I and the Me ve Biri Bizi Gözetliyor serilerinin kendi deneyimlerimden de yola çıkarak birbirleriyle çok konuştuklarını düşünüyorum. Hepimizin içindeki paradokslara işaret ediyorsunuz aslında… Sosyal kimliklerimiz var, bir de gerçek kimliklerimiz. Görme, görülme arzumuz, yaratmak istediğimiz imaj, o sosyal kimlikleri oluşturuyor aslında. Bu konu, sosyal medyanın hayatımıza girmesi ve etkisinin son dönemde giderek artmasıyla daha da sert bir hal aldı; insanların sosyal medyadan etkilenerek kendileri sorgulamaları, yeterli hissedebilmek için kendilerine olmayan hayatlar yaratmaları bir çok makaleye konu oldu. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz? Eserlerinizi ortaya çıkarırken bu güncel konular aklınızda var mıydı?

    M.D.: Bu serilerin başlamasına neden olan da bir kelime…. Oxford sözlüğü her sene yılın sözcüğünü seçer. 2013 senesinde ise yılın sözcüğü “Selfie” olarak seçildi. Selfie, görünür olma çabası mı?, görünen kim? bir yandan görünür olunmaya çalışılırken bir yandan gerçek kimlik saklanılıyor mu? gibi soruları sorarken bireysel ben ile sosyal ben arasındaki sınırlar, öteki üzerinden varolma, görme, görülme arzusu gibi konular ilgimi çekmeye başladı, bir çok kitap, makale okudum. Bugün hepimiz her yerde sosyal medyada da, sokakta da gönüllü olarak gözetlenmekteyiz. Razıyız, çünkü görünürlük varolduğumuzu duyumsamamızı sağlıyor. Tabi bu tarz bir izlenme, denetim toplumu oluşturabilmek için de şart, o nedenle de destekleniyor. Bu bağlamda Byung-Chul Han Şeffaflık Toplumu adlı kitabında sosyal medyayı “dijital panoptikonlara” benzetiyor.

    I.Ö.: Ekonomi okumak ile başlayıp sanat ile devam eden bir yaşam öykünüz var. Sanatınızda da karakalemden yağlıboyaya, kolajlardan heykele farklı çalışmalarınız var. Bu bağlamda sanatınız da hayatınız gibi farklı deneyimlemelerden geçerek olgunlaşıyor diyebilir miyiz?

    M.D.: Olgunlaşıyor mu bilmiyorum ama Oruç Aruoba bir şiirinde “Yer görelidir; mutlak olan, yoldur –ya da, yürümek….” diyor. Ben de yolda olmaya inanıyorum, denemeye, yenilenmeye, yürümeye ve oluş halinde olmaya.

    Merve Dündar, Backcover

    Merve Dündar, Backcover

    I.Ö.: Son soru da Kadınlar Günü röportaj serimize özel… Aslında daha önceki röportajlarınızda kendinizi feminist olarak tanımlamayacağınızı; kadın olduğunuz ve benlik, kimlik gibi soruları sanatınızda sorduğunuz için kadın portreleri ortaya çıktığını söylemişsiniz. Diğer yandan da etkilendiğiniz sanatçılar arasında İnci Eviner, Selma Gürbüz, Louis Bourgeouis gibi kadınları, kadın meselelerini konu eden sanatçıları saymışsınız… Cinsiyetler arası (pozitif) ayrım yapmayı sevmeseniz de ülkede yaşanan durumlar ve süregelen dünya düzeni sebebiyle, bir kadının özellikle kimliğini sorgularken kadın konumlamasına, meselelerine kafa yormadan sorgulamasının eksik kalacağını söyleyebilir miyiz?

    M.D.: Yaşananlara, haksızlıklara, bu dünya düzenine duyarsız kalmak, bunları görmemek imkansız. Neriman Polat geçen gün bir söyleşisinde “eril zihin” kavramından bahsetti. Sanıyorum öncelikle kadın erkek hepimizin, tüm cinsiyetlerin, eril zihnin bize dayattırdıklarını fark etmesi gerekiyor. Farkında olmadan kullandığımız “eril zihinin” sözlerinden kurtulmamız gerekiyor. Ayrımcılıkların kalktığı bir dünya düzeni için katedilecek uzun bir yol var ancak imkansız değil.

    Merve Dündar’ın Art50.net’te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.


    8 Mart 2018

    Aslı Kutluay: Dünyaya Gelişimiz Bir Varoluş Öyküsü

    Aslı Kutluay

    Aslı Kutluay

    Bu Mart ayına özel kadın olma halleri, kadın özgürlüğü röportaj serimizin ikinci sanatçısı, yine Art50’nin kadın konularına kafa yoran kadın sanatçılarından ve güzel bir tesadüfle daha önce Cer Modern’de 8 Mart’a özel sergi yapan Aslı Kutluay.

    Aslı Kutluay doğaya, şifalandırmaya ve hayata her zaman pozitif bakmaya inanıyor. Kah resimlerine konu ettiği kadınları sıkıştıkları alanlardan çıkarıp hafifletiyor, kah şehre kök salıp baharatlara dönüşüp diğer insanları şifalandıran aşık kadınları konu ediyor.

    Sevdiği müzikleri, mimariyi, edebiyatı eserlerine ilham kaynağı yapan, eserlerinde kullanan Aslı Kutluay ile hem ilham kaynaklarını hem de bu kez sanat ile bilimi bir araya getireceği yeni projesini konuştuk.

    I.Ö.: Bir serginizde sevdiğiniz parçalardan esinlenmişsiniz, başka bir serginizde enstalasyonlar, mimari detaylar gördük… Sanatta bir çok farklı daldan besleniyorsunuz; hayatta, üretim sürecinizde nelerden ilham alırsınız?

    A.K.: Ben dünyaya gelişimizi bir varoluş öyküsü, ürettiklerimizi de hayatımızdaki değerlerin bir yansıması olarak görüyorum. Sürekli değişim halindeyiz. Her yedi senede bir zaten beden ve boyut değiştiriyoruz. Bu yüzden etkilendiklerim ve ürettiklerim çok çeşitli. Bir kadın olduğum için hemcinslerimin tiplemeleri, yolculuk, bu sırada çizdiğim eskizler, bilim, spor, sanatın tüm dallarından esinleniyorum. Arınma ve fazla tüketim yüzünden dünyamıza ve insanlığa yaptığımız haksızlıklara karşı duruş geliştirmek benim en temel ilham maddelerim…

    Aslı Kutluay, Evde Doğa Sevgisi

    Aslı Kutluay, Evde Doğa Sevgisi

    I.Ö.: Art50 için hazırladığınız seride trafikten, sıkıcı ortamlardan bunalıp kaçan, süzülen bir kadın olarak kendinizi resmediyorsunuz. Erime Noktası serginizde, “Hayaller Yelken Açtı”, “Uçabilsek ya da tomurcuklansak artık…” diyordunuz. Sergilerinizin, işlerinizin hikayelerinin özlerini birbirine benzetmemiz mümkün mü? Bir sakinleşme, doğaya dönme, hafifleme arayışı var diyebilir miyiz?

    A.K.: Evet ben kapitalist tüketim ekonomisinde insanların ürettiklerinin ve sahip oldukları eşyaların kölesi haline geldiklerini gözlemliyorum. Bu çağda bu boyutta dünyaya geldiysem bu durum en çok hassasiyet gösterdiğim hayat dersim olmalı diyor arınma ve hafifleme konusuna dikkat çekmeliyim diye düşünüyorum.

    Aslı Kutluay, Deri Değiştirme

    Aslı Kutluay, Deri Değiştirme

    I.Ö.: Aslında bir önceki sorumda kurguladığım hikayeye yine benzettiğim 88 Çeşit Baharat serginiz var bir de… Ülkemizde ve dünyadaki üzücü olayları geride bırakabilmek için güzel tatlarla şifalandırdığınız, aşkı seven kadınları resmettiğiniz bir sergi olarak tanımlamışsınız sergiyi.

    Tassos Boulmetis’in Bir Tutam Baharat filmi vardır; politika sebebiyle yarım kalan bir aşkı ve hayatın baharatlar gibi farklı tatları, dönemleri olduğunu anlatır; fakat filmin sonu hayal ettiğimiz gibi bitmez… Sizin dünyanızda kadınlar hikayenin sonunda şifalandırabiliyorlar mı? Eserlerinizde kadının yeri nedir?

    A.K.: Benim tüm hayat felsefem optimizm üzerine. Dünya bir arınma ve ruhun tekamül ettiği bir boyut. Hayattaki deneyimlerimizi “eskiz defteri” gibi algılıyorum. Eskizlerimizde arayışlar, iç döküşler, itiraflar, gereksiz çabalar hatta hatalar bile olabilir. Ancak bütünde hep bir iyiye gidiş, adalet, mutlak şifa ve tekamül vardır. Bunu olayların yakınından göremeyiz. Uzaklaşarak ve yükselerek gözlemlememiz gerekir.

    I.Ö.: Bu seneki Dünya Kadınlar Günü için özel bir etkinliğe katılacağınızı duyurmuşsunuz. Son olarak ondan bahsedebilir misiniz?

    Dünya Kadınlar Günü nedeniyle Hollanda Büyükelçiliği’nde Nükleer Fizikçi annem Doç. Dr. Ayten Sinman ve ben, Pınar Ayhan’ın Belgesel Müzikali’nde konuk olarak katılıyoruz. Annem ve babam 1975 yılında 1 sene boyunca Amsterdam’da FOM – Nükleer Fizik Enstitüsü’nde REB yani, “Rölativistk Elektron Beam” projesinde çalıştılar. Nükleer Füzyon atık bırakmayan sürdürülebilir ve temiz bir enerji kaynağı. 2050’lerde petrolün yerine geçecek. Benim öyküm de o zamanlar şekil buluyor, çocukluğumda futuristk laboratuarlarda çok vakit geçirdim böylelikle bilimin tasarım tarafı ve çevreye duyarlılık ilgimi çekmiş olmalı… Bu projeyi ayrıca geliştirmeyi önümüzdeki Mayıs ayında onların labaratuarından toparladığım döküman, elektronik ve mekanik aletlerle kendi atölyemde tasarımcı ve sanatçı yorumuyla bir sergi yapmayı da düşünüyorum.

    Aslı Kutluay

    Aslı Kutluay

    Hollanda ile uluslararası ilişkilerimiz pek parlak değilken yaratıcı ve barışçı bir diyalog için biz sanatçılara, düşünürlere, yazarlara ve bilim insanlarına çok görev düşüyor.

    Aslı Kutluay’ın Art50.net’te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.


    1 Mart 2018

    Özlem Paker (OZ): Böyle geldik, böyle var olacağız

    Özlem Paker

    Özlem Paker

    Bazı sanatçılar vardır, tek bir işinden dünyaya vermek istediği mesajı algılayabilirsiniz. Kadınlık, kadın olmak, kadın hakları konularına çok ilgi duyan ben, Özlem Paker Oz’un tek bir işini gördüğümde daha fazlasını görmek istediğimi, diğer işlerini seveceğimi hemen anlamıştım. Adeta kadınlar arasında bir telepati, özel bir anlayış belki de diye düşünmüştüm…

    “Vücut, bellek, ruh sahibine aittir”, “Sizin etiketlerinize ihtiyacımız yok”, “Bırakın olduğumuz gibi varolalım” diyor Özlem Paker. Kadınlık enerjisi, kadın bedeninin doğallığı, doğurganlık ve varoluş konularına kafa yoruyor; bu konuları farklı teknikler kullanarak sanatına yansıtıyor. Los Angeles’da yaşayan sanatçı ile eserlerindeki kadın teması ve sanat üretimi üzerine kısa bir sohbet gerçekleştirdik.

    I.Ö.: 2012 yılındaki ‘Huşu İçinde’ serginizde diğerleri tarafından sahiplenilmeyi, yönetilmeyi, etiketlenmeyi reddediyor ve üzerinden politika yapılmasına karşı duruyorsunuz ve “Biz apaçık buradayız, en iyisi siz gidip gözlerinizi eğitin” demişsiniz. Bu söylemi seçmenizin nedeni nedir?

    Ö.P.: Kadın bedeniyle, zihniyle, yapısıyla doğanın bir parçası. Varoluşu gereği dominant erkek cinsinden farklılıklar gösteriyor. Empatik, çok yönlü, algısı yüksek, şiddet yönü zayıf ve duyarlı olması nedeniyle de dominant cins tarafından anaerkil toplumlardan bu yana eziliyor, iteleniyor ve sömürülüyor. Üstelik bizimki gibi muhafazakar toplumlarda, annelik rolünüz dışında saygı da görmüyorsunuz. Artık süregelen anlayış biçimlerini değiştirmek için ciddi devrimlere ihtiyaç var. Benim üretimlerimde tercih ettiğim yol ise birilerine başkaldırmak ve yerimde tepinmek yerine, kendime dönmek ve huşu içinde varoluş biçimlerimizi ortaya koymak. Kadın bedeni, saçı, bacağı, cinsel organı, salınarak yürümesi, dans etmesi, istediği mesleği seçmesi, doğurmayı seçmesi veya reddetmesi, kendini dilediği biçimde ifade etmesi vs. tamamen doğaya özgüdür; “böyle geldik, böyle var olacağız” diyorum.

    I.Ö.: Soyut işleriniz dışındaki yapıtlarınız genellikle kadınlık meselesini irdeliyor. Şu ana baktığımızda aslında konjonktürel olarak daha fazla söylenmesi gereken bir yere geldik diyebiliriz… Kadın hakları konusunda üretimleriniz devam edecek mi?

    Ö.P.: Kadınlık sorunları şu an daha da yükselmiş değil. Aksine geçmişe göre daha hızlı yol katediyoruz. Dünyanın her yerinde kadınlar bilinçlenmeye ve güçlerini ellerine almaya doğru daha sık adım atabiliyorlar. Bunu farkeden dominant erkek grubu ise, geleceğin (kendi güç dengeleri için) hiç de parlak olmadığını gördüklerinden, daha fazla baskılamaya, hatta bazı yerlerde aşırı yöntemlere başvuruyorlar. Güç dengelerinin bozulması uç noktalarda tepki göstermelerine ve şiddet uygulamaya kadar gidiyor. Oysa ki kadın cinsi böyle işlemiyor; ne kadar darbe alırsa alsın yükselmeye ve daha güçlü olmaya müktedir. Çünkü yapımızda doğurmak, büyütmek, şevkat vermek, şifa vermek ve paylaşmak var. Bunları kadın dayanışmasıyla birlikte güce çevirdiğimizde başarılı olacağımıza inanıyorum. Tabii bu uzun soluklu bir mücadele yolu ve stratejik davranmayı gerektiriyor. Dediğim gibi anaerkil toplumlar sonrasında bir kırılma noktası meydana geliyor ve güçsüz atfedilen ama aslında gücünün göstergesi olan özellikleri ile kadın her dönemde ezilen kitleler arasında yer alıyor. Ben kendimi bildim bileli bunların farkında oldum, kafa yordum ve yaşamımı ona göre biçimlendirdim. Sanat akademisine girdiğimden beri de öncelikle temam bu oldu. Evet, üretimlerim devam ediyor, çünkü kadın olarak kadın olma durumunu dile getirmeyi çok doğal buluyorum ve sorumluluk sayıyorum.

    Özlem Paker, Bitmeyen Yolculuk 12

    Özlem Paker, Bitmeyen Yolculuk 12

    I.Ö: Etkilendiğiniz kadın sanatçılar, yazarlar kimlerdir? İşlerinizi, ortaya koymak istediklerinizi anlamak için kimleri okumalı, izlemeliyiz?

    Ö.P.: Virginia Wolf, Maya Angelou, Rosa Luxemburg, Barbara Kruger, Martha Rosler ve birçok diğeri. Feminist düşünür, yazar ve aktivistleri takip etmek önemli, hepsinden öğrenilecek çok şey var.

    I.Ö: Multidisipliner bir sanatçısınız videodan fotoğrafa, mimari etkileşimlere, kolajlara farklı yaklaşımlar, teknikler deneyimliyorsunuz sanatınızda. Özel olarak belli bir medyuma bağlı kalmama sebebiniz var mı? Bu dönem nasıl çalışmalar yapıyorsunuz?

    Ö.P: Sanatın farklı alanlarıyla içiçe büyüdüm; danstan vokale, tiyatrodan performansa, görsel sanatlardan iç mimariye farklı oranlarda ilgilendim ve eğitimlerini aldım. Sonunda multimedya doğdu da, hepsini birleştirme imkanı buldum. Her yeni proje benim için kendimi baştan keşfetme ve yaratma yolculuğu ve her yeni yolculukla çoğaldığımı hissediyorum. Kısacası disiplinlerarası çalışmak, yapıtlara da zenginlik katıyor. Şu ara son serim olan Perpetual Voyage / Bitmeyen Yolculuk’un devamı olan bir kaç yapıt üzerinde çalışıyorum. Yine bu seride de kadının yaşam mücadelesi üzerine kafa yoruyorum ve yaşamın her koşulda büyük bir mücadele olduğunu vurguluyorum.

    Özlem Paker, Body Expressions Serisi - Double Hımmm 01

    Özlem Paker, Body Expressions Serisi – Double Hımmm 01

    I.Ö.: Özellikle “Double Hımmm” eserinizi ilk gördüğümde hemen benimsedim. Kendi kendime vermek istediğiniz mesajı bir kadın olarak hemen aldığımı, hatta kendi yaşanmışlıklarımla kişiselleştirdiğimi bile düşündüm. Eserlerinizi koleksiyonuna katmak isteyen kadınlara bir mesajınız var mı?

    Ö.P.: ‘Sanat terapidir’ diye bir söylemim var. Bir eseri seçerken de bilinçaltında bize bunu sağlayacağını hissettiğimiz işlere yakınlık duyuyoruz. Aynı zamanda sanatçının ruh ve düşünce yapısıyla da bir bağ kurmak, adeta onun gözüyle görmek, onun ruhuyla hissetmek istiyoruz dünyayı. Ben bunu işin içine espri katarak daha kolay hallettiğimi gördüm; ince espri, yalınlık ve düşündürücülük birleştiğinde seyirciye çok daha kolay ulaşabiliyorsunuz ve daha samimi bir bağ kurabiliyorsunuz. Hımmm, Aaaah, O-oooh adlı işlerim ‘Bodial Expressions’ serisinin parçaları. Yüz ifadesini beden diliyle birleştirdiğim, ifadesel isimler verdiğim ve bedenimizle barışık olmamız gerektiğini vurguladığım minimal ama güçlü eserler. Double Hımmm ise her tür ilişkideki dinginliğin önemini vurguluyor. Bu dinginlik hissi de her seyirciye oldukça iyileştirici geliyor.

    Özlem Paker’in Art50.net’te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.

     

  • GamzeBüyükkuşoğlu

    Gamze Büyükkuşoğlu ile Sanatla Dolu Bir Söyleşi

    Röportaj: İpek Yeğinsü, Fotoğraf: Serkan Eldeleklioğlu

    Büyükkuşoğlu Ailesi koleksiyonerlik geleneğiyle ve sanata destek veren projeleriyle her zaman gündemde. The Art Department’ın kurucusu ve aile koleksiyonunun yöneticisi Gamze Büyükkuşoğlu ise aynı zamanda bu alanda eğitim almış çok yönlü bir profesyonel. Kendisi ile Casa dell’Arte kapsamında ilerleyen projelerini ve Lizbon’daki yeni girişimlerini konuştuk.

     

    Casa dell’Arte ve The Art Department nasıl kuruldu? Misyon ve vizyonu nedir? Bugüne kadar gerçekleştirdiğiniz belli başlı projeler?

    Kısaca cevap vermek gerekirse Casa dell’Arte kalan misafirlerin kendilerini evinde hissedebilecekleri butik bir sanat oteli olarak Bodrum’a gelen turistlere Türk sanatını tanıtmak amacıyla 2007 yılında kuruldu. The Art Department ise her yıl Casa dell’Arte’de gerçekleşen konuk sanatçı programının yanı sıra, başka kurumların programlarına uymayan sanatçı projelerine destek vermeyi amaçlayan ve çağdaş sanatı daha ulaşılabilir kılmak adına eğitim programları düzenleyen bir kurum.

     

    Konuk sanatçı programınız sanırım şu anda Türkiye’de düzenli olarak devam eden tek örnek; bu programların sanatçıların kariyerlerine ne tür katkıları oluyor? Katılımcı sanatçılara ne gibi imkanlar sunuyorsunuz?

    Evet, 2018 yedinci senemiz. Programda sanatçıları altı hafta boyunca günlük hayatın sorumluluk ve karmaşasından uzak, sakin bir ortamda projelerini gerçekleştirmek üzere misafir ediyoruz. Amaç hem yerel halkla etkileşim içine girebilecekleri, hem de projelerine konsantre olurken ihtiyaç duyduklarında kendi aralarında fikir alışverişinde bulunabilecekleri farklı bir üretim ortamı yaratmak. Şehirde bu imkanı her zaman bulamıyoruz. Program süresince sanatçılarla Bodrum’da görülebilecek yerleri ziyaret ediyoruz. Bodrum Kalesi, Zeki Müren Müzesi ve Mausoleum her programda gittiğimiz yerler arasında. Bodrum’da yaşayan sanatçıların atölyelerini de ziyaret ediyoruz. Gezilerin yanı sıra, programa her yıl yurtiçi ve yurtdışından alanında uzman küratörler, galeri direktörleri ve sanat eleştirmenlerini davet ediyoruz; onlarla 1-2 gün süren seminerler ve kritikler düzenliyoruz. Bu eğitimler tabii ki sanatçının kendini uluslararası sanat ortamında konumlandırabilmesi ve yurtdışı bağlantılarına imkan vermesi açısından sanatçılara profesyonel anlamda değer katıyor; fakat programın temel amacı sanatçının verimli bir üretim süreci geçirmesi.

    Casa dell’Arte konuk sanatçı programından

    Casa dell’Arte konuk sanatçı programında – Mahmut Aydın

     

    Bu yılki katılımcılardan bahsedelim mi? Programda yenilikler var mı ? Yine bir sergi projesi olacak mı?

    Bu seneki sanatçılarımız Ahmet Can Boyan, Dilara Arısoy, Rehan Miskçi, Gizem Ünlü ve Emn Yu. Amatör ruhla yürüttüğümüz bir program olduğundan katılımcıların alanlarına göre her yıl değişiklik gösterebiliyor. Bu seneki programı şu an oluşturma aşamasındayız.

     

    Lizbon’daki otel ve residency serüveniniz nasıl başladı? Nasıl ilerliyor? Oradaki modeliniz otel / residency ilişkileri açısından nasıl olacak?

    Casa dell’Arte olarak yurtdışına açılmayı uzun zamandır istiyorduk. Hem Türkiye’yle paralellikleri hem de turizme elverişli iklimi açısından Portekiz’i tercih ettik. Mart ayından itibaren Lizbon’da Casa dell’Arte Clubhouse ve galeri olarak ziyaret edilebilecek. Residency programını bireysel sanatçı projelerini dikkate alarak devam ettireceğiz. Pratiklerini yurtdışına taşımak isteyen, bağımsız çalışabilecek sanatçıları ağırlayacağımız bir veya iki ay süreli bir program olacak.

    Lizbon Casa dell’Arte Clubhouse

    Lizbon Casa dell’Arte Clubhouse

    Lizbon Casa dell’Arte Clubhouse

    Lizbon Casa dell’Arte Clubhouse

     

    Dünyada kendinize örnek aldığınız art residency modelleri var mı ?

    Yok 🙂 Bu program aynı ortamda birlikte üretebilme, üretirken fikir alabilme ihtiyacından ortaya çıktı ve bu ihtiyacı karşılayabilmek için yeni bir yapı kurmak yerine, varolan imkanları değerlendirerek ücretsiz tutma kararımızla Bodrum’da başladı. Açıkçası koşullar çok spesifik olduğu için örnek alabileceğimiz bir model de olmadı. Programımıza daha önceden katılmış sanatçılarımızın yurtdışı görünürlüklerini artırabilmek adına ortaklık yapmak istediğimiz birkaç program var.

     

    Son zamanlarda gördüğünüz en ilginç sergi?

    Son zamanlarda gördüğüm en heyecan verici sergi bizim de koleksiyondan bir eser ödünç verdiğimiz Füreya Retrospektifi’ydi. Bir hafta uzatıldı ama keşke daha da uzun kalabilseydi.

     

    Bu yıl icinde sanat odaklı olarak çıkmayı planladığınız seyahatler ?

    Şubat’ta ARCO bahanesiyle arkadaşlarımı görmek için Madrid, Mart’ta ilk kez göreceğim Art Dubai, Mayıs’ta ARCO Lisbon ve becerebilirsem Frieze New York.

     

    Lisans eğitiminiz uygulamalı sanatlara yönelik. Kendiniz yapıt üretmeyi sürdürüyor musunuz? Üretimlerinizi bir gün bir sergide görecek miyiz?

    Evet, yapmadığımı düşünemiyorum. Ellerimle bir şeyler yapabilmek benim için çok anlamlı. Birçok şapkayı bir arada takmak konusunda biraz katıyım ama ileride belki olur.

     

    Art50.net ile Casa dell’Arte çatısı altında farklı işbirlikleri yaptınız. Bu sergilerin oluşum süreçlerinden bahsedelim mi? Ayrıca online sanat platformlarının geleceğini nasıl görüyorsunuz?

    Art50.net’le çalışmak özellikle genç sanatçılar konusunda hedeflerimiz paralel olduğundan bizim için her zaman çok keyifli oldu. Çalışma prensiplerini bildiğim ve güvendiğim için çalıştığımız sanatçıları da çok rahat yönlendirebildiğim bir platform. Online sanat platformları sanata her yerden, her an ulaşım sağladıkları için çok değerliler; fakat ‘gerçek hayat’a eşdeğer ve hatta daha iyi bir izleyici tecrübesini tasarlamakla da yükümlü olduklarından, işleri kolay değil.

    Ayşegül Karakaş

    Sanatçımız Ayşegül Karakaş, Casa dell’Arte konuk sanatçı programında Yer Değiştirme 8 adlı eseri üzerinde çalışırken. 

     

    Art50.net galeri portföyünden 10 eserlik bir seçki kurgulayacak olsanız hangi eserler olurdu? Seçkinin adı ve kavramsal çerçevesi ne olurdu?

    2018’e girdiğimizden beri sağlığım çok bozuk. Migren, kurtulamadığım bir grip, eklem ağrıları beni hem evde kalmaya, hem de yediğim, içtiğim, bedenime değen her şeyi obsesif bir şekilde tekrar değerlendirmeye itiyor. Analiz ettikçe de karamsarlaşıyor insan; o yüzden hafif distopik bir seçki olmuş olabilir.

    (Görsellere tıklayarak eser detaylarına ulaşabilirsiniz.)

     

    Aslı Dinç – Them

    Aslı Dinç, Them, 2015.

    Aslı Dinç, Them, 2015.

     

    Ayşegül Karakaş – Yer Değiştirme 2

    Ayşegül Karakaş, Yer Değiştirme 2, tuval üzerine yağlıboya, 2012.

    Ayşegül Karakaş, Yer Değiştirme 2, tuval üzerine yağlıboya, 2012.

     

    Ege Dömez – Sefer Tası

    Ege Dömez, Sefer Tası

    Ege Dömez, Sefer Tası, doğrudan biçimlendirme – metal, 2015.

     

    Ahmet Rüstem Ekici – We Serisi No:2

    ahmet rüstem ekici

    Ahmet Rüstem Ekici, tek edisyonlu 3D Photomanipulation – Fine Art Baskı, 2017.

     

    Serenay Özen – İsimsiz

    Serenay Özen, İsimsiz, kağıt üzerine mürekkepli kalem, 2011.

    Serenay Özen, İsimsiz, kağıt üzerine mürekkepli kalem, 2011.

     

    Karbon – After Dark My Sweet No 1

    After Dark My Sweet No 1

    Karbon, After Dark My Sweet No 1, 2014.

     

    Saliha Yılmaz – Siyah Orkideli Kadın

    Saliha Yılmaz - Siyah Orkideli Kadın

    Saliha Yılmaz – Siyah Orkideli Kadın

     

    Aslı Aydemir – Çocuk Çellist / Güzelleme Serisi

    Aslı Aydemir, Çocuk Çellist / Güzelleme Serisi, porselen mavi-beyaz biblolar, epoksi ve beton, 2016.

    Aslı Aydemir, Çocuk Çellist / Güzelleme Serisi, porselen mavi-beyaz biblolar, epoksi ve beton, 2016.

     

    Taşkın Esin – QI

    Taşkın Esin, QI, Projeksiyon mapping, 2016.

    Taşkın Esin, QI, Projeksiyon mapping, 2016.

     

    Kajal – Moving Again

    Kajal, Moving Again, 2017.

    Kajal, Moving Again, 2017.

     

    Kısa Kısa…

    İlk aldığınız sanat eseri: Robert Montgomery – People You Love (2009)
    En çok sahip olmak isteyeceğiniz eser: ?
    İlgi duyduğunuz sanat türü: Hepsi, ama resme karşı hep bir zaafım var.
    Sanatın sizin için anlamı: Louise Bourgeois’dan çalayım: “Sanat akıl sağlığının garantisidir”.

  • yeniyilagirerken

    Yeni Yıla Girerken

    2017’ye dair değerlendirmeler ve 2018'den beklentiler

    2017 tüm dünya için her anlamda zor bir yıldı; doğal felaketler, savaşlar, ekonomik krizler derken 2018 kapımızı çaldı bile. Ancak her şeye karşın sanat, yaşamlarımıza mutluluk katmaya, bizi geleceğe dair umutlandırmaya devam etti. Sanatın farklı alanlarından bazı uzmanlara 2017’ye dair değerlendirmelerini ve 2018’den beklentilerini sorduk.

     

    Genco Gülan (Sanatçı)

    Genco Gülan

    Genco Gülan

    2017’deki en pozitif olaylardan bir tanesi İstanbul Bienali’nin çevre sergilerinin, ana etkinliği katbekat geçmesi. Bir de otosansürün artık topyekûn kabul görmesi ve neredeyse tartışılmıyor olmasının da altını çizelim. 2018’den en önemli dileğim de toplumsal akıl ve fikir sağlığı için bir miktar sükûnet ve huzur.

     

    Özalp Birol (Suna ve İnan Kıraç Vakfı Genel Müdürü)

    Özalp Birol

    Özalp Birol

    “Venedik Bienali 57. Uluslararası Sanat Sergisi” ve “15. İstanbul Bienali” bence önemli ve öne çıkan sanat etkinlikleriydi. 2018 yılından beklentim, uluslararası sanat kurumlarıyla yıllar boyu özenle ve emekle geliştirdiğimiz iyi ilişkilerin ve iş birliğinin bozulmaması, kültüre ve sanata olan ilginin daha da artmasıdır. Size ve ülkemizde bu alanda çalışan herkese yeni yılda sağlık, huzur, mutluluk ve başarı diliyorum.

     

    Aylin Seçkin (Ekonomi Profesörü ve Sanat Ekonomisi Uzmanı)

    Aylin Seçkin

    Aylin Seçkin

    2017 kadın sanatçıların ön plana çıktığı; Kara Walker ve Betty Tompkins’in dikkat çektiği, New Museum’da Lynette Yioadam-Boakye, Kaari Upson gibi isimlerin büyük ilgi gördüğü bir yıldı. Türkiye’deyse İstanbul Modern’de İnci Eviner retrospektifi, Arter’de Canan’ın Kaf Dağı sergisi, Merdiven Art Space’te İpek Duben ve Galeri Nev’de Seyhun Topuz sergileri yılın başarılı kadın sanatçı sergileriydi. 2017 aynı zamanda dünya müzayede piyasasının yeniden 2015 seviyelerine yaklaştığı bir yıl oldu. Da Vinci’nin Salvaor Mundi tablosunun 450,3 milyon dolara Suudi prens tarafından satın alınarak Abu Dhabi Louvre’a gitmesi ve Japon koleksiyoner Yusaku Maezawa’nın Basquiat’ın resmini 110,5 milyon dolara alması yılın en büyük sanat satışlarıydı.Türk müzayede piyasası ise özel satışlara ağırlık verirken salon müzayede cirolarının da nispeten düşük kaldığı görüldü.  2017’de online satışlar da büyük bir hız kazandı. Hiscox raporuna göre 2017’de sanat alıcılarının % 77’si iki ya da daha fazla eseri online platformlardan satın alırken online sanat satışlarının 2021’de 9 milyar dolar civarına çıkacağı öngörüldü. Ben de online satışların önümüzdeki yıllarda artacağını düşünüyorum.

     

    Mine Küçük (Müzeolog, Küratör)

    Mine Küçük

    Mine Küçük

    2017’de İstanbul Bienali oldukça başarılıydı. Küratörler günümüzle alakalı önemli bir konu üzerinden güzel bir seçki oluşturmuşlar. Ayrıca bienal zamanında paralel etkinlik olarak çok güzel sergiler vardı. Artık sadece sergi değil, onun etrafında da etkinliklerin yapılması izleyiciler için de zenginlik sağlıyor. 2018’de güzel sergilerin yanı sıra sanatçıların, kurumların, galerilerin ve küratörlerin aynı ortamda buluşacakları, beklentilerini paylaşacakları platformların oluşturulmasının çok doğru bir yaklaşım olduğuna inanıyorum. Sosyal medya bir yere kadar faydalı, ama hiç bir şey insanın birbirinin gözünün içine bakıp konuşması gibi olmuyor.

     

    Huma Kabakcı (Küratör, Koleksiyoner)

    Huma Kabakcı

    Huma Kabakcı, Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz

    2017 yılında benim için pozitif yönde öne çıkanlar, Venedik Bienali’nde Alman Pavyonu’ndaki Anne Imhof’un Faust performansı; Hito Steyerl’in Art Review Power 100 listesinde birinci gelmesi; Türkiye’nin son iki seneki gerilimli durumuna rağmen Elmgreen & Dragset’in 6 mekanda az sayıda sanatçı ile çok güzel bir bienal çıkarması; Base İstanbul insiyatifinin kurulması- genç sanatçıları destekleyen çok güzel bir insiyatif. 2017 yılında negatif yönde çıkanlar, Art Forum editörü Knight Landesman’ın cinsel süistimalde bulunması; Documenta 14’ün hayal kırıklığı; Abdül Mecid Köşkü’ndeki ‘Kapı Çalana Açılır’ sergisine yapılan saldırı. 2018 için beklentilerim ise daha fazla ilham verici kadın sanatçı ağırlıklı sergiler görmek, sanatın yatırım yerine sosyal amaçlı desteklenmesi, İstanbul’da daha ilginç bağımsız sanat alanlarının açılması.

     

    Şevket Sönmez (Sanatçı)

    Şevket Sönmez

    Şevket Sönmez

    2017 yılı Türkiye’de sanat ortamı açısından belirgin bir moral bozukluğu eşliğinde geçti; sebepleri saymakla bitmez. Buna karşılık etkinlikler, sergiler açısından çok yoğundu; bunda bienaller yılı olmasının etkisi büyük olsa gerek. Bence internet ortamında bireysel canlı yayınların yaygınlaşması ilk kez bu yıl görünürlük biçimlerini sanatçılar ve izleyici açısından köklü biçimde değiştirdi. Eski galeri sisteminin de dönüşümüne dair işaretler belirdi. Benim açımdan Cevdet Erek’in Venedik macerası ve sosyal medya hesaplarımızı dolduran Ai Wei Wei selfieleri uzun yıllar sonra 2017’den akılda kalacaklar arasında. Ayrıca bu yıl Ekin Saçlıoğlu-Galata Rum Okulu, Canan-Arter, Erdoğan Zümrütoğlu-Pilevneli Project ve Güçlü Öztekin-Dirimart sergileri beni heyecanlandıran sergiler oldu. Genel atmosfer negatif olsa da alttan alta çok cesur ve çalışkan sanatçıların üretmeye devam ettiği bir ülke burası; gelecek yıldan beklentim de bu sanatçılar arasında daha açık seçik bir dayanışma ve etkileşim dönemi olması. Piyasadaki kriz bize bir fırsat sundu: piyasayı unutma fırsatı. Umarım bunu iyi değerlendireceğimiz bir sene olur.

     

    Ahmet Rüstem Ekici (Sanatçı, Yazar, Blogger)

    Ahmet Rüstem Ekici

    Ahmet Rüstem Ekici

    2017 sanat yılı oldukça hareketli geçti. 15. İstanbul Bienali’ne paralel etkinlikler ile özellikle yıl sonu hareketlilik oldukça yoğundu. Yazarı olduğum Artisans Dergi’nin 6. sayısı ile elimizden geldiğince destek olmaya çalıştık tüm etkinliklere. Benim için öne çıkan sergiler Kasa Galeri’de düzenlenen İmkansız Uzam sergisiydi. Hasan Pehlevan, İhsan Oturmak ve Deniz Aktaş güçlü kurguları ile izleyiciyi oldukça etkili bir biçimde yönlendirdiler. Pilevneli Gallery’nin açılması da güzel bir gelişme oldu. Metin Çelik’in Mebusan 25’teki Kıyamet Sonrası yerleştirmesi en etkileyici işlerdendi. Umarım 2018 sanat piyasasının birbirine kol kanat gereceği, yapıcı bir yıl olur. Hepimiz için üretim ve paylaşım motivasyonunun düşmeyeceği harika bir yıl olsun.

     

    Ezgi Bakçay (Küratör, ARTİST Uluslararası Sanat Fuarı Koordinatörü)

    Ezgi Bakçay

    Ezgi Bakçay

    2017 Türkiye’de hak mücadelelerinin ve özgürlük taleplerinin şiddetle bastırıldığı, toplumsal muhalefetin araçlarının ortadan kalktığı, karanlık ve yıldırıcı baskının özellikle akademi ve basın üzerine çöktüğü bir yıldı. Diğer yandan bu baskıdan kuşkusuz payını alan çağdaş sanat alanında bir tür sağırlık, körlük, apati davranış biçimi halini aldı. Gerek kurumsal gerek öznel söylem ve pratiklerde güncel politikaya ve ülkenin maddi koşullarına karşı duyarsızlık olağanlaşırken, başka türlü bir sanat alanına dair umutlar, sermayenin rengini verdiği büyük etkinliklerde uzak ufuklara itildi. Üzerinde olduğumuz ekonomik kriz dalgası tüm bu kumdan kaleleri yıkana kadar iki yüzlü sanat alanına tahammül edebilenlere ne mutlu. Vazgeçmemek ya da delirmemek için yanyana gelenleri de zor günler bekliyor.

     

    Gencer Uçar (Galeri Bu, Direktör)

    Gencer Uçar

    Gencer Uçar

    2017’de sanat dünyasının geçirmiş olduğu hareketli dönem hem sanatçılar ve galeriler, hem de izleyiciler ekseninde heyecan vericiydi. Özellikle yılın son çeyreğinde arka arkaya yapılan etkinlikler piyasayı hareketlendirdi. Bence 2017’nin en iyi sergisi, “Kaf Dağının Ardında – CANAN” samimiyeti ve anlatım gücüyle oldukça geniş bir izleyici kitlesine ulaşmayı başardı. Sergiyi, insanlarda yarattığı sanat etkinlikleriyle ilgilenme motivasyonu açısından önemli buluyorum. Pilevneli Galeri’deki Erdoğan Zümrütoğlu sergisi de yılın en iyilerindendi. Sergiler ve sanatçıların sayısı hızla artarken yeni açılan kültür sanat mekanlarının önemi de oldukça büyük. Özellikle sezonun başında açılan Yapı Kredi Kültür Sanat’ın, birçok galeri Taksim ve çevresinin geçirdiği değişimin ardından taşınırken, yenilenen yapısıyla bölgenin kamusal alan altyapısına katkı sağlayacağını düşünüyorum. Son olarak yıl sonunda yapılan “BASE” yeni sanatçılarla tanışmamıza olanak sağladı. Organizasyonu, geniş bir coğrafya üzerinden birçok farklı fikri buluşturarak yeni bir anlatım biçimi yaratması açısından önemli görüyorum. 2018 yılının sanat dünyasının tüm aktörleri adına birleştirici olmasını, farklı kurum ve kişilerin işbirlikleriyle var olan hareketliliğin katlanarak büyümesini diliyorum.

     

     

    Melike Bayık (Araştırma Görevlisi, Asistan Küratör ve Sanat Yazarı)

    Melike Bayık

    Melike Bayık, Fotoğraf: Miray Şentürk

    Gergin başlayan 2017 sanat açısından da başlarda karamsarken oldukça dinamik ve ümit dolu bir yıl olarak devam etti. İlkbahar döneminde kışın ağır atmosferinden sıyrılan sanat ortamı yaz aylarında dinlenerek sezona umut verici projelerle merhaba dedi. Sinopale, CI, İyi Bir Komşu oldukça iyi sanat etkinlikleriydi. Sanatçılar, sanat yöneticileri ve galerilerin nezdinde ise değişken bir skala gözlemlendi. Yılın başlarında pesimist olan etkinlikler yılın sonlarına doğru ümit ve yenilik barındırmaya başladı. 2018’in de sanat açısından etkilyeci olacağını sanıyorum. Bazı sanatçıların heyecanla beklediğim kişisel sergileri, Mayıs ayındaki Cappadox ve Mardin Bienali, Tasarım Bienali ve umarım tekrarlanabilirse BASE İstanbul’un sanat ortamına yine heyecan verici sanat eserlerini taşıyacak projeler olacağından şüphem yok. Tüm sanat ortamı adına harika bir 2018 geçirmeyi ümit ediyorum.

     

    İpek Yeğinsü

  • base

    BASE’i Derya Yücel ve Ali Kerem Bilge’den Dinledik

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Tüm Türkiye’nin yeni nesil sanatçılarını ilk kez 21-24 Aralık 2017 tarihlerinde Galata Rum Okulu’nda bir sergide buluşturacak olan BASE İstanbul‘a sayılı günler kala, projenin detaylarını küratör Derya Yücel ve Base’in kurucu ortağı Ali Kerem Bilge ile konuştuk.

     

    Serginin kavramsal çerçevesi nasıl oluştu? Nasıl bir küratöryel strateji belirlediniz?

    Derya Yücel: BASE sergisinin izleyici ile paylaşılmasında tercih ettiğim küratöryel yöntem “kavramsal çerçeve” metodu üzerinden şekillenmedi. Bu tür bir yöntem açıkçası BASE’in üstlendiği misyon ve gerçekleşmesi yönünde uygulanan adımlarla uyumlu bir strateji olmazdı. En başından itibaren şahit olma şansı yakaladığım sürece baktığımda, proje ekibinden seçici kurula, küratör-sanatçı iletişiminden destekçilere, işbirliği yapılan profesyonellerden etkinlik katılımcılarına tüm süreçte kolektif, katılımcı, şeffaf ve bağımsız bir süreci hep birlikte paylaştık. Bu anlamda, sergileme metodu ve küratöryel çalışmam sanatçılar ve üretimlerine yönelik olarak çokseslilik içindeki bireysellikleri, farklılıklar içindeki kesişmeleri, çeşitlilik içindeki paralel duruşları ortaya çıkarmaya yönelik oldu. Bu nedenle, BASE’e katılmaya hak kazanan 108 genç sanatçının içerik/konu ya da biçim/form olarak temelde odağına aldığı temaları belirleyerek, sergi mekanının da fiziksel koşulları çerçevesinde sergiyi 3 ana başlığa ayırdım. Bunlar, Bilgi, İnsan ve Çevre olarak şekillendi.

     

    Yeni mezun sanatçılar, çalışmalarını izleyicilerle buluşturmakta oldukça zorlanıyorlar. Base’in çıkış noktalarından biri de bu. Peki son yıllarda giderek gelişen internet ortamı ve online sanat platformlarının, gençlerin görünürlüğünü artırmadaki rolü konusunda neler söylemek istersiniz?

    D.Y.: Sanat alanında, genç sanatçıların üretimlerine görünürlük sağlayan kurum/mekanlar ne yazık ki nicelik olarak üretim-paylaşım dengesini sağlamakta yetersiz. Var olan alanlar da genç sanatçıların üretimlerine -kariyerlerinde belirli bir olgunluğa gelmeden- sahip olma konusunda çoğu kez çekimser. Dolayısıyla, BASE katılımcıları gibi henüz sanat üretimine yeni başlamış, yeni mezun olmuş, üretimini motive edebilecek destekleri henüz yakalayamamış sanatçı adayları açısından bu manzara biraz daha sıkıntılı. Bu açıdan, yeni mezunlara ya da kariyerinin başında olan gençlere yönelik görünürlük sağlayan ve sürekliliğini devam ettirebilen sadece bir-iki platform kalmışken, karşılaşma yaratabilecek her platformun varlığı değerli. Dolayısıyla, internet ortamı ve online sanat platformları da yeni üretimlerin ve bu üretimlerin yaratıcısı olan genç sanatçıların izleyici ve sanat ağıyla buluşmasını sağlayan en önemli mecralardan biri haline geldi. Sanatçıların üretimlerini pratik olarak, zamandan, mekandan ve aracı mecralardan sıyrılarak paylaşmaları söz konusu. Ancak bu mecraların da sağladığı görünürlük, sanat yapıtı ile fiziksel mekanda karşılaşmanın yaratabileceği duyumsal etkileri zayıflatma riski taşıyor. Yine de, fiziksel ya da dijital olsun, genç sanatçılara alan açarak yeni üretimlere farkındalık yaratabilecek her türlü karşılaşmanın ve yaratılan diyaloğun önemli olduğuna inanıyorum.

     

    Yine son yıllarda sıkça gündemde olan erişilebilir sanat kavramı, sizce koleksiyonerliğin daha geniş kitlelere yayılmasını sağlayabildi mi? Bu doğrultuda başka neler yapılabilir?

    D.Y.: Dijital medya, gelişen teknolojiler, kitle iletişim araçları ve internet, sanatı herkesin ulaşabileceği hale getirdi. Günümüzde sanat deneyimi, yalnızca müzeler, galeriler ya da sanata adanan mekanlarda değil; evde, işte veya internet erişiminin bulunduğu her yerde ve zamanda yaşanabilmekte. Bu anlamda, izleyici ile iletişim bağlamında önem taşıyan “ulaşılabilirlik”, sanat üretimi ile sanat aktörleri ve profesyonelleri arasındaki iletişimde de değişime yol açtı. Dolayısıyla evet, işlerin edinebilirliği konusunda da daha geniş kitlelerin motive olmasını destekledi diyebilirim. Sanat sahipliği-değer ekonomisine yönelik tartışmaları dışarıda bırakarak söylemem gerekirse, sanat üretimi sanatçının varoluşunu besleyen bir eylemdir. Bu nedenle, sanatçının üretimi konusunda desteklenmesi aynı zamanda varoluşunun da beslenmesi anlamına gelir. Dolayısıyla, internet ortamında sunum, sergileme, paylaşım, edinilebilirlik gibi bu doğrultuda hayata geçebilecek nitelikli yöntemlerin tümü değerlidir.

     

    Base gibi bir platform kurma fikri nasıl ortaya çıktı? Kimlerin girişimiyle oldu?

    Ali Kerem Bilge: Mezuniyet sergileri sanatsever ve koleksiyonerler için heyecan vericidir. Henüz çok genç, kariyerinin başında sanatçı adaylarını keşfedebilir ve kariyerlerini takip etmek için daha fazla zamana sahip olursunuz. Son 4 seneyi daha az piyasa veya beğenilme kaygısıyla geçirmiş olduklarından dolayı düşünce ve algı dünyalarının belki de en saf hallerini yakalamanız olasıdır. Bu düşünceyle üniversitelerimizde herkesin haberdar olma veya gidebilme şansının olmadığı mezuniyet sergilerini bir araya getirip sanatseverlerle mimari olarak anlamlı bir sergi mekanında buluşturmak istedik. İdil Bilge ve Aslı Boduroğlu ile sanatla ilgili sosyal sorumluluk boyutu da yüksek olan bu projenin hazırlıklarına geçen yıl başladık. Üniversitelerimizin sahip çıkması çok değerli olduğundan dolayı yaklaşık 60 güzel sanatlar fakültesinin tamamına ulaşarak projeye start verdik. Öğrenciler ve akademik kadroların müthiş ilgi gösterip sahiplendiği başvuru aşamasında 51 üniversite ve 35 şehirden 1000’e yakın başvuru oldu.

     

    Seçici kurulda oldukça fazla sayıda ve hepsi birbirinden değerli isim var. Bu isimler nasıl bir araya geldi?

    A.K.B.: Bizler için sadece seçilmesi değil, aynı zamanda Türkiye’nin neresinde olursa olsun üniversitede sanat okumayı seçmiş, BASE’e teveccüh göstermiş, her öğrencinin değerlendirme aşamasında işini görmüş olmasından mutluluk duyacağı, heyecanlanacağı, belki hayal bile edemeyeceği bir jüri kurmak çok önemliydi. Çağrıyı tüm bölümlere açtığımızdan dolayı disiplinler arasında dengeyi korumaya ve farklı kuşaklara yer vermeye dikkat ettik. Artık küresel bir hayal kuran gençlerin arttığına ve sınırların yaklaştığına inandığımızdan, dünyanın önemli kurum ve organizasyonlarından isimlerin jüride olması bizim için çok önemliydi. Bazılarını çevremizden tanıyorduk, bazıları ise projenin etki gücünü ve değerini anlayarak destek vermeyi çok istediler. Gerçekten çok yüksek sayıda başvuru aldık; ayırdıkları zaman ve müthiş ilgileri için ne kadar teşekkür etsek az.

     

    Base her yıl yapılacak mı? Sürdürülebilirliği konusunda ne tür aksiyonlar alınıyor?

    A.K.B.: BASE mezuniyet sergisi konseptinde olduğundan her yıl gerçekleşecek. Sadece güzel sanatlar fakülteleri değil, yaratıcılık ile ilgili diğer fakültelerden de talep var.

     

    Uluslararası ortamda Base’in benzeri hangi oluşumlar mevcut? Onlarla işbirliği geliştirme ve gençleri uluslararası sanat çevrelerine tanıtma hedefiniz var mı?

    A.K.B.: Lojistik ve bütçe imkanları doğrultusunda projeyi yurtdışındaki diğer okullara açma, yurtdışındaki okul ve kurumlarla işbirliği düşüncemiz var. Bu çapta tüm ülkedeki güzel sanatlar fakültelerini tema veya departman sınırlaması olmadan bir araya getiren bir organizasyon bilmiyoruz; sanırım yok. En azından jüri üyelerimizden Almanya Düsseldorf’tan Rudiger Voss, New York Academy of Art dekanı Peter Drake ve The Armory Show, New York direktörü Deborah Harris benzerini duymadıklarını ilettiler.

     

    Base İstanbul ile ilgili tüm detaylara buradan ulaşabilirsiniz.

  • Su Karakuş ile Gökyüzünün Sanata Etkileri

    Fotoğraf: M. Serdar Kılıç

    Astroloji’nin sanata dokunan, sanatı da yönlendiren bir kapsama alanına sahip olduğunu düşünen ve uzun zamandır profesyonel olarak Astroloji danışmanlığı yapan Su Karakuş ile Astroloji ve sanat hakkında kısaca konuştuk.

     

    İster inanalım ister inanmayalım, çoğumuz burcumuzu ya da en azından yarıdan fazlamız yükselen burcumuzu biliyoruz. Astroloji tam olarak nedir ve gerçekten bizleri etkiliyor mu?

    Astroloji Güneş Sistemi üzerindeki Dünya dışı gezegenlerin, Dünya’da yaşayan canlılar üzerindeki etkisini anlatır. Güneş Sistemi çekim gücüne dayanır. Belli bir sistematikle, belli bir rotayı izleyen gezegenler büyük bir çekim gücüyle birbirlerinden ayrılmadan dönerken, insan faktörünü çekim alanı dışında düşünmek, etkilenmiyor demek mümkün mü?

     

    Astrolojik hareketler sanatçıların duygu durumu üzerinde nasıl etki eder?

    Gökyüzünün her canlı üstünde etkisi var. Sanatçılar diğer insanlara göre daha duyarlı olduğu için gezegenlere karşı duyarlılıkları da fazla. Sert açılarda yaratıcılık ve duygu durumu da negatif etkileniyor. Özellikle Neptün’ün ve Venüs’ün sert açıları ya da retro ( geri gitme) dönemleri ilhamı, vizyonu, düş gücünü, renk seçimini hatta bir eseri tamamlama yeteneğini olumsuz etkiliyor. Yıllarca sorun yaşamadan üretebilirken, bir anda fırça tutma arzusu yok olabiliyor. Ya da tam tersine sanatçı olumlu açılar altındaysa, bir yıl içinde beklenenden fazla eser ortaya koyabiliyor ve her biri ayrı değerli olabiliyor. 

     

    Sanat deyince çoğumuzun aklına ilk gelen şey renkler, sanatçıların tercih ettiği renklerin gezegenlerle bir ilişkisi var mı?

    Yüzyıllar boyunca yapılan astroloji  istatistiklerinden; renklerin gezegenlerle ilişkili olduğunu, renklerin belli dönemde moda oluşunun elde kalan kumaşlardan fazlasını anlattığını, ressamların kendi tuvallerinde sıklıkla tercih ettiği renklerin sanatçının doğum haritasının bir yansıması olduğunu, sanatçının bilinir olma ihtimalini ve resim ekollerinde gezegenlerin de payı olduğunu çıkarabiliriz.

     

    Sanat alanında öne çıkan bir burç var mı?

    Mesela resim sanatının burcu Terazi. Fakat elbette bu kadar sığ değil tanım. Ne bütün ressamlar terazi burcu, ne de “doğum anında Terazi burcunda herhangi bir gezegen bulunmayanlar ressam olamaz” denilebilir.

    Resim sanatında başarılı olanlar, kendi doğalarını ve duygularını resim yoluyla dışa vuranlar ve hatta resim dışında Dünya’ya anlatacak bir şeyi olanlar görsel bir sanatı seçenlerse, bir burçla simgelenemezler. Astroloji der ki: her insan biriciktir ve her bireyin doğum haritası tekrarlanamayacak şekilde tıpkı parmak izi gibi dizayn edilmiştir. İkizlerin bile doğum haritaları birbirinden farklıdır.

    Yapılan araştırmalarda resim alanında yetenekli kişilerde terazi burcu ve 12. ev, 7. ev vurgusuna sıklıkla rastlanmıştır. (7 ev astrolojik bir tanım. )

    Bunun yanı sıra Venüs ve Ay’ın, doğum haritasındaki güçlü konumu, 9. ev ve 10. ev çizgisine yakın konumlanan gezegenlerin sanat ve şöhret dürtüsü kattığı bir gerçek.

    Bir başka ifadeyle, doğum anınızda şöhret alanlarına yakın bir Venüs, içe dönük dünyanız, Terazi burcunda olumlu ya da sert etki yaratan gezegenleriniz iyi bir ressam olmanızın yolunu açmıştır. Ve tabii tanınmanızın da.

     

    Sizce bu ay gökyüzünün etkilerini Art50.net’te en iyi yansıtan eser hangisi? 

    Haziran boyunca Yengeç burcunu öne çıkaran gezegen etkilerini yaşamımızda daha çok fark edeceğiz. Anne, ev, yuva, çiçekler, bitkiler, bahçe ve yeniliklerin yuvamıza etkileri Haziran’ın ortak konuları. Olumsuz açıları yavaş yavaş geride bırakırken, içimizi umut kaplarken Saliha Yılmaz’ın İdeal Anne tablosu kesinlikle Haziran ayının gökyüzü etkilerini en iyi anlatan eser.

     

    Saliha Yılmaz, İdeal Anne, tuval üzerine yağlıboya, 2016.

    Saliha Yılmaz’ın Art50.net’te yer alan diğer eserlerini görmek için tıklayın

     

    Su Karakuş’a su@sukarakus.com adresinden ulaşabilirsiniz.

  • Çağdaş Sanat Ortamından 2016 Değerlendirmeleri ve 2017 Öngörüleri

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    2016’ya veda ederken çağdaş sanat ortamının önemli isimlerinden Banu Çarmıklı, Gamze Büyükkuşoğlu, Ahu Büyükkuşoğlu Serter ve Sevil Dolmacı’ya 2016’ya dair değerlendirmelerini ve 2017’den beklentilerini sorduk.

    banu-carmikli

    Banu Çarmıklı

    Banu Çarmıklı:

    Sizce dünyada ve Türkiye’de bu yılın en önemli sanat olayı?

    Türkiye için konuşmak gerekirse Art International’ın iptal olması bence yılın en önemli olayıydı. Yurtdışından da heyecanla takip edilen bu fuar, ülkenin uluslararası bilinirliğini artırmıştı ancak gündemdeki kritik olaylar sebebiyle iptal edilmesi talihsiz bir durum oldu.

    Olumlu bir gelişmeden bahsedecek olursak, Hüseyin Bahri Alptekin’in işinin MoMA’nın kalıcı koleksiyonuna kazandırılması çok büyük bir başarı. Bu gurur verici olay uzun uğraşlar sonucu gerçekleşti. Ayrıca Şükran Moral’ın çalışmasının Polonya Çağdaş Sanatlar Müzesi koleksiyonuna girmesi, Halil Altındere’nin Berlin Bienali ve farklı yurtdışı sergilerde görünürlük kazanması Türkiye’deki çağdaş sanat ortamı adına önemli gelişmelerdi.

    n_29806_1

    Hüseyin Bahri Alptekin’in MoMA koleksiyonuna giren ‘H-Fact: Hospitality/Hostility’ adlı eseri. Fotoğraf: AA

    Dünyadaki olaylara değinirsek de David Bowie’nin koleksiyonunun kamuya açılması ve Sotheby’s tarafından müzayedeye çıkartılması bence heyecan vericiydi.

     

    Uluslararası fuarlardan öne çıkanlar?

    Frieze Art Fair, Art Basel gibi fuarlar zaten herkesin bildiği yıldız etkinlikler.

    Ben bunların yerine özellikle zihnimde yer eden, yenilikçi ve dopdolu içeriğiyle göze çarpan bazı sergilerle cevap vermeyi tercih ediyorum. New York bu sene oldukça hareketliydi. Metropolitan Müzesi’nin çatısında sergilenen, Cornelia Parker’ın mekana özgü, büyük boyutlu yerleştirmesi muhteşemdi. Edward Hopper’ın resimlerinden esinle üretilen iş, Manhattan ve Central Park manzarası ile tarifsiz bir deneyim yaşattı.

    Programme Name: imagine...DANGER! Cornelia Parker - TX: 14/07/2016 - Episode: n/a (No. n/a) - Picture Shows: on the roof of the Metropolitan Museum of Art in New York with Parker's creation, 'Transitional Object (PsychoBarn)'. Alan Yentob, Cornelia Parker - (C) BBC - Photographer: Screengrab

    Cornelia Parker’ın Name: imagine…DANGER! ‘programı kapsamında New York Metropolitan Müzesi’nde sergilenen Transitional Object (PsychoBarn)’ adlı yerleştirmesi.  Alan Yentob, Cornelia Parker – (C) BBC – Foto: Screengrab

    Bir diğer sergi, yine New York’taki New Museum of Contemporary Art’ta yer alan “The Keeper” diyebilirim. Sanat eserini, objeleri ve görsel materyalleri korumaya, saklamaya yönelik büyüleyici bir araştırma ve arşiv seçkisiydi.

     

    dsc_0102

    Ahu Büyükkuşoğlu Serter

    Ahu Büyükkuşoğlu Serter & Gamze Büyükkuşoğlu:

    Sizce bu yılın dünyada ve Türkiye’de en önemli sanat olayı? 2017’de çağdaş sanat adına en heyecanla beklediğiniz gelişmeler?

    Geçtiğimiz yıl sanat piyasası uzmanları 2016 yılı sanat piyasaları için nötr bir tavır sergilemişti. Türkiye’de ve diğer ülkeler için geçtiğimiz yıl ve 2016 yılında yaşanan politik değişimler, terör, darbe olayları sanat piyasaları için de oldukça zor ve durağan yıllar olması ile sonuçlandı.  Bu sebeple 2016 yılını tek bir sanat olayıyla değil genel olarak piyasayı ayakta tutmak adına gösterilen çabalar ile değerlendirmek daha doğru olur.

    Hakim olan genel negatif havanın dışında, sanat alanında yeni oluşumlar, açılan yeni galeriler umut vericiydi. Her ne kadar piyasalar durağanlığını sürdürse de galerilerin bu zor günlerde birbirine destek vermesi de oldukça sevindirici oldu. Türkiye’nin önde gelen galerilerinin bir araya gelerek düzenlediği İstanbul Gallery Weekend,  Mamut Art Project ve  Genç Yeni Farklı gibi genç sanatçıları desteklemek ve görünür kılmak amacıyla devam eden oluşumlar, Dolapdere’de yeni açılan Dirimart ve Gaia galerilerinin yeni mekanları 2017 için de umut kaynağı. Art International’ın bu sene iptal olması başta endişe yaratmıştı ancak izleyiciye yeni alternatif olarak bir festival tadında sunulan Contemporary İstanbul’da bu yıl sanatı canlandırmak için oldukça çaba harcandı;  ilk defa gerçekleştirilen Collector’s Stories bölümü fuarda yoğun ilgi gördü.

    m__dsc7497_579

    Collectors’ Stories sergisinden genel görünüm. CI 16 arşivinden.

    Üyesi olduğumuz GALATA Business Angels kapsamında Contemporary Istanbul ile işbirliği yaparak ilk kez art & entrepreneurship projesini gerçekleştirdik ve sanat alanındaki girişimlere dikkat çektik.

    Bunların dışında artık online ve daha uygun fiyatta eserlerin yer aldığı sanal platformlarının da bu yıl içinde iyi bir artış gösterdiğini söyleyebiliriz. Sanatın daha çok hayatımızın içine girmesi örneğin AVM’lerde, restoranlarda ve billboardlarda karşımıza çıkması, online sergilerin artması, hayatımıza daha fazla entegre edilmesi de 2016 yılı içinde daha çok karşımıza çıktı. Olumsuz koşullar altında bile sanatın çevremizde olması bize güç veren etmenler arasındaydı.

    Dünyaya baktığımızda 2016 yılında Amerika, İngiltere ve Çin’in sanat piyasalarının başını çektiğini görüyoruz. Bu ülkelerde yapılan Art Basel, Frieze gibi önemli fuarlara genel olarak katılımın azalmasına karşın satışların geçtiğimiz yıllara oranla çok da düşmediğini görebiliriz. İzleyici azalsa da piyasalarda beklenenden fazla düşüş olmaması, bunun yanı sıra dünyada özellikle genç, keşfedilmemiş sanatçılara ve son yıllarda üretilen işlere olan ilginin artması da heyecan verici oldu.

    Bizi heyecanlandıran, büyük ve jenerikleşmiş fuarlardan çok gelişen sanatçıları ve sanatı takip etmek oldu; düzenlediğimiz konuk sanatçı programı ile de bu çalışmalarımızı sürdürmeye devam edeceğiz.

    Tüm sanatseverlere sanat dolu, çok daha iyi bir 2017 yılı diliyoruz.

     

    sevildolmaci-foto

    Sevil Dolmacı

    Sevil Dolmacı

    Sizce yılın sanat olayı? 2017’de hangi sanat dalları, hangi teknikler ve yaklaşımlar yükselişe geçecek? 2017 için en umut vadeden sanatçılar?

    2016 yılının Türk sanatı için en iyi ve önemli haberi Modern sanatın en önemli sanatçılarından biri olan Fahrelnissa Zeid’in  eserlerinin başta Tate Modern olmak üzere Avrupa’nın üç önemli müzesinde sanatseverlerle buluşacak olmasıdır. Bu olay Türk sanatının uluslararası platformda ‘gerçek anlamda’ görünürlük kazanması demektir.

    adrian-ghenie-profile-image

    Adrian Ghenie yapıtlarının önünde. Kaynak: WideWalls

    2017 yılında 2016’da olduğu gibi geleneksel malzeme tuval üzerinde yeni bir söz söylemek dünyada oldukça popüler oldu. Kalın boya tabakalarının öne çıktığı yer yer ekspresyonist yer yer yeni gerçekçi üsluplar yine gündemde. En iyi örneği geçtiğimiz yıl Sotheby’s de 2.59 milyon dolara satılan, ayçiçekleri ile dünyanın ilgi odağı olan 1977 doğumlu Romanyalı genç sanatçı Adrian Ghenie’nin üslubu bahsettiğimiz bugünün trendlerini en iyi açıklayan işler. Kalın boya tabakaları ile ekspresyonist bir anlayışla tarihsel portreleri ve/veya tarihe damga vurmuş resimleri yeniden yorumlayan işler oldukça gündemde. Realist yaklaşımlar keza oldukça popüler. Kehinde Wiley, Taner Ceylan, Tigran Tsitoghdzyan gibi sanatçılar dünya çapında dolaşımda.

    2017’de çıkış yapacağına inandığım ve çalışma fırsatı bulduğum Elif Tutka benim favorim. Şimdiden büyük koleksiyonlara girdi ve kurumsal bir yapı sponsorluğunda solo sergisi açılacak.

  • Ebru Nalan Sülün ile Impact Videofest Üzerine

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    İzmir Kasım ayında video sanatı adına değerli bir projeye ev sahipliği yapıyor. 1-30 Kasım tarihleri arasında Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde düzenlenen ve Türkiye’de üretilen performans videoları arasından bir seçki sunan “Impact- Videofest Projesi” Yeni Anıt, Cengiz Bodur, Handan Dayı, İpek Duben, Nezaket Ekici, Genco Gülan, Erdal İnci, Ferhat Özgür, Hülya Özdemir, Komet, Neriman Polat, Özlem Şimşek ve VİDEOİST inisiyatifinin seçkisi dahilindeki Tunca, Şefik Özcan, Mehmet Ali Boran, İnsel İnal ve Gülçin Aksoy’un videolarından oluşuyor. Direktörlüğünü Emre Gökçen’in üstlendiği festivali ve hedeflerini etkinliğin küratörü, sanat tarihçisi Ebru Nalan Sülün ile konuştuk.

    ebru-nalan-sulun-portre

    Ebru Nalan Sülün

    Bu proje nasıl doğdu? Nereden yola çıktınız? Nasıl bir süreçten geçtiniz? Yapıtları belirlerken hangi kriterleri dikkate aldınız?

    Bir sanat tarihçi olarak Türkiye sanat tarihinde pek çok dönemde büyük bir boşluk olduğunu düşünüyorum. Yaptığım her sergide de bu sorunu bilerek kurgular yapmaya çalışıyorum. İmpact Videofest aynı amaçla Türkiye’de üretilen video sanatının belleğini kurgulamak ve sınıflandırmayı amaçlamakta. Türkiye’de 1980’lerden günümüze üretilmekte olan video yapıtlarının içerik biçim ve estetik kaygılarının günümüze özgü sanat estetiği ve eleştirisi açısından değerlendirilmesi, video sanatı birikiminin bir arşivinin oluşturulması amaçları arasında. Festivalde Türkiye’de video üreten sanatçıların üretimlerinin her yıl proje kapsamında sınıflandırılması ile birlikte video sanatı üzerine tartışma yaratmak hedefleniyor. Örneğin bu yıl “performans videoları”na odaklanan bir seçki ile sınıflandırma yapmayı tercih ettim. Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi salonları yedi ayrı galeri mekanına dönüştürüldü. Sergi süresince izleyenler bu galerilerde 17 sanatçının video eserini izleme şansı yakalıyorlar.

     

    Sizce Türkiye’de video sanatı son yıllarda nasıl bir aşama kaydetti?

    Ben son yıllarda video üretiminin oldukça dinamik ve hızlı geliştiğini düşünüyorum. Özellikle son on yıl içerisinde oluşan bu perspektif nedeniyle bir bellek oluşturmak ve küratöryel seçkide de bu yönde bir strateji geliştirmek istedim. Artık video sanatı üzerine akademik çalışmalar da yapılıyor. Bu, oldukça önemli bir gelişme. Daha önce de söz ettiğim gibi ülkemizde yazılan metinlerin yanı sıra oluşturulan seçkilerde de bellek yazmak, kayıt tutmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Ülkemizde hala sanat tarihi yazımının eksikliğini konuşuyoruz. Bu noktada söz ettiğim yaklaşım daha da önem kazanıyor.

    ozlem-simsek-aglayan-kadinlar-3-kanalli-video2013

    Özlem Şimşek, Ağlayan Kadınlar, 3 kanallı video, 2013

     

    İzmirli izleyici festivali nasıl karşıladı?

    İzmirli izleyici festivale gerçekten sahip çıktı. İstanbul’dan da sırf  festivali gezmek için gelen izleyiciler olduğuna tanık oldum. Günlük izleyici sayıları oldukça yüksek. Bu da üretici olan bizlere umut veriyor. Açıkçası sonuçtan ve tepkilerden oldukça mutluyum. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin festivalin oluşum sürecindeki desteğine ve Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi çalışanlarına da değinmek istiyorum. Artık küresel ortamda sanatı özel sermayenin yönlendirdiğini biliyoruz. Belediyenin ve sanat merkezi çalışanlarının en az bizim kadar festivali sahiplenmesi ve sürece dair heyecan duyması gerçekten önemli idi.

     

    Kendi akademik çalışmalarınızdan söz edebilir misiniz?

    Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nü bitirdim. 16 yıldır bu alanda Akdeniz Üniversitesi’nde akademik eğitim veriyorum. Doktora tezimde 1990-2010 yılları arasında Türkiye’deki Çağdaş Sanat Koleksiyonerliği’ni çalışıyorum. Tezim aynı zamanda 1990 sonrasında Türkiye’de gelişen sanat piyasasına odaklanmakta. Sanat tarihçiliğin yanı sıra sanat eleştirmenliği de yapıyorum. AICA(TR) üyesiyim; akademik çalışmalarımın dışında ulusal gazete ve sanat dergilerinde şu ana dek pek çok yazım yayınlandı. İki adet yayınlanmış kitabım mevcut.

     

    ferhat-ozgur-dirilis-2012

    Ferhat Özgür, Diriliş, 2012

     

    Önümüzdeki yıl festivalin teması ne olacak? İleride Türkiye dışından sanatçılara da yer vermeyi düşünüyor musunuz?

    Gelecek yılın çalışmaları devam ediyor. Sürpriz olsun. Yapılan her üretimde süreklilik oldukça önemli. Eğer bir etkinliğin sürekliliği yoksa hiç yapılmasın daha iyi. Bu nedenle bu festivalde en önemli odak yükselen bir ivme ile devamlılığı sağlamak. Ayrıca festivalin uluslararası olması da elbette planlar arasında. Kentin dinamiğini yakalamak ve kurumsal yapı ile tanışmak adına ilk festival önemli idi. Festival sona ermeden hepinizi Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’ne bekliyoruz.

     

    Galerimizdeki video eserlerini keşfetmek için tıklayın.

Toplam 4 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.1234