• base

    BASE’i Derya Yücel ve Ali Kerem Bilge’den Dinledik

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Tüm Türkiye’nin yeni nesil sanatçılarını ilk kez 21-24 Aralık 2017 tarihlerinde Galata Rum Okulu’nda bir sergide buluşturacak olan BASE İstanbul‘a sayılı günler kala, projenin detaylarını küratör Derya Yücel ve Base’in kurucu ortağı Ali Kerem Bilge ile konuştuk.

     

    Serginin kavramsal çerçevesi nasıl oluştu? Nasıl bir küratöryel strateji belirlediniz?

    Derya Yücel: BASE sergisinin izleyici ile paylaşılmasında tercih ettiğim küratöryel yöntem “kavramsal çerçeve” metodu üzerinden şekillenmedi. Bu tür bir yöntem açıkçası BASE’in üstlendiği misyon ve gerçekleşmesi yönünde uygulanan adımlarla uyumlu bir strateji olmazdı. En başından itibaren şahit olma şansı yakaladığım sürece baktığımda, proje ekibinden seçici kurula, küratör-sanatçı iletişiminden destekçilere, işbirliği yapılan profesyonellerden etkinlik katılımcılarına tüm süreçte kolektif, katılımcı, şeffaf ve bağımsız bir süreci hep birlikte paylaştık. Bu anlamda, sergileme metodu ve küratöryel çalışmam sanatçılar ve üretimlerine yönelik olarak çokseslilik içindeki bireysellikleri, farklılıklar içindeki kesişmeleri, çeşitlilik içindeki paralel duruşları ortaya çıkarmaya yönelik oldu. Bu nedenle, BASE’e katılmaya hak kazanan 108 genç sanatçının içerik/konu ya da biçim/form olarak temelde odağına aldığı temaları belirleyerek, sergi mekanının da fiziksel koşulları çerçevesinde sergiyi 3 ana başlığa ayırdım. Bunlar, Bilgi, İnsan ve Çevre olarak şekillendi.

     

    Yeni mezun sanatçılar, çalışmalarını izleyicilerle buluşturmakta oldukça zorlanıyorlar. Base’in çıkış noktalarından biri de bu. Peki son yıllarda giderek gelişen internet ortamı ve online sanat platformlarının, gençlerin görünürlüğünü artırmadaki rolü konusunda neler söylemek istersiniz?

    D.Y.: Sanat alanında, genç sanatçıların üretimlerine görünürlük sağlayan kurum/mekanlar ne yazık ki nicelik olarak üretim-paylaşım dengesini sağlamakta yetersiz. Var olan alanlar da genç sanatçıların üretimlerine -kariyerlerinde belirli bir olgunluğa gelmeden- sahip olma konusunda çoğu kez çekimser. Dolayısıyla, BASE katılımcıları gibi henüz sanat üretimine yeni başlamış, yeni mezun olmuş, üretimini motive edebilecek destekleri henüz yakalayamamış sanatçı adayları açısından bu manzara biraz daha sıkıntılı. Bu açıdan, yeni mezunlara ya da kariyerinin başında olan gençlere yönelik görünürlük sağlayan ve sürekliliğini devam ettirebilen sadece bir-iki platform kalmışken, karşılaşma yaratabilecek her platformun varlığı değerli. Dolayısıyla, internet ortamı ve online sanat platformları da yeni üretimlerin ve bu üretimlerin yaratıcısı olan genç sanatçıların izleyici ve sanat ağıyla buluşmasını sağlayan en önemli mecralardan biri haline geldi. Sanatçıların üretimlerini pratik olarak, zamandan, mekandan ve aracı mecralardan sıyrılarak paylaşmaları söz konusu. Ancak bu mecraların da sağladığı görünürlük, sanat yapıtı ile fiziksel mekanda karşılaşmanın yaratabileceği duyumsal etkileri zayıflatma riski taşıyor. Yine de, fiziksel ya da dijital olsun, genç sanatçılara alan açarak yeni üretimlere farkındalık yaratabilecek her türlü karşılaşmanın ve yaratılan diyaloğun önemli olduğuna inanıyorum.

     

    Yine son yıllarda sıkça gündemde olan erişilebilir sanat kavramı, sizce koleksiyonerliğin daha geniş kitlelere yayılmasını sağlayabildi mi? Bu doğrultuda başka neler yapılabilir?

    D.Y.: Dijital medya, gelişen teknolojiler, kitle iletişim araçları ve internet, sanatı herkesin ulaşabileceği hale getirdi. Günümüzde sanat deneyimi, yalnızca müzeler, galeriler ya da sanata adanan mekanlarda değil; evde, işte veya internet erişiminin bulunduğu her yerde ve zamanda yaşanabilmekte. Bu anlamda, izleyici ile iletişim bağlamında önem taşıyan “ulaşılabilirlik”, sanat üretimi ile sanat aktörleri ve profesyonelleri arasındaki iletişimde de değişime yol açtı. Dolayısıyla evet, işlerin edinebilirliği konusunda da daha geniş kitlelerin motive olmasını destekledi diyebilirim. Sanat sahipliği-değer ekonomisine yönelik tartışmaları dışarıda bırakarak söylemem gerekirse, sanat üretimi sanatçının varoluşunu besleyen bir eylemdir. Bu nedenle, sanatçının üretimi konusunda desteklenmesi aynı zamanda varoluşunun da beslenmesi anlamına gelir. Dolayısıyla, internet ortamında sunum, sergileme, paylaşım, edinilebilirlik gibi bu doğrultuda hayata geçebilecek nitelikli yöntemlerin tümü değerlidir.

     

    Base gibi bir platform kurma fikri nasıl ortaya çıktı? Kimlerin girişimiyle oldu?

    Ali Kerem Bilge: Mezuniyet sergileri sanatsever ve koleksiyonerler için heyecan vericidir. Henüz çok genç, kariyerinin başında sanatçı adaylarını keşfedebilir ve kariyerlerini takip etmek için daha fazla zamana sahip olursunuz. Son 4 seneyi daha az piyasa veya beğenilme kaygısıyla geçirmiş olduklarından dolayı düşünce ve algı dünyalarının belki de en saf hallerini yakalamanız olasıdır. Bu düşünceyle üniversitelerimizde herkesin haberdar olma veya gidebilme şansının olmadığı mezuniyet sergilerini bir araya getirip sanatseverlerle mimari olarak anlamlı bir sergi mekanında buluşturmak istedik. İdil Bilge ve Aslı Boduroğlu ile sanatla ilgili sosyal sorumluluk boyutu da yüksek olan bu projenin hazırlıklarına geçen yıl başladık. Üniversitelerimizin sahip çıkması çok değerli olduğundan dolayı yaklaşık 60 güzel sanatlar fakültesinin tamamına ulaşarak projeye start verdik. Öğrenciler ve akademik kadroların müthiş ilgi gösterip sahiplendiği başvuru aşamasında 51 üniversite ve 35 şehirden 1000’e yakın başvuru oldu.

     

    Seçici kurulda oldukça fazla sayıda ve hepsi birbirinden değerli isim var. Bu isimler nasıl bir araya geldi?

    A.K.B.: Bizler için sadece seçilmesi değil, aynı zamanda Türkiye’nin neresinde olursa olsun üniversitede sanat okumayı seçmiş, BASE’e teveccüh göstermiş, her öğrencinin değerlendirme aşamasında işini görmüş olmasından mutluluk duyacağı, heyecanlanacağı, belki hayal bile edemeyeceği bir jüri kurmak çok önemliydi. Çağrıyı tüm bölümlere açtığımızdan dolayı disiplinler arasında dengeyi korumaya ve farklı kuşaklara yer vermeye dikkat ettik. Artık küresel bir hayal kuran gençlerin arttığına ve sınırların yaklaştığına inandığımızdan, dünyanın önemli kurum ve organizasyonlarından isimlerin jüride olması bizim için çok önemliydi. Bazılarını çevremizden tanıyorduk, bazıları ise projenin etki gücünü ve değerini anlayarak destek vermeyi çok istediler. Gerçekten çok yüksek sayıda başvuru aldık; ayırdıkları zaman ve müthiş ilgileri için ne kadar teşekkür etsek az.

     

    Base her yıl yapılacak mı? Sürdürülebilirliği konusunda ne tür aksiyonlar alınıyor?

    A.K.B.: BASE mezuniyet sergisi konseptinde olduğundan her yıl gerçekleşecek. Sadece güzel sanatlar fakülteleri değil, yaratıcılık ile ilgili diğer fakültelerden de talep var.

     

    Uluslararası ortamda Base’in benzeri hangi oluşumlar mevcut? Onlarla işbirliği geliştirme ve gençleri uluslararası sanat çevrelerine tanıtma hedefiniz var mı?

    A.K.B.: Lojistik ve bütçe imkanları doğrultusunda projeyi yurtdışındaki diğer okullara açma, yurtdışındaki okul ve kurumlarla işbirliği düşüncemiz var. Bu çapta tüm ülkedeki güzel sanatlar fakültelerini tema veya departman sınırlaması olmadan bir araya getiren bir organizasyon bilmiyoruz; sanırım yok. En azından jüri üyelerimizden Almanya Düsseldorf’tan Rudiger Voss, New York Academy of Art dekanı Peter Drake ve The Armory Show, New York direktörü Deborah Harris benzerini duymadıklarını ilettiler.

     

    Base İstanbul ile ilgili tüm detaylara buradan ulaşabilirsiniz.

  • Su Karakuş ile Gökyüzünün Sanata Etkileri

    Fotoğraf: M. Serdar Kılıç

    Astroloji’nin sanata dokunan, sanatı da yönlendiren bir kapsama alanına sahip olduğunu düşünen ve uzun zamandır profesyonel olarak Astroloji danışmanlığı yapan Su Karakuş ile Astroloji ve sanat hakkında kısaca konuştuk.

     

    İster inanalım ister inanmayalım, çoğumuz burcumuzu ya da en azından yarıdan fazlamız yükselen burcumuzu biliyoruz. Astroloji tam olarak nedir ve gerçekten bizleri etkiliyor mu?

    Astroloji Güneş Sistemi üzerindeki Dünya dışı gezegenlerin, Dünya’da yaşayan canlılar üzerindeki etkisini anlatır. Güneş Sistemi çekim gücüne dayanır. Belli bir sistematikle, belli bir rotayı izleyen gezegenler büyük bir çekim gücüyle birbirlerinden ayrılmadan dönerken, insan faktörünü çekim alanı dışında düşünmek, etkilenmiyor demek mümkün mü?

     

    Astrolojik hareketler sanatçıların duygu durumu üzerinde nasıl etki eder?

    Gökyüzünün her canlı üstünde etkisi var. Sanatçılar diğer insanlara göre daha duyarlı olduğu için gezegenlere karşı duyarlılıkları da fazla. Sert açılarda yaratıcılık ve duygu durumu da negatif etkileniyor. Özellikle Neptün’ün ve Venüs’ün sert açıları ya da retro ( geri gitme) dönemleri ilhamı, vizyonu, düş gücünü, renk seçimini hatta bir eseri tamamlama yeteneğini olumsuz etkiliyor. Yıllarca sorun yaşamadan üretebilirken, bir anda fırça tutma arzusu yok olabiliyor. Ya da tam tersine sanatçı olumlu açılar altındaysa, bir yıl içinde beklenenden fazla eser ortaya koyabiliyor ve her biri ayrı değerli olabiliyor. 

     

    Sanat deyince çoğumuzun aklına ilk gelen şey renkler, sanatçıların tercih ettiği renklerin gezegenlerle bir ilişkisi var mı?

    Yüzyıllar boyunca yapılan astroloji  istatistiklerinden; renklerin gezegenlerle ilişkili olduğunu, renklerin belli dönemde moda oluşunun elde kalan kumaşlardan fazlasını anlattığını, ressamların kendi tuvallerinde sıklıkla tercih ettiği renklerin sanatçının doğum haritasının bir yansıması olduğunu, sanatçının bilinir olma ihtimalini ve resim ekollerinde gezegenlerin de payı olduğunu çıkarabiliriz.

     

    Sanat alanında öne çıkan bir burç var mı?

    Mesela resim sanatının burcu Terazi. Fakat elbette bu kadar sığ değil tanım. Ne bütün ressamlar terazi burcu, ne de “doğum anında Terazi burcunda herhangi bir gezegen bulunmayanlar ressam olamaz” denilebilir.

    Resim sanatında başarılı olanlar, kendi doğalarını ve duygularını resim yoluyla dışa vuranlar ve hatta resim dışında Dünya’ya anlatacak bir şeyi olanlar görsel bir sanatı seçenlerse, bir burçla simgelenemezler. Astroloji der ki: her insan biriciktir ve her bireyin doğum haritası tekrarlanamayacak şekilde tıpkı parmak izi gibi dizayn edilmiştir. İkizlerin bile doğum haritaları birbirinden farklıdır.

    Yapılan araştırmalarda resim alanında yetenekli kişilerde terazi burcu ve 12. ev, 7. ev vurgusuna sıklıkla rastlanmıştır. (7 ev astrolojik bir tanım. )

    Bunun yanı sıra Venüs ve Ay’ın, doğum haritasındaki güçlü konumu, 9. ev ve 10. ev çizgisine yakın konumlanan gezegenlerin sanat ve şöhret dürtüsü kattığı bir gerçek.

    Bir başka ifadeyle, doğum anınızda şöhret alanlarına yakın bir Venüs, içe dönük dünyanız, Terazi burcunda olumlu ya da sert etki yaratan gezegenleriniz iyi bir ressam olmanızın yolunu açmıştır. Ve tabii tanınmanızın da.

     

    Sizce bu ay gökyüzünün etkilerini Art50.net’te en iyi yansıtan eser hangisi? 

    Haziran boyunca Yengeç burcunu öne çıkaran gezegen etkilerini yaşamımızda daha çok fark edeceğiz. Anne, ev, yuva, çiçekler, bitkiler, bahçe ve yeniliklerin yuvamıza etkileri Haziran’ın ortak konuları. Olumsuz açıları yavaş yavaş geride bırakırken, içimizi umut kaplarken Saliha Yılmaz’ın İdeal Anne tablosu kesinlikle Haziran ayının gökyüzü etkilerini en iyi anlatan eser.

     

    Saliha Yılmaz, İdeal Anne, tuval üzerine yağlıboya, 2016.

    Saliha Yılmaz’ın Art50.net’te yer alan diğer eserlerini görmek için tıklayın

     

    Su Karakuş’a su@sukarakus.com adresinden ulaşabilirsiniz.

  • Çağdaş Sanat Ortamından 2016 Değerlendirmeleri ve 2017 Öngörüleri

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    2016’ya veda ederken çağdaş sanat ortamının önemli isimlerinden Banu Çarmıklı, Gamze Büyükkuşoğlu, Ahu Büyükkuşoğlu Serter ve Sevil Dolmacı’ya 2016’ya dair değerlendirmelerini ve 2017’den beklentilerini sorduk.

    banu-carmikli

    Banu Çarmıklı

    Banu Çarmıklı:

    Sizce dünyada ve Türkiye’de bu yılın en önemli sanat olayı?

    Türkiye için konuşmak gerekirse Art International’ın iptal olması bence yılın en önemli olayıydı. Yurtdışından da heyecanla takip edilen bu fuar, ülkenin uluslararası bilinirliğini artırmıştı ancak gündemdeki kritik olaylar sebebiyle iptal edilmesi talihsiz bir durum oldu.

    Olumlu bir gelişmeden bahsedecek olursak, Hüseyin Bahri Alptekin’in işinin MoMA’nın kalıcı koleksiyonuna kazandırılması çok büyük bir başarı. Bu gurur verici olay uzun uğraşlar sonucu gerçekleşti. Ayrıca Şükran Moral’ın çalışmasının Polonya Çağdaş Sanatlar Müzesi koleksiyonuna girmesi, Halil Altındere’nin Berlin Bienali ve farklı yurtdışı sergilerde görünürlük kazanması Türkiye’deki çağdaş sanat ortamı adına önemli gelişmelerdi.

    n_29806_1

    Hüseyin Bahri Alptekin’in MoMA koleksiyonuna giren ‘H-Fact: Hospitality/Hostility’ adlı eseri. Fotoğraf: AA

    Dünyadaki olaylara değinirsek de David Bowie’nin koleksiyonunun kamuya açılması ve Sotheby’s tarafından müzayedeye çıkartılması bence heyecan vericiydi.

     

    Uluslararası fuarlardan öne çıkanlar?

    Frieze Art Fair, Art Basel gibi fuarlar zaten herkesin bildiği yıldız etkinlikler.

    Ben bunların yerine özellikle zihnimde yer eden, yenilikçi ve dopdolu içeriğiyle göze çarpan bazı sergilerle cevap vermeyi tercih ediyorum. New York bu sene oldukça hareketliydi. Metropolitan Müzesi’nin çatısında sergilenen, Cornelia Parker’ın mekana özgü, büyük boyutlu yerleştirmesi muhteşemdi. Edward Hopper’ın resimlerinden esinle üretilen iş, Manhattan ve Central Park manzarası ile tarifsiz bir deneyim yaşattı.

    Programme Name: imagine...DANGER! Cornelia Parker - TX: 14/07/2016 - Episode: n/a (No. n/a) - Picture Shows: on the roof of the Metropolitan Museum of Art in New York with Parker's creation, 'Transitional Object (PsychoBarn)'. Alan Yentob, Cornelia Parker - (C) BBC - Photographer: Screengrab

    Cornelia Parker’ın Name: imagine…DANGER! ‘programı kapsamında New York Metropolitan Müzesi’nde sergilenen Transitional Object (PsychoBarn)’ adlı yerleştirmesi.  Alan Yentob, Cornelia Parker – (C) BBC – Foto: Screengrab

    Bir diğer sergi, yine New York’taki New Museum of Contemporary Art’ta yer alan “The Keeper” diyebilirim. Sanat eserini, objeleri ve görsel materyalleri korumaya, saklamaya yönelik büyüleyici bir araştırma ve arşiv seçkisiydi.

     

    dsc_0102

    Ahu Büyükkuşoğlu Serter

    Ahu Büyükkuşoğlu Serter & Gamze Büyükkuşoğlu:

    Sizce bu yılın dünyada ve Türkiye’de en önemli sanat olayı? 2017’de çağdaş sanat adına en heyecanla beklediğiniz gelişmeler?

    Geçtiğimiz yıl sanat piyasası uzmanları 2016 yılı sanat piyasaları için nötr bir tavır sergilemişti. Türkiye’de ve diğer ülkeler için geçtiğimiz yıl ve 2016 yılında yaşanan politik değişimler, terör, darbe olayları sanat piyasaları için de oldukça zor ve durağan yıllar olması ile sonuçlandı.  Bu sebeple 2016 yılını tek bir sanat olayıyla değil genel olarak piyasayı ayakta tutmak adına gösterilen çabalar ile değerlendirmek daha doğru olur.

    Hakim olan genel negatif havanın dışında, sanat alanında yeni oluşumlar, açılan yeni galeriler umut vericiydi. Her ne kadar piyasalar durağanlığını sürdürse de galerilerin bu zor günlerde birbirine destek vermesi de oldukça sevindirici oldu. Türkiye’nin önde gelen galerilerinin bir araya gelerek düzenlediği İstanbul Gallery Weekend,  Mamut Art Project ve  Genç Yeni Farklı gibi genç sanatçıları desteklemek ve görünür kılmak amacıyla devam eden oluşumlar, Dolapdere’de yeni açılan Dirimart ve Gaia galerilerinin yeni mekanları 2017 için de umut kaynağı. Art International’ın bu sene iptal olması başta endişe yaratmıştı ancak izleyiciye yeni alternatif olarak bir festival tadında sunulan Contemporary İstanbul’da bu yıl sanatı canlandırmak için oldukça çaba harcandı;  ilk defa gerçekleştirilen Collector’s Stories bölümü fuarda yoğun ilgi gördü.

    m__dsc7497_579

    Collectors’ Stories sergisinden genel görünüm. CI 16 arşivinden.

    Üyesi olduğumuz GALATA Business Angels kapsamında Contemporary Istanbul ile işbirliği yaparak ilk kez art & entrepreneurship projesini gerçekleştirdik ve sanat alanındaki girişimlere dikkat çektik.

    Bunların dışında artık online ve daha uygun fiyatta eserlerin yer aldığı sanal platformlarının da bu yıl içinde iyi bir artış gösterdiğini söyleyebiliriz. Sanatın daha çok hayatımızın içine girmesi örneğin AVM’lerde, restoranlarda ve billboardlarda karşımıza çıkması, online sergilerin artması, hayatımıza daha fazla entegre edilmesi de 2016 yılı içinde daha çok karşımıza çıktı. Olumsuz koşullar altında bile sanatın çevremizde olması bize güç veren etmenler arasındaydı.

    Dünyaya baktığımızda 2016 yılında Amerika, İngiltere ve Çin’in sanat piyasalarının başını çektiğini görüyoruz. Bu ülkelerde yapılan Art Basel, Frieze gibi önemli fuarlara genel olarak katılımın azalmasına karşın satışların geçtiğimiz yıllara oranla çok da düşmediğini görebiliriz. İzleyici azalsa da piyasalarda beklenenden fazla düşüş olmaması, bunun yanı sıra dünyada özellikle genç, keşfedilmemiş sanatçılara ve son yıllarda üretilen işlere olan ilginin artması da heyecan verici oldu.

    Bizi heyecanlandıran, büyük ve jenerikleşmiş fuarlardan çok gelişen sanatçıları ve sanatı takip etmek oldu; düzenlediğimiz konuk sanatçı programı ile de bu çalışmalarımızı sürdürmeye devam edeceğiz.

    Tüm sanatseverlere sanat dolu, çok daha iyi bir 2017 yılı diliyoruz.

     

    sevildolmaci-foto

    Sevil Dolmacı

    Sevil Dolmacı

    Sizce yılın sanat olayı? 2017’de hangi sanat dalları, hangi teknikler ve yaklaşımlar yükselişe geçecek? 2017 için en umut vadeden sanatçılar?

    2016 yılının Türk sanatı için en iyi ve önemli haberi Modern sanatın en önemli sanatçılarından biri olan Fahrelnissa Zeid’in  eserlerinin başta Tate Modern olmak üzere Avrupa’nın üç önemli müzesinde sanatseverlerle buluşacak olmasıdır. Bu olay Türk sanatının uluslararası platformda ‘gerçek anlamda’ görünürlük kazanması demektir.

    adrian-ghenie-profile-image

    Adrian Ghenie yapıtlarının önünde. Kaynak: WideWalls

    2017 yılında 2016’da olduğu gibi geleneksel malzeme tuval üzerinde yeni bir söz söylemek dünyada oldukça popüler oldu. Kalın boya tabakalarının öne çıktığı yer yer ekspresyonist yer yer yeni gerçekçi üsluplar yine gündemde. En iyi örneği geçtiğimiz yıl Sotheby’s de 2.59 milyon dolara satılan, ayçiçekleri ile dünyanın ilgi odağı olan 1977 doğumlu Romanyalı genç sanatçı Adrian Ghenie’nin üslubu bahsettiğimiz bugünün trendlerini en iyi açıklayan işler. Kalın boya tabakaları ile ekspresyonist bir anlayışla tarihsel portreleri ve/veya tarihe damga vurmuş resimleri yeniden yorumlayan işler oldukça gündemde. Realist yaklaşımlar keza oldukça popüler. Kehinde Wiley, Taner Ceylan, Tigran Tsitoghdzyan gibi sanatçılar dünya çapında dolaşımda.

    2017’de çıkış yapacağına inandığım ve çalışma fırsatı bulduğum Elif Tutka benim favorim. Şimdiden büyük koleksiyonlara girdi ve kurumsal bir yapı sponsorluğunda solo sergisi açılacak.

  • Ebru Nalan Sülün ile Impact Videofest Üzerine

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    İzmir Kasım ayında video sanatı adına değerli bir projeye ev sahipliği yapıyor. 1-30 Kasım tarihleri arasında Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde düzenlenen ve Türkiye’de üretilen performans videoları arasından bir seçki sunan “Impact- Videofest Projesi” Yeni Anıt, Cengiz Bodur, Handan Dayı, İpek Duben, Nezaket Ekici, Genco Gülan, Erdal İnci, Ferhat Özgür, Hülya Özdemir, Komet, Neriman Polat, Özlem Şimşek ve VİDEOİST inisiyatifinin seçkisi dahilindeki Tunca, Şefik Özcan, Mehmet Ali Boran, İnsel İnal ve Gülçin Aksoy’un videolarından oluşuyor. Direktörlüğünü Emre Gökçen’in üstlendiği festivali ve hedeflerini etkinliğin küratörü, sanat tarihçisi Ebru Nalan Sülün ile konuştuk.

    ebru-nalan-sulun-portre

    Ebru Nalan Sülün

    Bu proje nasıl doğdu? Nereden yola çıktınız? Nasıl bir süreçten geçtiniz? Yapıtları belirlerken hangi kriterleri dikkate aldınız?

    Bir sanat tarihçi olarak Türkiye sanat tarihinde pek çok dönemde büyük bir boşluk olduğunu düşünüyorum. Yaptığım her sergide de bu sorunu bilerek kurgular yapmaya çalışıyorum. İmpact Videofest aynı amaçla Türkiye’de üretilen video sanatının belleğini kurgulamak ve sınıflandırmayı amaçlamakta. Türkiye’de 1980’lerden günümüze üretilmekte olan video yapıtlarının içerik biçim ve estetik kaygılarının günümüze özgü sanat estetiği ve eleştirisi açısından değerlendirilmesi, video sanatı birikiminin bir arşivinin oluşturulması amaçları arasında. Festivalde Türkiye’de video üreten sanatçıların üretimlerinin her yıl proje kapsamında sınıflandırılması ile birlikte video sanatı üzerine tartışma yaratmak hedefleniyor. Örneğin bu yıl “performans videoları”na odaklanan bir seçki ile sınıflandırma yapmayı tercih ettim. Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi salonları yedi ayrı galeri mekanına dönüştürüldü. Sergi süresince izleyenler bu galerilerde 17 sanatçının video eserini izleme şansı yakalıyorlar.

     

    Sizce Türkiye’de video sanatı son yıllarda nasıl bir aşama kaydetti?

    Ben son yıllarda video üretiminin oldukça dinamik ve hızlı geliştiğini düşünüyorum. Özellikle son on yıl içerisinde oluşan bu perspektif nedeniyle bir bellek oluşturmak ve küratöryel seçkide de bu yönde bir strateji geliştirmek istedim. Artık video sanatı üzerine akademik çalışmalar da yapılıyor. Bu, oldukça önemli bir gelişme. Daha önce de söz ettiğim gibi ülkemizde yazılan metinlerin yanı sıra oluşturulan seçkilerde de bellek yazmak, kayıt tutmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Ülkemizde hala sanat tarihi yazımının eksikliğini konuşuyoruz. Bu noktada söz ettiğim yaklaşım daha da önem kazanıyor.

    ozlem-simsek-aglayan-kadinlar-3-kanalli-video2013

    Özlem Şimşek, Ağlayan Kadınlar, 3 kanallı video, 2013

     

    İzmirli izleyici festivali nasıl karşıladı?

    İzmirli izleyici festivale gerçekten sahip çıktı. İstanbul’dan da sırf  festivali gezmek için gelen izleyiciler olduğuna tanık oldum. Günlük izleyici sayıları oldukça yüksek. Bu da üretici olan bizlere umut veriyor. Açıkçası sonuçtan ve tepkilerden oldukça mutluyum. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin festivalin oluşum sürecindeki desteğine ve Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi çalışanlarına da değinmek istiyorum. Artık küresel ortamda sanatı özel sermayenin yönlendirdiğini biliyoruz. Belediyenin ve sanat merkezi çalışanlarının en az bizim kadar festivali sahiplenmesi ve sürece dair heyecan duyması gerçekten önemli idi.

     

    Kendi akademik çalışmalarınızdan söz edebilir misiniz?

    Hacettepe Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nü bitirdim. 16 yıldır bu alanda Akdeniz Üniversitesi’nde akademik eğitim veriyorum. Doktora tezimde 1990-2010 yılları arasında Türkiye’deki Çağdaş Sanat Koleksiyonerliği’ni çalışıyorum. Tezim aynı zamanda 1990 sonrasında Türkiye’de gelişen sanat piyasasına odaklanmakta. Sanat tarihçiliğin yanı sıra sanat eleştirmenliği de yapıyorum. AICA(TR) üyesiyim; akademik çalışmalarımın dışında ulusal gazete ve sanat dergilerinde şu ana dek pek çok yazım yayınlandı. İki adet yayınlanmış kitabım mevcut.

     

    ferhat-ozgur-dirilis-2012

    Ferhat Özgür, Diriliş, 2012

     

    Önümüzdeki yıl festivalin teması ne olacak? İleride Türkiye dışından sanatçılara da yer vermeyi düşünüyor musunuz?

    Gelecek yılın çalışmaları devam ediyor. Sürpriz olsun. Yapılan her üretimde süreklilik oldukça önemli. Eğer bir etkinliğin sürekliliği yoksa hiç yapılmasın daha iyi. Bu nedenle bu festivalde en önemli odak yükselen bir ivme ile devamlılığı sağlamak. Ayrıca festivalin uluslararası olması da elbette planlar arasında. Kentin dinamiğini yakalamak ve kurumsal yapı ile tanışmak adına ilk festival önemli idi. Festival sona ermeden hepinizi Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’ne bekliyoruz.

     

    Galerimizdeki video eserlerini keşfetmek için tıklayın.

  • Gökhan Karakuş ile Tasarıma Dair Her Şey

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Gökhan Karakuş tasarımcı, küratör, tarihçi, mimarlık eleştirmeni ve kuramcı olarak alanında ülkemizdeki en önemli isimlerden biri. The Architect’s Journal, Architectural Record, Dwell ve Wallpaper gibi yayınlara yazılar yazıyor ve uluslararası projelerde küratörlük yapıyor. İstanbul Tasarım Bienali 2016 Danışma Kurulu Üyesi de olan Karakuş ile tasarımı hemen her yönüyle konuştuk.

     

    Yaratıcı üretimler yapan biri hangi noktada kendini “tasarımcı” olarak tanımlayabilir sizce?

    Tasarımcılar, pratik işlevi olan bir nesneye formunu veren kişilerdir. Bu şekilde, hem görsel olarak hem de malzeme anlamında eskizler aracılığıyla yararlı bir işlevi olan bir obje ortaya çıkarırlar. Bu objenin üretilmesi için gereken planları yaratırlar. Elbette zanaatkarlar ve esnaf da aynı şeyi yapıyor ve bu durumda onların da “tasarladıkları” söylenebilir. Ancak modern çağda bu iş, “tasarımcı” diye anılan profesyonellerin bireysel olarak yaptıkları bir aktiviteye dönüştü. Zanaatkarlar ve esnaf hala var; fakat nesnelerin ve günümüzde bizi çevreleyen yaşam alanlarının çoğunun yaratımından artık tasarımcılar sorumlu.

     

    Kimdir tasarımcı?

    Sözlük tanımı, “yapılmadan ya da inşa edilmeden önce bir şeyin formunu, görüntüsünü ve işleyişini  genellikle detaylı biçimde çizerek planlayan kişi”. Günümüzde bu tanım, bilgisayar arayüzleri ve sanal gerçeklikten yiyecek ve kokuya uzanan çok geniş alanlara yayılmış durumda. Artık etrafımızdaki hemen her şeyin formu ve görünümünden profesyonel bir tasarımcı sorumlu.

     

    Collectible design nedir?

    1990’larda başlamış, görece yeni bir olgudur. Bundan önce  antika mobilya ya da uygulamalı sanat olarak tasarım, müzayede evlerinde ya da özel simsarlar tarafından satılırdı. Öncelikli olarak Londra, New York ve Paris’te bulunan bu müzayede evleri  art nouveau, art deco ve modern harekete kadar gelen farklı tarihsel stillerde mobilya satarlardı. Yine Londra ve Paris gibi Avrupa kentlerinde ve çoğunlukla Amerikan kentlerinde, özellikle aralarında iyi tasarlanmış objelerin değerini takdir eden mimarların bulunduğu sınırlı bir grup koleksiyonere mobilya ve dekoratif obje satan bazı galeri ve simsarlar vardı. Sanat piyasasındaki patlamayla birlikte bu durum 1990’larda tamamen değişti. Sanatın spekülatif bir yatırıma dönüşmesiyle birlikte tasarımcılar da sahneye çıkmak istediler ve bu patlayan sanat piyasasına katılım gösterdiler. Normal şartlarda endüstri için çalışan ya da sipariş alan tasarımcılar kendi objelerini hatta sanatçılar gibi “edisyonlarını” yaratmaya başladılar ve “tasarım sanatı” dalgasını başlattılar. Design Miami ve Design Miami Basel gibi 2000’lerin ortalarında başlayan fuarlar, tasarımcıları ve koleksiyonerleri spekülatif bir yatırım piyasasında buluşturdular; bu durum 2010’da ünlü tasarımcı Marc Newson’ın alüminyumdan yaptığı Lockheed Lounge sandalyenin müzayedede 1,4 milyon sterline satılmasıyla zirveyi gördü.

    Öte yandan 2010’ların başındaki finansal çöküş collectible design piyasasını kötü etkiledi. Bugün galeri, fuar ve müzayede satışları iyi olan Jean Prouvé, Gio Ponti, Carlo Scarpa, Eileen Gray, Frank Lloyd Wright ve Charlotte Perriand gibi ustaları ile  20. yüzyıl modernist tasarımcılarının işleri halen önemini korusa da, güncel collectible design finansal kriz öncesindeki noktaya dönemedi. Şu anda collectible design piyasası önemli ustaların 19. ve 20. yüzyıla ait vintage objeleri piyasası ve çok daha sınırlı bir güncel tasarım piyasasının kombinasyonundan oluşuyor. Güncele bakacak olursak mevcut fiyatlar Ron Arad ve Ross Lovegrove gibi isimler için bile 2000’lerdeki kadar yüksek olmamakla beraber, Campana Brothers, Max Lamb ve Formafantasma gibi isimlerin deneysel işleri yepyeni teknikler, materyal etüdleri ve üretim teknikleriyle liderliği ele almış görünüyor. Yaptıkları işler sadece yeni obje nitelikleri açısından değil, entelektüel önemiyle de dikkat çekici.

     

     

    Nasıl iyi bir tasarım koleksiyonu yapılır?

    Günümüzde Türkiye’de collectible design satın almanın bir yolu olmadığından bu zor bir soru. Şu anda Danimarka kökenli online bir collectible design firması olan Adorno ile Tasarım Küratörü olarak bir proje yapıyorum. Burada Türkiye’den collectible design satmaya başlayacağız. Belki bu proje, Türkiye’den önemli tasarımlarla bu bölgeyi daha geniş bir izleyici ve koleksiyoner kitlesine açar. Günümüzde collectible design’ın önemli kriterleri yapıtın nadir olması, ara planı ve tarihsel önemi. Başka bir deyişle koleksiyonerlerin Türkiye ve Avrupa’da 20. yüzyıl tasarım tarihinin farkında olması gerekiyor.  Şimdilerde İstanbul’da Tasarım Bienali ve Nişantaşı’ndaki ECNP Gallery gibi on yıl önce olmayan birçok tasarım sergisi yapılıyor. 2015’te Atölye Maslak’ta ve 2016’da Monolit’te ben de bizzat birkaç serginin küratörlüğünü yaptım ve buralarda yeni, deneysel tasarım işleri ürettik.

    Kullanım ve etkileşimin öneminin de altını çizmek isterim. Collectible design yalnızca yatırım olarak değerli değil; bir kişinin yaşamına eşsiz ve faydalı niteliklerle anlam ve değer katıyor. Sanatla arasındaki en büyük fark da bu; kullanılabilmesi. Türk koleksiyonerler halen bu alanın pek farkında değiller ve bu konuda eğitime ihtiyaçları olduğunu düşünüyorum. Sonuç olarak collectible design yeni malzemeler, formlar ve teknikleri günlük yaşamımıza taşıdığı için önemli. Yatırım bakımından ise, bu tasarım objelerinde bulunan yaratıcılık, özgünlük, nadirlik ve tarihsellik, zanaat ve malzeme yönünün yanında anahtar faktörler. Türkiye’de sahip olduğumuz seramik, mermer ve bronz gibi malzemeler de en az bunun kadar önemli.

     

    Sanat ve tasarımın zor bir ilişkisi var. Bazı tasarımcılar sanatı bu alanı deyim yerindeyse “sulandıran” bir olgu olarak görüyorlar. Sanatçıların bazıları da tasarımcıların sanat alanında söz sahibi olmaya çalışmasından rahatsız. Sözkonusu gelişmeleri neye bağlıyorsunuz?

    Evet, şimdilerde tasarımcıların “tasarım sanatı”na dair bir belirsizlik var. Neyin sanat, neyin tasarım olduğu epeyce kararsız bir yerde duruyor. Bir de üstüne ortalığı iyice karıştıran “sanat-zanaat” meselesi var. Ancak bugün daha geniş bir “maker” kültüründen söz edebiliriz; bunun içinde sanat, tasarım ve zanaat neredeyse aynı şeyler. 2015’te 42 Maslak ArtSpace’te küratörlüğünü Ali Bakova ile birlikte gerçekleştirdiğim Atölye Maslak sergisinde bu dinamikleri tasarımcıların, sanatçıların ve zanaatkarların bir araya gelişinde ve Atatürk Oto Sanayii’deki atölyelerde birlikte çalışmasında gördük. Eski, geleneksel sanat türlerinde çalışanlar bu gelişmeleri tehdit olarak görebilir; bense sınırları iten, yeni ve yenilikçi iş yaratan her şeyin desteklenmesinden yanayım.

     

     

    Tasarımın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

    Dijital fabrikasyon ve zanaat olarak görüyorum. Çok net bu benim için. Bu amaçla Istanbul Modern için “21. YÜZYIL TÜRKİYESİ’NDE TASARIM VE ZANAAT MANİFESTOSU” başlıklı, Türkiye’de tasarım, dijital fabrikasyon ve zanaatin olanakları üzerine bir manifesto yazdım. Burada “tasarım/yaratıcı dilleri olarak kullanılabilecek yeni karma zanaat ve tasarım biçimleri” alt başlığında Türkiye’de tasarımda yeni bir dilin yönelimlerinin ana hatlarını ortaya koydum. Sanat, dijital fabrikasyon ve zanaatin birleşmesine zaman ve emek yatırımı yapmanın önemi, nesneler ve kullanımları üzerine de yeni bir dil üretecek olması. Türkiye’de tasarım ve endüstrinin, gelişmekte olan dünyada ekonominin önünü açacak olan bir deneysel tasarım anlayışından, bir tür ar-ge kavramından söz ediyorum.

     

    Tasarım bienali ve İstanbul’da son günlerde gerçekleşen tasarım etkinlikleri konusunda neler söylersiniz?

    Bu yıl İKSV Tasarım Bienali’nin Danışma Kurulu üyesiydim. Diyebiliriz ki tüm proje bu kez Mark Wigley and Beatriz Colomina’nın küratörlüğünü üstlendiği “Biz İnsan mıyız?” sergisiyle ciddi biçimde büyüdü. Ancak küratörlüğünü Zoom TPU ve AKDO ile beraber yaptığımız ve Borusan Sanat’ta gerçekleşen Monolit sergisi gibi paralel etkinlikler de önemli. “Yaratıcı Mahalleri” programı da İstanbul’un farklı semtlerinde tasarımı günlük yaşama taşıdılar. Deniz Ova liderliğindeki bienal ekibi bienalin etkinliklerini daha geniş bir kitleye yaymaya çalıştılar ve bence başardılar. Bienal ile ilgili tek eleştirim, kökten düzeyde Türkiye’den gelen tasarımın ana sergide daha fazla desteklenmesi gerektiği. Burası bienalin en önemli platformu olmakla birlikte Türkiye ve İstanbul’dan gelen tasarımı ironik biçimde görmezden geliyor.

    37_emedyadesign_hyperarchaictectonics_04

    Gökhan Karakuş, Iteration III, mermer mozaik, 2014

    Kendi projelerinizden söz edebilir misiniz? Endüstriyel firmalarla ne tür işbirlikleri yapıyorsunuz?

    Tasarımcı, küratör ve tasarım tarihçisi olarak iş alanlarımdan biri Türkiye’de seramik ve taş sektörü. Örneğin geçmişte İznik Seramik Vakfı ve Gorbon Tiles ile çalıştım. Şimdiki bienalde Türkiye’de modern seramik tasarımı üzerine bir bölümün küratörlüğünü yaptım. Burada Gamze Güven ile birlikte, orijinali Carlton Hotel’de olan ve Erdoğan Ersen’e ait 1960’lardan kalma bir seramik duvarın yeniden baskısını sergiledik. Gorbon Tiles’dan Orhan Gorbon bize organizasyonda destek verdi. Bu yıkılmış işin Aziz Gorbon’un atölyesi ve becerileriyle yeniden yaşam bulduğunu görmek çok heyecan vericiydi.

    Türkiye’de taş sektörüyle de çalışıyorum. 2010’ların başlarında Natura adlı taş mimari ve iç mimari dergisinin editöryel direktörüydüm. Şimdi Türkiye ve ABD’de bulunan AKDO adlı taş üreticisiyle çalışıyorum. Monolit sergisi onların ortaklığı ve desteğiyle gerçekleşti; onların AKDOLAM adlı yenilikçi mermer laminat ürünü Zoom’un tasarımıyla kullanıldı ve 21. yüzyıl Türk monolitleri olan çok özel tasarım objelerini yaratmakta bu hafif, mermer ürünlerin kullanım olanakları araştırıldı. Şimdi AKDO ile ar-ge’yi dijital fabrikasyon ve tasarımla birleştiren bu tür orijinal taş tasarımlar yaratılması üzerinde çalışıyoruz. Bunları new York’ta onların mağazasında sergileyip satışa sunacağız. Bunlar arasında Zoom’dan Monolit, Defne Koz’dan bir masa ve benim tasarım ofisim Emedya Design ile yaptığım mermer mozaikler yer alıyor. Ürünümüzü daha önce 2015 Londra Tasarım Festivali’nde sergiledik; water jet CNC üretimi, matematik ve el zanaatlerinin bir bileşkesiydi.

    Kendi tasarımımda ise, tasarım, dijital fabrikasyon ve zanaati bir araya getirmek için Türk yatırımcılar ve şirketlerle yoğun biçimde çalışıyoruz. Çünkü bu alan Türkiye için çok büyük bir ekonomik ve kreatif potansiyele sahip ve doğrudüzgün yararlanılmıyor. Soho House İstanbul’da süren Tasarım ve Teknoloji başlıklı bir dizi konuşmanın da küratörüyüm; burada da bu konuyu Alen Yacht, Nurus ve Edelkrone gibi şirketlerle inceledik.

    kayra-1

    Adnan Serbest, Kayra chair, 2008

     

    Sizce dünyada ve Türkiye’de en başarılı/umut vadeden tasarımcılar?

    Bence Türkiye’deki tasarım çevrelerine odaklanmamız gerekir çünkü burada çok fazla gerçekleşmemiş potansiyel mevcut. Akıllı tasarımı ve burada çalışan tasarımcıların ürettiği tekil objelerin yaratımını desteklemeliyiz. Türkiye’de hala bazı ustalarımızdan yetrince yararlanmıyoruz. Aziz Sarıyer ve Adnan Serbest’e yeni iş üretmeleri için platformlar sağlanmalı. Bunun olmaması çok yazık ve bunu gerçekten anlamıyorum. Geçtiğimiz günlerde 70’li yaşlarında hala ilginç tasarımlar yapan ama tanınmayan tasarımcı Yıldırım Kocacıklıoğlu’nu yitirdik. Defne Koz, Emir Uras, Ali Bakova, Zoom, Ela Cindoruk, Tanju Özelgin, Can Yalman, Özlem Yalım, Sema Topaloğlu ve Nilüfer Kozikoğlu gibi kariyerinin ortalarındaki tasarımcılar da önemli düşünürler ve form üreticileri. Daha fazla desteklenmeliler. Genç kuşaktan Salih Küçüktuna, Bilge Kobaş, Laboratuvar’dan Fatih ve Ceren Başgöze ve Fields’dan Eren ve Mevce Çıracı çok iyi deneysel ve kavramsal işler yapıyorlar ve bunu yaparken yeni kompozisyonel ve fabrikasyonel tekniklerden faydalanıyorlar.

    ersen

    Erdoğan Ersen, Gorbon Tiles, Carlton Hotel seramik duvar, 1960’lar

     

     

    boru

    Monolit sergisi, 2016, Borusan Sanat, İstanbul Tasarım: Zoom TPU. Sponsor ve Üretici: AKDO, Küratör: Gökhan Karakuş

    Art50.net ve misyonu hakkında ne düşünüyorsunuz ? 

    Bence harika. Türkiye’de yaratıcı sınıfa yapıtlarını daha geniş bir kitleye satabilmeleri için daha çok imkan tanımamız gerekiyor ve Art50.net bunun için mükemmel bir platform. Çok, çok, çok sayıda genç, yaratıcı sanatçılarımız var; orijinal işler yapıyorlar ve Art50.net’in onlara yaratıcılıklarından para kazanma imkanı vermesi çok önemli.

     

    Art50.net sitesinden bir seçki yapsanız hangi eserleri seçerdiniz ?

    Harika çizim yeteneği ile sürreel formlar yaratan Cins’in işlerini, özellikle portrelerini sevdim.

    cennette-s_radan-bir-g_n_1

    Cins, Cennette Sıradan Bir Gün

    cins-gk

    Cins, Portre 1-2-3, Form 1

    Haydar Akdağ’ın  “Çevre-Merkez” serisinden özellikle Tahran, Pekin ve Moskova’yı ilginç buldum. Bana Michel Houellebecq’in kitabı The Map and The Territory’yi anımsatıyor. Kitap, imge ve haritalamaya aşırı bel bağlanması sonucunda reel yerlerin yerinden edilişini anlatıyor.

    haydar_akda_-_pekin-2016_1

    Haydar Akdağ, Çevre-Merkez serisi, Pekin

    Ayrıca yerel Türk motifleriyle yeni, dışavurumcu formları birleştiren ve bana Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu çok hatırlatan Özgür Demirci’nin Kuş Hikayeleri serisini beğendim.

    kus-hikayeleri-1

    Özgür Demirci, Kuş Hikayeleri 1

     

     

    ozgur_demirci-kus_hikayeleri_4_1-1

    Özgür Demirci, Kuş Hikayeleri 4

    Twitter @gokhankarakus

  • Deniz Beşer’le Açık Stüdyo Günleri’nin Ardından

    Röportaj: Eda Emirdağ

    Bu yıl 3.sü düzenlenen Açık Stüdyo Günleri, Deniz Beşer ve Juliane Saupe tarafından kar amacı olmaksızın, sponsorsuz gerçekleşen, İstanbul’daki sanatçıların atölyelerini ziyaretçilerle buluşturan bağımsız bir oluşum. Bu yıl son 2 yıldan farklı olarak İstanbul Adalar’da da sanatçı atölyelerini haritasına ekleyen Açık Stüdyo Günleri 46 sanatçı, 32 atölye ve alan ile, kapılarını 7-9 Ekim tarihlerinde ziyaretçilerine açtı. Biz de kurucu Deniz Beşer’e projenin çıkış noktasından bu yılki deneyiminin izlerine ve önümüzdeki dönem projelerine kadar birçok konudaki sorularımızı yönelttik.

    img_5977

    Deniz Beşer. Fotoğraf: Eda Emirdağ

    juliane-saupe

    Juliane Saupe

    Açık Stüdyo Günleri fikri nasıl ortaya çıktı?

    Açık Stüdyo Günleri öncesinde evde film gösterimi ve Evde D.i.Y.oruz adında kendi ev-atölyemde konserler organize ediyordum. Gelen olumlu geri dönüşler kişisel olarak açık atölye mantalitesine açılabileceğimi gösterdi. Juliane Saupe ve ben Viyana ve İstanbul’da eş zamanlı yaşıyoruz. Bu doğrultuda Viyana’da organize edilen açık stüdyo etkinliklerini ziyaret etmenin bize ilham verdiğini söyleyebilirim. Aslında bakacak olursak dünyanın birçok şehrinde uzun yıllardır bu tarz oluşumlar organize ediliyor. Biz de “böyle bir organizasyon neden İstanbul’da olmasın!” diyerek düşüncelerimizi eyleme aktardık.

     

    Kar amacı gütmeden, bağımsız şekilde projeyi sürdürmeyi nasıl başarıyorsunuz?

    Bağımsız sanatı duyurmanın olanaklarını keşfetmek en büyük hedeflerimizden biriydi. Avusturya’da bağımsız sanat alanları ve otonom alanlarda düzenlenen etkinliklerin sayısı Türkiye’ye göre bir hayli fazla. Bu doğrultuda galeri veya diğer kurumların çatısı altında olmadan otonom bir yapıyı senede 3 günlüğüne de olsa deneyimleyebilmek ve yeni önermelerimizi işin mutfağında yani atölyelerimizde göstermek bu projeyi sürdürmekteki en büyük motivasyonumuzdu. Açık Stüdyo Günleri’nin sürdürülebilirlik strüktürü atölyelerin bu organizasyona inanması ve destek vermesi ile gerçekleşmekte. Bu doğrultuda katılan atölyeler harita, poster ve el ilanları baskısına kadar tüm masrafları imece usulüyle üstlenmekte. Bunun dışında ben ve Juliane’nin özverileri, kendi işlerimize ara verip gönüllü olarak 2-3 ay neredeyse tam zamanlı olarak emek harcamamız ve gönüllü arkadaşlarımızın bizlere destek vermesi sayesinde 3 senedir bu samimi organizasyon ortaya çıkıyor.

     

    Atölyeleri seçmedeki kriteriniz neler?

    Atölyelerin Taksim, Cihangir, Galata, Karaköy, Tophane, Teşvikiye, Kurtuluş, Büyükada ve Kadıköy bölgelerinde bulunması en büyük kriterlerimizden biriydi. Çünkü 4-5 atölyenin bir bölgede olması ziyaretçiler için kolay gezilebilmesini sağlıyor. Bunun dışında sanatçıların görsel sanatlar alanında yeni önermeler yapması da bizler için önemli bir husus. Geçtiğimiz senelerde tasarımcılara da yer veriyorduk, fakat 2016’da görsel sanatçılara odaklandık. Bu sene 70’i aşkın başvuru aldık. Ama maalesef 70 farklı atölyeye yer vermemiz böylesine küçük bir ekiple güç olacağı için ister istemez geçen seneki katılımcı atölye sayımızla eşit tutmak zorunda kaldık.

    mustafa-albayrak

    Mustafa Albayrak atölyesi

    İlk yılında sadece Avrupa yakasındaki atölyelere yer veren, son yıllarda ise Anadolu yakasındaki atölyeleri de kapsayan proje önümüzdeki senelerde daha da genişlemeyi düşünüyor mu?

    Maalesef daha fazla genişleyeceğimizi düşünmüyoruz. Çünkü böylesine bir çalışma temposu bizler adına oldukça yorucu ve mesai isteyen bir meşgale. Aslen koordinatörlük benim birincil alanım değil; ben bir görsel sanatçıyım. Açık Stüdyo Günleri’ne 3 aylık harcadığım mesainin kendi üretimime harcayacağım saatlerden çalıyor olması benim adıma bir açıdan handikap. Juliane Saupe ise 3 ay önce Viyana’da Kunsthalle Wien’de sergi yöneticisi olarak çalışmaya başladı. Ve kendi iş mesaisi oldukça yoğun olduğundan dolayı bu sene Açık Stüdyo Günleri’ne Viyana’dan katkı sağladı. Onun İstanbul’da sahada olmayışı ise benim iş yükümü arttırdı diyebilirim. Kısaca sponsorsuz ve kar amacı gütmeden gidebileceğimiz sınırlarımızı biliyoruz. Açık Stüdyo Günleri’nin fon elde ederek grafik tasarımcısından gönüllüsüne, koordinatörlerden fotoğrafçısına dek emeklerinin karşılığının verilmesini can-ı gönülden isteriz. Ayrıca etkinliğin sponsorla devam etmesi de bazı engelleri ortadan kaldırabilir diye düşünüyoruz. Tüm bunları ise zaman gösterecek.

    gorkem-dikel

    Görkem Dikel atölyesi

    Sanatçıya ne gibi katkılar sağlamayı umuyor ve nasıl geri dönüşler alıyorsunuz?

    Ev ve atölyelerin bilindik galeri mekânının dışında olması İstanbul’un sanat galerilerinde karşılaşamayacağımız türden bir samimiyeti sağlıyor. Tüm sanatçı arkadaşlarımız sanat profesyonelleriyle ve ziyaretçilerle kolaylıkla iletişime geçip bir ağ oluşturabiliyorlar. Bunun dışında komşu olmalarına rağmen birbirlerinin atölyesini bilmeyen sanatçıların bu etkinlik sayesinde birbirleriyle iletişime geçmesi ve yeni dostlukların oluşması bir diğer olumlu geri dönüşlerden biri. 3 senedir tekrarlanan bir etkinlik olarak ASG’nin diğer bağımsız sanatçılara da ilham verdiğini söyleyebiliriz. Bu doğrultuda ev ve atölyesinde sergi açan sanatçıların sayısının arttığını da gözlemlemekten mutlu oluyoruz.

     

    Atölye ziyaretleri kapsamı içinde sanatçı konuşmaları, workshoplar gibi etkinliklere yer vermeyi düşünüyor musunuz?

    Eğer bir sponsor olursa sanatçı konuşmaları ve çeşitli workshoplar düzenlemek, bunu periyodik bir zaman diliminde tekrarlamak planlarımız arasında. Ayrıca benim ve Juliane’nin son dönemde ağırlıklı olarak Viyana’da yaşamayı tercih etmesi, kendi projelerimiz ve az zamanımız olması da bu tip girişimleri şimdilik erteliyor.

    kamen-stoyanov

    Kamen Stoyanov atölyesi

     

    Geçtiğimiz günlerde 3.sü tekrarlanan Açık Stüdyo Günleri’yle ilgili izlenimleriniz nelerdi?

    Açık Stüdyo Günleri, geçtiğimiz sene rotasına Kadıköy bölgesindeki atölyeleri eklediği gibi bu sene ilk kez Büyükada bölgesindeki atölyeleri programına dahil ederek genişledi. İstanbul’un farklı uluslardan sanatçılar içinde önemli  bir merkez olduğunun altını çizen etkinlik, Türkiye dışında İngiltere, Hindistan, Amerika, İran, Fransa ve Bulgaristan gibi  ülkelerden sanatçılara ev sahipliği yaptı. Sanatçılardan ve ziyaretçilerden gelen tepkiler olumlu ve destekleyiciydi. Ben etkinliğin koordinatörlüğünü yaptığım gibi aynı zamanda katılımcı olarak kendi atölyemi de ziyaretçilere açtım. Bu açıdan bizzat motive eden geri dönüşlerle karşılaşma fırsatını buldum.

     

    Önümüzdeki dönem projeleriniz neler?

    Sedef Karakaş’la birlikte bilgisayar kullanılmaksızın tüm mizanpajını kolaj mantığı, dada ve punk estetiği ile çözümlediğimiz Heyt be! Fanzin adında bir sanat fanzini yayınlıyoruz. 9. sayımız  Eylül ayının ortasında matbaadan çıkıp İstanbul’da 30’u aşkın noktada okuyucularıyla buluşuyor olacak. Goethe Institut tarafından gerçekleştirilecek olan Graphic Short Stories programı kapsamında Berlin’e davet edildim. 23-29 Ekim arası Türk ve Alman sanatçılarla birlikte çalışıp üretim yapıyor olacağız. Bu programın sonunda Berlin’de bir sergi gerçekleşecek. Sonrasında Viyana’ya dönüp orada üyesi olduğum sanatçı kolektifimiz olan Nase Zine ile fikirsel-görsel üretimimize devam ediyor olacağız. Nase Zine, Viyana’daki göçmenlerin şehir kültürü içerisindeki dünya algısını aktaran sosyo-politik görsel sanatlar fanzini olarak 3 dilli (Türkçe, İngilizce ve Almanca) bir fotokopi yayını. Mart 2017’de Viyana’da kişisel sergim gerçekleşiyor olacak. Bu tarihe dek yoğun bir çalışma temposunda olmayı planlıyorum. 2017 yılı içerisinde aynı zamanda illüstrasyonlarını hazırladığım”Trouble on the Far Right: Contemporary Right-Wing Strategies and Practices in Europe” isimli politik araştırma kitabı Almanya’da yayınlanıyor olacak. Nisan 2017’de ise bir diğer koordinasyonunu yaptığım etkinlik olan FanzineIST Festival – Zine Fest Of Istanbul’u (Fotokopi dergi festivali) gerçekleştireceğim. Yurtiçi ve yurtdışından “kendin yap” kültürünü benimsemiş 10 farklı ülkeden 80’i aşkın fanzinin dahil olduğu bağımsız yayınlar buluşması FanzineIST Festival, 22-24 Nisan 2016 tarihleri arasında Tasarım Atölyesi Kadıköy, Neverland Hostel, Peyote ve Arkaoda gibi mekanlarda gerçekleşmişti. Ve bir aksilik olmazsa Ekim 2017’de Açık Stüdyo Günleri’ni yeniden organize ediyor olacağız. Juliane Saupe ise Kunsthalle Wien’de ki pozisyonunda çalışmaya devam edip bir yandan çeşitli sanat söyleşilerinde moderatörlük yapmayı ve makale çalışmalarını sürdüyor olacak.

     

    ASG 2016 bağımsız sanat alanları ve sanatçıları:

    Mustafa Albayrak, Ali Alizadeh, Bulut Bagatur, Gözde Başkent, Deniz Beşer, Gül Bolulu, Selim Büyükgüner, Beyhan Cansu, Elif Çatlıoğlu, Özgür Demirci, Glasst. (Tülin Yiğit Akgül), Görkem Dikel, Bekir Eke, Bedia Ekiz, Zeynep Güldoğdu, Meryem Güldürdak, Defne Güntürkün, İdil Güral, Desen Halıçınarlı, Benoit Hamet, Harup ( Michael David Conduit, Büşra Erkara, Cyriel Jacobs, Cansu Korkmaz, Pria Sasha Nayar, Lucien Samaha, Küratör: Efe Songun), Sedef Karakaş, Melike Kılıç, Gamze Koca, Selin Kocagöncü, Ekin Su Koç, Deniz M. Örnek, PASAJ, Ayşen Savcı, Şehlem Kaçar Sebik, Peri Sh arpe, Kamen Stoyanov, Zeynep İnci Şenneyli, Emine Şenses, Fatma Sağ Tunçalp, Taylan Ünal, Özlem Ünlü, Leah Westberry, Toby Westberry, Demet Yalçınkaya, Hale Yiğit, Nuray Yolcu

     

  • “Konuya Yeniden Dönmek”: Necmi Karkın’la Söyleşi

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Necmi Karkın sanat ortamımızın üretken simalarından biri. Akademisyen, küratör, yazar ve sanatçı olarak çalışmalarını birçok alanda sürdüren Karkın ile yeni kitabı “Estetiğin Çağdaş Retorikleri” ve sanata yaklaşımı üzerine konuştuk.

     

    Akademisyen, küratör, yazar ve sanatçı gibi birçok kimliğiniz var. Sizi biraz daha yakından tanıyabilir miyiz? Kendinizi nerede görüyorsunuz?

    Başlangıca yakın olduğum bir yerdeyim henüz. Zor olmadığına inandığım bir coğrafyada daha çok üretmek ve yazmak önemli amaçlarım arasında. Hangi zaman ve yer olduğu önemli değil. Kendinize inanıyorsanız sizin dokunduğunuz gerçeklere daha uzak değilsiniz. Taştan yapılmış bir el değirmenine Anadolu’da denk gelmek ne güzel diyerek organik olanın yansımalarına odaklandım.

     

    Yeni kitabınızdan söz edebilir misiniz? Bu kitapla nasıl bir okuyucu kitlesini hedeflediniz? Temel amacınız ve argümanınız nedir?

    Kitap estetik bir içeriğin çağdaş retorikleriyle ilgili. Bir bakış açısının güncel yorumları diyebilirim.  İçerik olarak organik/mekanik, güzel/çirkin gibi tamamlayıcı biçimlerin farklı yansımalarına dikkat çekmek istedim. Estetik benim için argümanı derin ve tartışmalara açık spesifik oluşlara dayalı olduğundan ötürü önemli bir düşünce alanı. Yapıtları ve düşünürleri referans almak ve güncel olana yaslamak önemliydi.

    hafızı şirazi

    Necmi Karkın, Hafız-ı Şirazi

    Türkiye’de ve dünyada Estetik Kuramı alanında öne çıkan, ilgiyle izlediğiniz akademisyenler, yazarlar kimler?

    Türkiye’de Jale Erzen’i ciddi bir ilgiyle okuyorum. Dünyada ise güncel olan Jacques Rancière ve Mario Perniola odaklandığım yazarlardan.

     

    Ülkemizde güncel sanatın durumunu özellikle sanat eleştirisinin noksanlığından ötürü karamsarlıkla karşılayan birçok yazar var. Sizce özellikle genç sanatçılar üzerinden bir değerlendirme yapmak gerekirse durum nasıl? Türkiye’de çağdaş sanat 2000’li yıllarda yaşadığı patlamanın ardından şimdi nasıl bir noktaya geldi?

    Söylediğiniz durum aslında daha eskilere doğru gittikçe daha ciddi biçimde yaşanıyor. Yoğunluk arttıkça içerik daha saydam hale geldi sanki. Yazılan ve okunan şeylerin azaldığını görüyorum. Olgunluk daha önemli bir gerçek olmalı. Öznel yorumlamalar karmaşık ve anlamı daha derinliksiz görülebiliyor. Sanırım şu süreçte ortam daha durgun ve heyecansız görünüyor.

    18 aralık

    Art50.net gibi online oluşumlar özellikle yurtdışında büyük bir hızla çoğalıyor ve ilgi görüyor. Online sanat platformlarının çağdaş sanata ve genç sanatçılara katkılarıyla ilgili görüşleriniz? Erişilebilir sanat kavramına nasıl yaklaşıyorsunuz?  

    Art50.net daha derin içeriklere ve olgunluğa sahip. Erişilebilir sanat günümüzün kaçınılmaz bir gerçeği haline geldi. Genç sanatçıları daha çok teşvik edebilir ve yansıtabilir mutlaka. Sanatçıların daha motive olmasını sağlayan önemli unsurlardan biri. Online erişilebilir bir yapı izleyicide merak duygusu uyandırmakta önemli bir araç bence.

     

    Yakın gelecekte hangi projelerinizi izleyeceğiz?

    “Konuya Yeniden Dönmek” adlı kitabımın sürecindeyim. İki sanatçıdan oluşan bir serginin küratörlüğü, birkaç konferans ve çeşitli solo/karma sergi projelerim devam ediyor.

     

    Necmi Karkın’ın kitabıyla ilgili daha detaylı bilgi için tıklayın.

  • Mehmet Üstünipek’le Sanat Yönetimi Eğitimi ve Kariyeri Üzerine

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Mehmet Üstünipek Mimar Sinan Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi mezunu. Yüksek Lisans ve Doktora eğitimini Batı Sanatı ve Çağdaş Sanat Ana Bilim Dalı’nda tamamlayan Üstünipek’in tez konusu “Cumhuriyetten Günümüze Türkiye’de Sanat Yapıtı Piyasası”. Sanat kurumları, sergiler, çağdaş Türk sanatı üzerine çeşitli yayınları bulunan Üstünipek İstanbul Kültür Üniversitesi (İKÜ) Sanat Yönetimi Bölümü’nde 2006’dan bu yana görev yapıyor. Kendisine sanat yönetimi bölümleri ve eğitimine dair merak ettiklerimizi sorduk.  

     

    Her zaman çok karıştırılan sanat yöneticisi ve sanat yönetmeni kavramlarını tanımlayabilir misiniz?

    Sanat Yöneticisi, sanat eserini, sanatsal performansı ve sanatçıyı topluma kültürel/entelektüel ve ekonomik olarak en etkin biçimde sunan kişidir. Bunun için bir sergi ya da sanat etkinliğini veya bir sanat kurumunun içeriğini tasarlar, planlar, geliştirir, yönetir; sanatçıyla, sanat destekçileriyle ve sanat izleyicisiyle ya da sanata yönelik hedef kitleyle en etkin iletişimi sağlar. Sanatçıları, sanat oluşumlarını, sanat etkinliklerini ve yayınlarını yakından takip eder. Sanat yönetmeni ise daha çok reklam ajansları ya da sinema-televizyon sektöründe görsel niteliğin içerikle bağlantısından sorumlu kişidir. Üniversitelerde Sanat Yönetimi eğitimi Sanat Yöneticisi yetiştirmeye yöneliktir; Sanat Yönetmeni değil.

     

    İstanbul Kültür Üniversitesi Sanat Yönetimi Bölüm Başkanı olarak okulunuzda sanat yönetimi programının nasıl kurulduğundan ve program yapısından bahseder misiniz?

    İKÜ’de Sanat Yönetimi Bölümü 2002 yılında tiyatro kökenli akademisyenler tarafından kurulmuş. Dersler içinde çok fazla Dramatik Doğaçlama, Dans Doğaçlama, Eskrim, Rol, Mimik gibi içerik vardı. Bunlar zamanla eğitim programında yapılan değişikliklerle kaldırıldı. Sanat Yöneticisi’nden sanatın üretim ve uygulama süreçlerini bilmesi ve anlaması beklenir; sanatçı olması değil. Bu nedenle 2010 yılında Bologna süreci kapsamında ders programı güncellenirken işletme ve yönetim derslerine ağırlık verildi. Ancak sektörden, öğrencilerden ve mezunlardan gelen geri bildirimler ve gözlemlerimiz sonucunda güncellemeler yapılması gerekti ve 2016- 2017 eğitim yılı için yeni bir plan hazırlandı. Burada işletme, yönetim, sponsorluk, tasarım, tanıtım,  vb. edinimlerin sanat yönetiminin uygulamaya yönelik (proje içerik geliştirme, planlama ve yönetme) boyutu içinde ele alınmasını hedefledik.

     

    Sanat Yönetimi programından mezun olanlar hangi alanlarda çalışabilirler? Sanat Yönetimi programında okumakta olan öğrencilere gelecek kariyer planları adına verebileceğiniz tavsiyeler nelerdir?

    Sanat Yönetimi mezunları müzeler, sanat galerileri, müzayede kurumları, fuarcılık kurumları, tiyatrolar, yerel yönetimlerin kültür sanat birimleri, sanat vakıf ve dernekleri, sanat portalleri, yayın kurumlarının sanatla ilgili birimlerinde görev alabilirler. Festival ve bienal yönetimi, koleksiyon yönetimi, küratörlük, sanat eleştirmenliği ve sanat organizasyonuyla ilgili her kademede çalışabilirler. Akademik kariyer yapmak isteyen öğrenciler ise yüksek lisans ve doktora yapabilirler. Eğitim süresince öğrencilerin öncelikle alanlarıyla ilgili olan tüm etkinlik ve yayınları takip etmeleri, sanat ortamını tanımaya çalışmaları, sanata ilgilerini canlı tutmaları ve yabancı dil ve sanatla ilgili bilgisayar program ve bilgilerini geliştirmeleri gerekir.

    iku_bina

    İstanbul Kültür Üniversitesi (İKÜ)

    Türkiye’de ve dünyada sanat yönetimi programlarını karşılaştırsanız neler söyleyebilirsiniz?

    Batıda sanat yönetiminin eğitim programlarına girmesi 1970’lere kadar uzanıyor. Türkiye’de ise 90’ların ikinci yarısında Yıldız Teknik Üniversitesi’nde başlamış. Bu, sanat sektörünün 1980 sonrası gelişimi ve sanat ortamındaki açılımlarla bağlantılı bir durum. Eğitim programları üniversitelere göre farklılıklar gösteriyor. Sadece sahne sanatları odaklı olan üniversiteler de var, küratörlük ve müzecilik odaklı olanlar da, her ikisine yer verenler de. Türkiye’de sanat yönetiminin tanınması ve anlaşılması bazı ülkelere göre daha az söz konusu olduğundan ve yetişmiş akademisyen sıkıntısından dolayı içeriğin dolu verilmesiyle ilgili süreçler sorunlu oluyor. Örneğin YÖK Doçentlik temel alanlarında Sanat Yönetimi diye bir bilim alanı tanımlamış değil. Bir de Sanat Yönetimi eğitimi veren üniversiteler arasında iletişim kopukluğu söz konusu. Alanın sorunlarının doğru bir şekilde tartışılarak çözümler getirilerek eğitimin niteliğinde bir tutarlılık sağlanması gerekiyor.

     

    Türkiye’de çağdaş sanata yöneliş ve sanat müzelerinin gelişimi eğitim programlarını ne derece etkiliyor?

    Dediğim gibi 1980 sonrası sanat piyasasının oluşmaya başlaması, sanatın bir yatırım değeri kazanması, sanata ilgi duyan kesimin ve kurumların çoğalması, ayrıca başta İstanbul’un küresel bir sanat merkezi olma yolunda gelişim göstermesi 2000 sonrasında bu alanın bir lisans eğitim programı olarak ortaya çıkmasında etkili oldu. Dünyadaki gelişmeler, yeni teknolojiler, sanatsal ifade biçimleri sanat yönetimi alanında yeni çözüm arayışlarını ve olanaklarını da beraberinde getiriyor. Çok sayıda genç çağdaş sanatçı üretim yapıyor ve sanat ortamında kendine yer edinme çabasında… Sanat yönetiminin de alanın çözüm arayışları ve olanaklarını takip etmeye yönelik bir eğitim sunması gerekiyor. Özellikle sektörde aktif olan kişilerin eğitmen olarak sağladığı katkılar, sektörden kişi ve kurumlarla kurulan bağlantıların yanı sıra eğitimin içinde çağdaş sanat etkinlikleri ve müzelerin takip edilmesi söz konusu olmalı.

     

    Türkiye’de sanat yönetiminin evrimi hakkında neler söyleyebilirsiniz? Sizce Türkiye’de doğru algılanıyor mu ve olması gerektiği yerde mi?

    Hem akademik ortamda hem de profesyonel yaşamda sanat yöneticisi, küratör gibi kavramlar halen tam olarak yerleşmiş ve anlaşılmış değil. Türkiye’de genellikle her alanda var olan kavram ve mesleki tanım belirsizliği Sanat Yönetimi alanı için de biraz daha fazla olarak var.

  • İsveçli Sanatçı Liv Strand ile Identity Lab ve Bir Sanat Pratiği Olarak Çalıştaylar Üzerine

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    İstanbul 20-21 Mayıs tarihlerinde İsveç Konsolosluğu, DEPO ve Galata Rum İlkokulu’nda Identity Lab Sessions projesine evsahipliği yaptı. Susanne Ewerlöf-Naz Cuguoğlu ortak küratörlüğünde düzenlenen atölye çalışmaları, video gösterimleri, paneller gibi birçok farklı etkinliğe İsveç’ten sanatçılar Joana Kohen, Katarina Pirak Sikku, Liv Strand ve Lisa Torell, Türkiye’den Nancy Atakan, Fikret Atay, Elmas Deniz, Işıl Eğrikavuk, Ferhat Özgür, Ceren Saner, Can Sungu ve Hasan Özgür Top katıldı. Sanatçı Liv Strand ile Identity Lab’i ve düzenlediği çalıştayı konuştuk.

     

    Identity Lab projesine nasıl dahil oldunuz?

    Susanne Ewerlöf ile bir yıldan az bir süre önce tanıştım ve İsveç, Norrköping’deki mekânında sergi yapmaya karar verdik. Orada bir strüktürel problematic olarak ulus-devlet kavramıyla çalıştım; bu arada bir de 70’lerde icat edilen ve 2013’te yeniden moda olan bir sözcük var. Üçüncü kişi zamiri ama insanı kastettiği halde cinsiyetsiz. Azınlıkta kalan cinsel yönelimlerin olduğu gruplar kullanıyor, ancak eşitlikle ilgili de kullanılmaya başlandı. Birisi bunu kullanarak bir çocuk kitabı yazdı, çünkü her zaman kitabın kahramanının kız çocuk mu yoksa erkek çocuk mu olduğunu söylemek istemezsin. Sonra epey tartışma konusu oldu; bir gazete bile bu formatı kullanmaya başladı ve hatta yasaların da böyle yazılması gerektiği konuşuldu, çünkü kanunlar birçok dilde genellikle erkek egemen zamirlerle yazılıyor. Hemen her dilde örnek gösterdiğin kişinin cinsiyetini de vurgularsın. Cinsiyet zamirlerini tamamen kaldırmamız gerektiğinden değil ama bazen bu da gerekebiliyor. Mesela suç işleyen birinden söz ederken kimliğini ifşa etmemek adına işe yarayabiliyor. Bu çok tartışılan sözcük, ulus-devletin nasıl uyum gösterdiğimiz bir inşaat olduğuna da ışık tutuyor. Onu başka türlü yorumlasak başka türlü bir şey olabilirdi; oysa günümüzde sınırlara, tek halk, hatta tek etnik kökene fazlaca dayalı ve bu durum birçok sorunu beraberinde getiriyor. İsveç’te bile yerel birtakım halklarla ilgili sorunlar var. Bu sergiden çıktığım sırada Identity Lab projesi oluşmaya başlamıştı. Sonra Naz Cuguoğlu ile de tanıştım ve Susanne ile birlikte beni projeye katılmam için teşvik ettiler.

    Çalıştay ne ile ilgiliydi?

    “Subject to Erring” ismini taşıyordu; “erring” sözcüğü etrafta dolanmak ve nereye gittiğini bilmemek anlamına gelir. Yitiksindir ama bulunman da gerekmiyordur. Katılımcılara, kendi kimliklerinin aşırı farkında oldukları bir anı hatırlayıp bununla ilgili bir metin yazmalarını istedim. Identity Lab kimlik-mekân ilişkisini araştırıyor, bu nedenle insanların kimlikleri nedeniyle bir mekana yabancılaştıkları anın farkına varmaya çalışmasının ilginç olacağını düşündüm. Katılımcılardan ya bir anılarından ya da hayali bir senaryodan yola çıkmalarını istedim. Katılımcının, çalıştayın yapısı oturmadan önce kendine ait bir şeyler verdiği çalıştaylar düzenlemeyi seviyorum. Başta herkesin biraz kırılgan olduğu bir ortamdan son derece verimli bir ortam doğuyor ve birbirine yönelik duygudaşlık hissi artıyor. Ayrıca herkes konuyu çok farklı algılıyor ve tartışma platformunu genişletiyor. Böyle başladık ama bazı katılımcılar hazırlık yapmadan geldiler; bahane duymak istemediğimi söyledim ve onlardan diğer katılımcıların hazırladıklarını dinleyip doğaçlama yapmalarını rica ettim.

    Bu çalıştaydan yayın ya da sergi gibi bir çıktı elde ettiniz mi? Esas amacı neydi?

    Hayır. Identity Lab’in güzel tarafı bir çıktı peşinde olmaması; bir tatrışma ve insanlarla tanışma platformu olmak istiyor, İsveç’te Jokkmokk ve Türkiye’de Batman’a yaptığımız yolculuklarda olduğu gibi. Kimlik konusu kocaman bir kapı; benim çalıştayım da bu birlikte okuma, birlikte tartışma ortamının bir parçasıydı. Tartışma aynı zamanda katılımcıların kendi kimliklerini tanımlarken akıllarına gelen sıfatları listelemeyi de içeriyordu. Çünkü hiçbirimiz tek sıfattan ibaret değiliz; ben bir kadınım, bir sanatçıyım, orta yaşlılığa doğru gidiyorum, vb. Aynı anda birçok şeyiz, bu nedenle mümkün olduğunca çok sıfat listeleyip üzerinde tartışmaya çalıştık.

    Bu çalıştayı dünyanın başka yerlerinde de yapmayı düşünüyor musunuz?

    Neden olmasın? Ama eğer Ientity Lab’den bağımsız olarak yapsaydım soruyu ulus-devlet meselesine daha çok odaklardım; bu çok güçlü bir aidiyet hissettiğimiz ya da yeterince ait hissetmediğimizi düşünebildiğimiz, bazen huzursuz edici bir kavram. Devletsiz bir dünya vatandaşı olmayı da seçmek mümkün, ancak hiç işlevsel bir seçenek değil. Bu konu üzerinde çalışmaya devam edeceğim ve bu bağlamda çalıştayların çok ilginç bir sanatsal pratik olduğu kanısındayım.

    liv perfor

    Liv Strand, Textile Location, 2014, performans

    Daha önce İstanbul’da bulundunuz mu? Evetse, kentte bir değişim gözlemlediniz mi?

    Buraya yirmi yıl önce bir bienali izlemek için gelmiştim. O zamanlar sanat okulunda öğrenciydim. Zor bir soru, çünkü çok geniş bir aman aralığı ve bu arada ben de çok değiştim. Çok gençtim ve farklı bir kafa yapım vardı. Ortam bu açıdan çok farklı. Ama şimdilerde insanlar benimle daha az iletişim kurmaya çalışıyor gibi hissediyorum, ama bu yaşımın daha ileri olmasından ve bu davranışın daha kaba algılanmasından ileri geliyor olabilir. Bir tür fark seziyorum ama aynı zamanda metro, tramvay gibi toplu taşıma ağlarının ulaşılabilirliği artırmasından ötürü şehrin daha modern, tipik bir Avrupa şehrine benzediğini de seziyorum. İlk ziyaretimde şehirde adres sormadan dolaşmak daha zordu. Bu durum Avrupa’nın diğer kentlerinde de böyle gelişti. Yine de burada yabancılık hissediyorum, Batman’da da öyleydi. Sanatçıların, yazarların hassasiyetlerini şehirde görsel olarak algılamam mümkün değil. Sokakta yaşam devam ediyor.

    İsveç ana akım medyasının göç ve göçmen konusuna, Ortadoğu’da ve Türkiye’deki duruma yaklaşımı hakkında ne düşünüyorsunuz?

     Bu son yılda olan değişim çok ilginçti. Botlara binip ölümü göze alarak Afrika’dan, Suriye’den, Afganistan’dan ve Pakistan’dan gelen insanlar konusu epeyce senedir gündemde. Çok tatrışılmış bir konu ve medyada uzunca bir süre çok yüksek empatiyle karşılandı. Ancak bu güz döneminin başlarında İsveç hükümeti birden tüm göçmenlere kucak açtıklarını duyurdu ve bu konuda sivil toplumun da büyük desteğini aldı. Bu medyada büyük yankı buldu ve sırf geçen yıl İsveç 150,000 göçmen aldı. Ancak kışa doğru parlamentoda temsil edilen ama hükümette yer almayan ırkçı parti birden bire medyadaki söylemleri etkilemeye başladı. Bazı kanallar çok fazla göçmen geldiğini ve artık sistemi çökertmeden onlara barınma sağlamanın mümkün olmadığını yayınlamaya başladılar. Bu da ırkçı partinin üzerine atladığı bir fırsat oldu. Sonra İsveç sınırlarını seçerek açmaya başladı, herkesin kimliğini kontrol etmeye ve kağıtları olmayanları geçirmemeye başladı. Mülteci sayısı günde 2,000’den haftada 1,000’e kadar düştü. Yani İsveç’in bu konuya yaklaşımı dalgalı. Şu anda hükümet politikası AB’ye daha yakın.

    Exif_JPEG_PICTURE

    Liv Strand, Anatomy of Confinement, 2015, yerleştirme

    Sizce sanat dünyayı değiştirebilir mi?

    Benim için sanat tartışma platfomu olması açısından çok iyi bir yer, anaakım medyadan çok daha iyi çünkü bu ikincisi fazla politize. Umuyorum ki sanat topluma daha çok yönlü tartışmalar getirir. Bir sanatçı olarak özel bir konuya odaklanabilirsiniz ve o konuda anlayışınızı derinleştirebilirsiniz; çok öznel olabilir ve bu sorun değildir. Ayrıca sanatın içinde yaşadığımız sistemi değiştirebileceğini düşünmüyorum. Sistemler politiktir, bu nedenle politika ile değişmeleri gerekir. Sanatçılar da bireysel öznelerdir; kitlesel bir güçleri yoktur. Sanatsa insanları güçlendirebilir; günün sonunda daha fazla insan, politik sistemleri etkileyen birtakım şeylere dair farkındalık kazanır. Yani sanatın değişimde bir rolü var ama genele yayılan, kitlesel bir güç olamaz; öznel ve bağımsız kalması yeğdir. Benim ütopyam daha çok insanın sanata içtenlikle ilgi duyması olur.

  • Ayşegül Yazıcı ile Keyifli Bir Söyleşi

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Plato Sanat Türkiye’nin çağdaş sanat ortamında önemli bir yere sahip. Küratör Marcus Graf ile hazırladığı sergilerle dikkat çeken kurumun Sanat Direktörü Ayşegül Yazıcı ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

    Plato Sanat hangi amaçla kuruldu? Okul hangi alanlarda öğrenci yetiştiriyor? Plato Sanat’ta sergi yapma fikri nasıl doğdu? Plato Sanat’ın ticari galerilerden farklı bir misyonu var. Bu misyonu anlatabilir misiniz?

    Mesleki eğitime odaklanacak bir okulda, Plato Sanat’ın kampüsün en can alıcı yerinde, omurgasında yer alması bizim için ilk çıkış noktasıydı. Öğrencilerin her gün dersliklere gitmeden önce en azından bir kez içinden geçmesi, galerimizi de adeta ‘zorunlu bir derslik’ haline getirecekti. Plato Sanat’ı kurarken sanat ile karşılaşmayı, sanatı eğitimin mutlak bir parçası haline getirmeyi ve ‘bilinçaltına işlemeyi’ bu şekilde hedefledik diyebilirim. Bugün Plato Meslek Yüksekokulu olarak 4000 civarında öğrencimize Medya, Tasarım ve İletişim bölümlerinde eğitim veriyoruz. Bu, az bir sayı değil ve sadece bu açıdan bakacak olursak bile Plato Sanat’ın yerleşke içindeki konumunun önemi bir kez daha ortaya çıkıyor. Plato Sanat’ın misyonunu oluştururken bir diğer hedefimiz de eğitim kurumları içinde rastladığımız çizgi üstüne bir türlü çıkamayan sergileri aşmak, tabiri yerindeyse ‘kült’ sergileri izleyicilerimizle buluşturabilmekti. Bunu da başardığımıza inanıyorum. Sergilerin kurulum aşamasında ve sonrasında aldığımız tepkiler ve bu tepkilerin çeşitliliği beni özellikle memnun ediyor; çünkü yaptığımız işin bir kitleye ulaşabildiğini ve cevap aldığını görmek, galerinin yaşadığının da bir kanıtı oluyor. Yıllar içinde ilk bakışta eserlere önyargılı yaklaşan bir öğrencinin zamanla meraklandığını, bir süre sonra kendisinin de bir şeyler üretmek istediğini gözlemliyoruz. Biz sergi yerleştirdikçe bu frekans da artıyor. Daha önce mezun olduğu lisesinden çıkıp gelen ve sanatsal bir faaliyetle o veya bu şekilde hiç teşrik-i mesaisi olmamış olan öğrencilerle, okulumuzdan mezun olduktan sonra sergi açılışlarında karşılaşmak benim için harika bir duygu!

    İlk serginiz?

    Plato Sanat’taki ilk sergimiz, Başak Şenova küratörlüğünde gerçekleşen Katalan sanatçı Daniel Garcia Andujar’ın Postkapital Arşiv 1989-2001 adlı sergisiydi. Sergi, multimedya enstalasyonu ve açık veritabanı olarak tasarlanan ve sanatçının geçtiğimiz 10 yıl içinde İnternet’ten derlediği 250.000’in üzerinde metin, işitsel dosya ve video gibi belgelerden oluşan dijital bir arşivden oluşuyordu. Postkapital, son 20 yılda dünya genelinde toplumsal, politik, ekonomik ve kültürel değişiklikleri 1989 Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve 11 Eylül 2001 saldırıları gibi iki önemli tarihi olay ekseninde ele alıyordu. Serginin mekansal olarak tasarımı da son derece iddialıydı. Başarılı bir açılış yapmıştık bu proje ile.

    Marcus Graf ile çalışmak nasıl bir duygu? Sergi planlama ve hazırlık süreciniz nasıl işliyor? Plato’da yakın gelecekte gerçekleştirmek istediğiniz sergi projeleri?

    Marcus Graf ile ilk iki sergimizden sonra, 2011 yılından itibaren birlikte çalışmaya başladık. Hem omuz omuza verdiğim meslek yoldaşım, hem de dostum olarak Marcus ile çalışmak çok rahatlatıcı bir duygu. Çünkü Marcus işinin uzmanı olması bir yana, yabancı uyruklu bir insandan beklenmeyecek kadar Türkiye şartlarına ve gerçeklerine uyum sağlamış bir küratör. Gerek Balat’ta olmanın verdiği zorluklar, gerek kampüs yapılanmamızın zor şartları altında  birçok krizi birlikte atlattık; yıllar içinde galerimizin mekanına birçok müdahele oldu; büyüdük, küçüldük, bazen okul kafeteryasının yemek kokuları altında sergi yaptık ama bunların hepsine soğukkanlılığı ve her zamanki disiplinli duruşuyla benimle birlikte direndi. Plato Sanat’ı ayakta tutmayı başardık. Bu açıdan kendisine hep müteşekkir olacağım. Ayrıca onunla hayat, koleksiyonlarımız ve çocuklarımız üzerine konuşmak da çok zevkli. Sergilerimize çalışırken bazen kendimi moda sektöründe çalışıyor gibi hissederim. Biz bir sergiyi yerleştirirken sonraki en az iki sergide neler yapacağımızı biliyor oluruz. Yaz koleksiyonunu izlerken kış koleksiyonunun hazır olması gibi! Yılda 4 sergimiz var; aralarda da sanatçı söyleşileri ve sergi turları yapıyoruz. Mayıs itibariyle başlayıp sene sonuna kadar süren 3 sergimiz seri sergi konseptinde ve birbirine kavramsal olarak cevap verecek yapıda kurgulandı. Plato Sanat olarak seri sergi fikrini de seviyoruz; daha önce Bilgi Dizisi ve Portfolyo Serisi sergilerimizde uygulamıştık. Yıl sonuna doğru birkaç senede bir gerçekleştirdiğimiz Uluslararası Misafir Sanatçı programımız üzerine yoğunlaşacağız. Ayrıca Ekim ayında sürpriz bir projemiz daha olacak.

    Bir koleksiyoner olarak hangi kaynaklardan besleniyorsunuz? Hangi yayınları takip ediyorsunuz? Hangi bienal ve fuarları izliyorsunuz?

    Bu soruya detaylı cevap vermem inanın sayfalar alır! Ama kabataslak şöyle söyleyebilirim; kendi grafik tasarım formasyonumun da etkisiyle genel olarak çok meraklı bir insan olduğumu söyleyebilirim; bu yüzden beni besleyen inanılmaz geniş yelpazede bir kaynağım var. Ama oldukça şematik bir ifadeyle beni sırayla birinden diğerine aktaran kaynaklar şu çizgide ilerliyor: grafik tasarım-tasarım-çağdaş sanat-mimarlık-edebiyat. Bir uçtan başladığımda aralarda bambaşka koridorlara da dalarak diğer uçtan çıktığımı görüyorum ve bu döngü kolay kolay sapmıyor. Her ay bu konularla ilgili 3 kitap alma kotam vardır ve bu konuda disiplinimi seyahatlerde bile bozmam. Yurt içindeki fuarları gerek izleyici gerek katılımcı olarak kaçırmam, yurtdışı için de senede iki fuarlık bir ritim oturtmaya çalışıyorum.

    Ayşegül Yazıcı 2x

    Babanız Sayın Behruz Çinici Türkiye’nin en önemli mimarlarından. Mimarlıkla olan bu yakın ilişkiniz sanatsal bakış açınızı nasıl etkiledi?

    Bu soruyu sormuş olmanız benim için çok değerli; öncelikle hassasiyetiniz için çok teşekkür ederim. Rahmetli babam benim için müthiş bir canlı kanıttı; yaşam ve sanatın nasıl iç içe  geçebileceğini onunla yaşadım ve öğrendim. Çocukluğumda ofisimiz oturduğumuz evin alt katındaydı ve Çinici Mimarlık ofisinde çalışan tüm mimarlar ve tasarımcılar ile büyük bir ailenin üyeleri gibiydik. Akşam 8’e kadar süren hummalı çalışma muhakkak müzik ile biter (çoğunlukla babamın tanbur taksimleriyle) ve gecenin 2’sinde annemin yaptığı çorbalardan sonra sabaha kadar disiplin içinde yeniden sürerdi. Babam aynı zamanda ülke çapında gerçekleştirdiği işler sebebiyle dönemin devlet erkanı ile de çok yakın ilişkiler içindeydi; evimize ve davetlerimize gelip onların da  sanatçılarla nasıl yakın ve dostane ilişkiler kurmuş olduklarına bire bir tanıklık ettim. Böyle bir çocukluktan sonra, ben de bakıyorum, fırsat buldukça kalabalık davetler vermeyi çok seviyorum ve birlikte çalıştığım sanatçıları yakından tanımak için gayret gösteriyorum. Mekan duygusu ise beni gittiğim her yerde kuvvetle takip ediyor; hatta bu öyle bir şey ki bazen işkenceye bile dönüşebiliyor çünkü kötü tasarlanmış binalar, çarpık kentleşme, ölçeksizlik, örneğin heykellerin içinde sinek gibi kaldığı, adına meydan denemeyecek kent meydanlarında yürüyor olmak beni son derece olumsuz etkiliyor. Bunları söylerken ne yazık ki yaşadığımız şehri tarif etmiş oldum bir yandan. En basit tatilimde bile mekan olarak beğenmediğim bir yerden apar-topar ayrılıp yer değiştirdiğim ve yakınlarımı kızdırdığım çok olmuştur. Kendi işime geldiğimde de muhtemelen ekibimize en çok ızdırap çektirdiğim nokta bu oluyordur; eserlerin galeri mekanımıza yerleşmesi ve mekanımızla nasıl bütünleştiği konusu benim en hassas olduğum nokta.

    Alacağınız eserlere karar verirken öncelikli kriterleriniz var mı? Koleksiyonunuzu belli bir teknik, konu ya da kronolojik çerçeve ile sınırlandırdınız mı?

    Eserini alacağım sanatçıya kişi olarak yakından bakmak, birlikte vakit geçirmek ve atölyesini ziyaret etmek isterim. Bu, son yıllarda giderek daha da önem kazanmaya başladı benim için. Koleksiyonum temel olarak ikiye ayrılmış durumda; biraz aile yadigarı klasikler (alımlarla benim de desteklemeye çalıştığım) ve son 8 sene içinde alımı konusunda hızlandığım genç, güncel sanatçılar. Her ikisinde de alım sayısı önceleri dengeli giderken, son zamanlarda işim dolayısıyla doğal olarak genç, yerel ve güncel sanatçılara daha çok kaymaya başladı. Teknik ve üslup olarak ise mümkün olduğunca çeşitlilik arıyorum.

    Sizce iyi bir koleksiyonun olmazsa olmazı nedir? Yeni başlayan koleksiyonerlere nasıl ilerlemelerini önerirsiniz?

    Nefis bir kitap okuyorum son zamanlarda: “Collecting For Love, Money and More” (E. Wagner/ T. W. Wagner). Sevgili küratör asistanımız Melike Bayık’ın hediyesi…  Bu kitabın başlığından yola çıkarak ve kendi adıma kitabın adından ‘Money’ ibaresini çıkartarak şunu söyleyeyim: ben koleksiyonerlikte yatırım konusunu ön planda tutamıyorum. Benim için tutku, vurulmak, eserle aşk yaşamak ön planda. Bu da çok şahsi bir şey. İşin yatırım ekseni borsa gibi değişebileceği için ve bu konuda ayrıca son derece şüpheci olduğum için alımlarımı buna göre hedeflersem, koleksiyonum konusunda tutuk hale geleceğime inanıyorum. Koleksiyon yapmaya gerçekten başladığınız zaman -adeta bir bağımlı gibi- sizi tetikleyen eserlerin karşısında elleriniz titremeye başlıyor; en azından bana öyle oluyor… Yeni başlayanlara ise kalpten inanarak şunu tavsiye ediyorum: işe önce kendi toprağınızın genç yeteneklerini keşfetmekle başlayın! Yurtdışını zamana yayarak ve sindirerek öğrenmeye çalışın. Desteklenmeyi hak eden inanılmaz yeni yeteneklerimiz var.

    Art50.net ile nasıl tanıştınız?

    Marcus Graf sayesinde birkaç sene önce tanıdım ve takip etmeye başladım. Marcus’un yetiştirdiği onlarca öğrenciden biri hem bizlerle hem de sonrasında Art50.net ile çalışmaya başladığında doğal olarak daha yakından tanımaya başladım. Ama bunun öncesinde de yazları Bodrum’da yaşayan biri olarak Casa dell’Arte’de yaptıkları sergileri özenle takip ediyordum.

Toplam 3 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.123