• “İsimsiz (03.12.16)”

    İpek Yeğinsü
    Hiç kimsenin anlamadığı bir yerden yazıyorum size… Anlamak istemediği, anlarsa sorumluluk duygusu altında ezileceği… Burası biraz boğucu, derin bir huzursuzluk egemen bu yere… Sanki hiçbir şey sabit değil. Her şey akışkan, akarken de bir alevin en sıcak yeri gibi, acıtan…
    Gördüğüm rüya ya da kabus, her ne ise, soluk soluğa bir eylemsizlik… Hiçbir şey yapmadan yorulmak, durduğun yerde aşınmak gibi… Biraz her şeye benzer, biraz da hiçbir şeye… Ama her türlü zor… Durmak yok, ancak huzur da anlamını çoktan yitirmiş… Bir nevi uyuşukluk, kendinden geçmişlik doğuyor o anlık dinlenme hallerinden… Kimseye hiçbir şey söyleyemiyor içinizdeki çığlık… Kaçarken kavuşmak kadar, kavuşurken kaçmak kadar imkansız… Ve o imkansızlığın içinde en anlamlı şey, yine de söylenmek istenenle söylenemeyen arasında insana bir an için soluk aldıran o duraksama… O duygu içeride, bedeni dürterken yaşattığı azaba ara verdiği, ama henüz dışarıya çıkıp sağı solu dağıttığında size yaşatacağı kavgaları tetiklemeden yalnızca bir an öncesi… İşte o an dünyanın en berrak olduğu an. Bir hapishane hücresinden özgür ama zor bir dünyaya geçerken içinde yürünen ve umutla, hevesle, mutlulukla sarhoş eden o kısacık tünel… Ne arkanda bıraktığına ağladığın, ne önündekine hazır olmanı gerektiren…
    İşte o an, ruhun kendiyle en baş başa kaldığı, en samimi konuştuğu, ne kendini kandırdığı, ne de dışarıdakileri umursadığı muhteşem bir yer. İşin kötüsü, tam da o yerde sonsuza dek kalmak istediğinde yıkılıverir orası… O zaman amansız bir vebaya dönüşür, seni arada, arafta bırakır zehirlerken içini, çürütür seni, dışarısı ise hiç anlamaz sana neler olduğunu. Vardır bir yanlışlık ama koyamaz adını. Seni köşeye sıkıştıran, senin kendini köşeye sıkıştırdığın o saçma ısrarın dumanının belli belirsiz kokusunu alır, içindeki yangının sızlayan izlerini sezer yalnızca… Ve bu kez onu korkutacak olmak korkutur seni. Onun varlığı, yokluğu kadar rahatsız edici, yokluğu ise varlığı kadar ürkütücüdür. İçindeki şiirle, ısrarla büyür o araf. Şiirden beslenir. Her şey hem öyle parlak, belirgin, hem öyle bulutlu ve siliktir ki, defalarca sordurur o soruyu: “Ben kimim?”
    Hiç kimsenin anlamadığı bir yerden yazıyorum size… Kendimin bile… Tek bildiğim, gözyaşlarımız, kızgınlıklarımız, sevinçlerimiz, gülücüklerimiz, hepimizin içinde aynı yerde yaşıyor, aynı yerden geçiyor; ve bir nebze avunuyorum.
    İpek Yeğinsü
  • Art50.net ile 1/Bir Yıl

    Haydar Akdağ

    Art50.Net ile 1/Bir Yıl;
    Başarılı bir online sanat platformu olan Art50.net ailesinin bir yıldır parçasıyım. Her sergi ve yeni işlerimiz hakkında heyecanla konuştuğumuz, yeni fikirlerimi paylaştığımda umuduma umut katan, ortak akılla ve neşeyle izleyici ile paylaşma sürecinde yaşadığımız keyfi anlatmamak yazının bir yanını eksik bırakacaktı. Önce kazanılan dostluğu ve arkadaşlığı selamlamak gerek(!/?)
    Bir yılın maddi muhasebesi yaşadığımız coğrafyanın gerçeğinden ne kadar uzağa gidebilir ki? Kazancı ya da kaybı belirginleştirmek teknik anlamda bir bulgular ve düşünceler zinciri inşa edebilir. Gelişen bilgiler ışığında üretim, düşünce, emek, sevgi, hayal ve umut yeniden şekillenebilir. Ancak sanatçının ortaya koyacağı yüzleşme, arayış, gelecek, ütopya ya da altını kalın çizgilerle çizeceği bir bellek yoklamasını paylaşmakta temel amaç ne olmalı? Aslında “Olması gereken” nedir? Yani açık bir dille; çabanın/emeğin hedefi nedir?
    Cevap; Mutluluk olabilir mi? Ya da?
    Kendi adıma son bir yıllık süreç içinde yüreğimde, aklımda, pratik hayatımda beni kıyasıya kuşatan kaygılarıma gösterdiğim direnç neticesinde ortaya koyduğum gözlemler, öneriler, fikirler birer plastik yorumla esere dönüştü. Duygularımı şiirle, içimden geldiği gibi sizlerle paylaştım. Sanatçının ideolojisi, öngörüsü ve olması gerekene inancı sübjektiftir. Bu düşüncenin, felsefenin temel ilkesi… Ancak ruh bazen kendini öyle bir kaptırıyor ki önde aklı, mantığı, umudu önüne katıp dörtnala kıtaları geçmek şöyle dursun bütün evrenselliği ile yeni bir gerçeği inşaya kalkışıyor. Belki işin ucundan tutmak istediğim sosyo-politik gerçekleri değiştirme çabası anlaşılmamı ve eserleri izlemeyi zorlaştırmıştır. Güzel, daha güzel bir dünyayı anlatmanın yolu gerçekleri bütün aşkları temize çeker gibi; pırıl pırıl, umudu yükseltecek renkler, malzemeler, yüzeyler… Bazı cümleleri yüklemsiz bırakıyorum farkındayım. Ancak unutmamalıdır ki sanatçının hayatın gerçek yükünü kaldırabilme sınırları bir sade kahvenin yanında anlatılacak, tartışılacak muhabbete ihtiyaç duyar… Bir kahve ile konuşalım…
    Son yıllarda ulaşılabilir sanat fikrini sıklıkla duyduk, andık… Maddi ve manevi sınırlarının anlaşılır ya da erişilebilir olduğu; fiziksel ve fikirsel yeni bir fırsata zemin olduğu kanaatindeyim. Genç sanatçıların, yani bizlerin, hayatın içinde birlikte potamızda erittiğimiz kaçırılmış, ertelenmiş, üzerine düşünülmemiş, ya da fark edilmemiş temalarda gezinen düşünce ve üretimleri… Aslında bir anlamda genç kültür emekçileri demek eksik bile kalır.
    Sahi, en son kendinize ne zaman “izin verdiniz?”… Bu izni sırt üstü uzanıp dinlenmekten tutun, ruhunuza ait tutku/heyecan/merak/düşünce dile gelmemiş sınırlarınızı anlatın! Kim bilir belki düşüncenizi sembolize edecek bir imge çoktan plastikleştirildi. Zihninizdeki ses, yüreğinizdeki atış belki fotoğraf olmuştur; belki bir resim; belki bir heykel… Kendinize izin verin… En büyük ihtiyacınız belki de bu(!/?)
    Yeni bir yıla giriyoruz. Zamanla yarışmak mümkün değil… Bir sonraki güne geçmeden bir önceki saniye hayat başka şekle bürünüyor. Düşünce en büyük tasarımdır. Düşünce en büyük hayattır. Düşünce en büyük güçtür. Sihirli bir söz ya da nesne yok; evet… Ancak kendinize katacağınız bir güç var! O sihirli güç kesinlikle SANATTIR(!/?)
    Birlikte güzel bir yıla, düşüncenin renkleri çok; neşesi bol, güldüğümüz, sevindiğimiz, çok ama çok sevdiğimiz; sevildiğimiz bir yıla… MERHABA(!/?)

    Haydar AKDAĞ

  • Resimlerimde Biçimsellik ve Renk Etmeni

    Güliz Baydemir

    Özne, biçim ve içerik her zaman bir sanat eserinin üç temel bileşenidir ve ayrılmaz bir şekilde birbirlerine bağlıdırlar. Genel olarak, özne, “ne” sorusunun karşılığı olarak düşünülebilir (konu, odak veya görüntü); biçim, “nasıl” (yapıtın geliştirilmesi, kompozisyonu veya gerçekleştirilmesi); ve içerik “neden” sorusunun yapıttaki karşılığıdır (sanatçının niyeti, iletişimi veya işin arkasındaki anlam) (O., STINSON,  W., BONE, CAYTON,  Sanatın Temelleri Teori ve Uygulama, 10).

    Çeşitli dalga boyları ve titreşimlerdeki ışığın gözün retinasına ulaşması ile beyinde uyandırdığı etki sonucu oluşan bir algı olan; psikolojik yaklaşım, fiziksel yaklaşım ve psikofiziksel yaklaşımla açıklandığında farklı niteliklerinden bahsedilebilen “renk”, tarih boyunca görsel sanatların bütün dallarında süsleme, temsil ve anlatım amacıyla kullanılmış, sanat yapıtının vazgeçilmez biçimsel öğesi olmuştur.

    Renklere olan tutkularına göre (Matthias Grünewald, Titian, Veronese, Peter Paul Rubens, Eugène Delacroix, Vincent Van Gogh, Robert ve Sonia Delaunay, Wassily Kandinsky, Henri Matisse, Hans Hoffman ve Frank Stella) ya da çizgilerine göre (Michelangelo, Raphael, Dominique Ingres, Edgar Degas, Pablo Picasso, Jasper Johns) ressamları iki gruba ayırmak eleştirmenler için büyük bir ilgi alanı olmuştur. Rengin ikinci sırada olduğu ve çizimin işin ister başında olsun ister sanatçının eğitimi sırasında olsun resimden önce geldiği öğretisi bu ayrımı yansıtmaktadır (RILEY, Color).

    Resimlerimde desen, betimleme ve gerçeği aktarma aracıyken, renk unsuru daha çok iç dünyanın ve kişiliğin aktarımı olarak yorumlanabilir. “Sadece desende değil, ışığın düzenlenişi ve renkte de kişisel üslup tiplerini kavrayabilmek için, tek tek unsurlarla bütün arasındaki bağıntıyı, gittikçe daha inceliklerine inerek ortaya koymak gereklidir” (WOLFFLIN,  Sanat Tarihinin Temel Kavramları, 18). Araç olarak kullandığım, gerçekçi anlatım biçimini kıran renk uygulamaları resimlerime farklı anlamlar yüklemektedir. Fizikte 4 boyutlu evren, 3 mekan + 1 zaman ya da “uzay-zamanın soyut olan boyutu”ndan oluşur. Resimlerimde de 3 boyutlu mekan tasvirleri ile birlikte temsilden soyutlanmış, yabancılaşmış renk alanları mevcuttur. Turuncu ve kırmızının gerilim yaratan etkisi sessizlik ve dinginliğin içinde var olan büyük enerjiyi vurgular. Özellikle birçok sembolik anlam zıtlığı barındıran kırmızı renk benim için zamanı, evreni, var oluşu ve aşkı sembolize etmektedir. Yaşam içgüdüsü “libido” ile ölüm içgüdüsü olan “destrudo” kırmızıda bir araya gelir. Rengin sembolik kullanımının atmosferi etkileyerek, doğallıktan çıkarıp tamamen günümüz dünyasının yapay enerjisini yansıttığı da söylenebilir. Doğaya ait görüntüler ile insanın meydana getirdiği nesneler bir tezat taşımaktadır. Evrenin diyalektiği içerisinde benliğimizin farkındalığına ulaştığımız anları bunun gibi zıtlıklar yaratır. Derin bir sessizlik ve dinginliğin hakim olduğu bu kayıp anlar zaman ve mekan temalarının ve var oluşun sorgulanışıdır.

    solid3,2011, tuval üzerine akrilik ve yağlıboya,116x385cm

    Türk resminde en samimi anlardan bazıları olan; Süleyman Seyyid’in natürmortlarındaki durgun dinginlik, Avni Lifij’in rüzgara karşı donup kalan ağaçlarındaki sessizlik, Namık İsmail’in karanlığı yaran yakıcı umut ışığı, melankolik bir varoluş kadar tasavvufun “zamansızlık” felsefesinin de yankısını taşıması bağlamında resimlerimde izleyiciye de hissettirmeye çalıştığım kayıp an/zamansızlık duygusunun yaratılması açışından benzer şekilde ilişkilendirilebilirler.

    Süre, “yaşanmış zaman” ya da “zamanın özgün yaşantılanması” olarak; zaman ise, “tüm var olanların birbirlerinin yerini alarak zincirlendikleri sonsuz süre” olarak tanımlanır.  Bergson, şuur tarafından yaşanmış süre fikrini ele almış olduğu Şuurun Doğrudan Doğruya Verileri Üzerinde Deneme adlı kitabında, iç deneyin verilerini dış deneyin verilerinden ayırarak, iç deneyin bize doğrudan doğruya süre fikrini verdiğini ve yegane realitenin süre olduğunu savunur. Zaman algımızı belirleyen bellek üstüne, Platon’un Theaitetos ile Philebos söyleşimlerinde yapmış olduğu diyalektik soruşturmada belleği, daha önceki deneyimlerin insan ruhuna kazınması, daha önce olmuş olanın iz bırakması, eğretilemesi doğrultusunda düşündüğü görülür. O, geçmişi şimdiki zamanda sürdürür ve geleceği düzenler.

    Psikolojide “bilinç” ve “bilinçaltı” ya da “üst bilinç”, “alt bilinç” olarak adlandırılan; felsefede ise anımsamakta olunduğunun bilinciyle kendisini gösteren, ussal bilinç içi anımsama belleği “açık bellek” ile buna karşın farkında olunmaksızın anımsama sürecinin alttan alta işlediği usdışı ya da bilinçdışı anımsama belleği  “örtük bellek” olarak ayrımı yapılmıştır.  Sigmund Freud (1856-1939) ve Friedrich W. Nietzsche’nin (1844-1900) de ışık tuttuğu gibi, belleğin alanı ihmal edilmiş, anımsanmayan veya bastırılmış, unutulmuş olanı bile içermektedir.  Sanatçı, yaşadığı dünyanın nesnelerini dileğine tamamen uygun, yeni bir şekle sokmak suretiyle oyun oynayan bir çocuk gibi hareket eder. Fantazmanın (gündüz düşlerinin) kaynakları olan tatmin edilememiş arzuların karakteri sanat ile hafifler.

    rock2, tüyb, 100x140cm,2014

    Freudçu bir yaklaşımla ele alındığında çeşitli bellek sembollerinin çalışmalarımda tekrarlandığı görülür. Mesela havuzlar, boş sandalyeler, ağaçlar vb. Özellikle ana rahmine geri dönme arzusunun sembolü olan su, hayattan duyulan memnuniyetsizlik ve başa dönme isteğinin yansımasıdır. Ayrıca resimlerimde yer alan tuğla veya taşla örülmüş duvarlar, merdivenler, karolar gibi mimari öğeler, zamanı ve hayatı tekrar inşa etme, şekillendirme, düzenleme arzusunun kişisel sembolleridir. Tıpkı bana göre sanatın da, insanın kendi gerçekliğini tekrar yaratma çabasıyla ortaya koyduğu bir kurgu oluşu gibi.

    İnsanoğlu kendi strüktürünü her an örgütleyebilmesinin yanında diğer canlı varlıkların da örgütlenmesini sağlayabilir; hatta bunun ötesinde kolaylıkla cansız varlıkları da örgütleyebilir. İnsan ve çevresi birbirlerini devamlı olarak biçimlendirme halindedirler. Bugün insan, içinde yaşadığı tüm yeryüzünü yeniden biçimlendirme durumuna gelmiştir (Özer KABAŞ, Tüm-Çevresel Gerçekçilik  Bildirişim ve Sibernetik Kuramları  Açısından Plastik Sanatların Oluşumuna Bir Bakış).  Resimlerimde mimari elemanlara yer veriyor oluşum Entropi’ye bir gönderme olarak da yorumlanabilir. “Evren olasılığı en az olan bir durumdan olasılığı en yüksek duruma doğru sürekli bir akış içinde bulunmaktadır. Evren sürekli olarak bir düzensizliğe doğru sürüklenmektedir. Çünkü en düzenli durum, olasılığı en ez olan; en düzensiz ise olasılığı en yüksek olan durumdur. Evren tükenişe doğru giderken bunun içinde sınırlı bir bölüm, bütün evrenin tersine geçici olarak bir düzenlilik ve ayrılaşma eğilimi gösterebilir. Hayat kendisini bu sınırlı odacıklarda oluşturur. İnsanın bilgi oluşturmasında, düzenlilik yaratmasında, konut, çevre, sanat, yapmasında bu eğilim ve çabanın payı vardır” (Wiener NORBERT,  Emek, Sibernetik ve Toplum, 18).

    “Renk toplumsal olduğu kadar aynı zamanda mikro düzeyde sanatçının psikolojik ve karakteristik özellikleriyle de ilişkili bir fenomendir. Salt güzellik (armoni) için renkleri bir araya getirdiğini söyleyen bir insanda dahi renk seçimi simgeseldir. Beyinlerimizi birer simge üretme fabrikası olarak görebiliriz. Simgelerle düşünüyor, simgelerle dönüştürüyoruz. Yeryüzünde anlamı olmayan tek bir nüve dahi yoktur. Bu yüzden otomatizm yoluyla koyulmuş renkler de bilinçaltının güçlü ifadelerini yansıtır” (Ceren YILDIRIM, Resimde Rengin Simgesel Kullanımı). “Sanatta ve renkte sembolizm, oryantal toplumlarında, batı toplumlarından çok daha fazla rol oynamıştır. Günümüz oryantal toplumlarında halen süjenin ruhu, duygu ve izlenimler, aslında gerçek oluşumlardan daha çok ilgi toplamaktadır. Çin ve Hindistan’da renk ve sanat materyalist varoluştan çok, duygusal hayatla ilişkili görülmektedir. Batı ülkeleri daha çok hayatın fiziksel oluşumuna konsantre olmaktalar” (Nuri TEMİZSOYLU, Renk ve Resimde Kullanımı, 47). Resimlerimde kullandığım kırmızı rengin sembolik anlamları ve ifadesel biçimi çeşitli sanatçıların kırmızı ile resimlerindeki ilişkiyi aktardıkları kendi cümleleriyle örneklendirilebilir:

    Habip Aydoğdu: “Kırmızı benimle bütünleşen bir renk oldu, “Habip Kırmızısı’ adı verilen yeni bir renk çıktı ortaya. Kırmızı-turuncu arası bir renkti. İsyanın rengi gibi kullanıyordum. Bilinçaltının, sezgilerin, bastırılmış duyguların dışavurumunu ifade ediyordu.”

    Ertuğrul Ateş: “Bütün sanatçılar arasında kırmızının enteresan ve ayrıcalıklı bir yeri vardır. Simgesel anlamlar taşır. Uyarıcıdır, frekansı çok yüksektir. Bir resme baktığınız zaman ilk gözünüze takılan renktir. Ben kurdele motiflerinde kendimi kırmızı renkle ifade ederim. Aşkı ve hayatı simgeler benim için. Bana göre dikkatli kullanması gerekir.”

    Hüsamettin Koçan: “Sanat tarihini tek bir renkle algılayamaz ama sanatçı isterse kendini tek bir renkle ifade edebilir. Kırmızı titreşimi en yüksek renktir, gözle iletişim kurması açısından. Büyük bir çarpıcılığı, dikkat çekiciliği var. En uzaktan gözümüze en hızlı değen renktir. Picasso’nun pembe dönemi gibi benim de kırmızı dönemim oldu. Şaman’ın Gizemi serimin içinde… Renk sanatçı için sadece bir sözcüktür. Sanatı tek bir renge indirgeyemeyiz. Ama bazen insanlar, analitik ayrışımlar yapmak istiyor. Rengin ideolojik, geleneksel kullanımı olabiliyor.”  

    (Pi Dünya Sanatı Dergisi, Sayı:50, Kırmızı ve Sanat)

    Bir sanatçının yaşadığı çevrenin ışık ve renk karakteri, paletini ( kullandığı renk bütününü) etkileyen unsurların en önemlilerinden biridir. Tepenin ardından görünen deniz, yeni başaklanmış mavimsi yeşil buğdayların içinden fışkırmış kırmızı gelincikler, uçsuz bucaksız sarı ay çiçek tarlaları, yazın ortasında sararan buğday tarlalarının günbatımı ışığında aldığı parlak turuncu renk, Trakya’da geçirdiğim çocukluk yıllarımdan hafızamda kalan görüntülerdir. Rahmetli dedem ile birlikte çok kıymet verdiği Van Gogh kitabının renkli sayfalarında dolaşmak ilk çocukluğumun en keyifli anılarındandır. Van Gogh’un beni etkileyişi o yıllara dayanmaktadır. Emile Bernard ışığın sembolü olan sarının, resimlerde olduğu gibi kalplerde de olmasını düşleyen Van Gogh’un  en sevdiği renk olduğunu söylemiştir (1889). Paul Gauguin ise: “Evet! Van Gogh sarıya aşıktı. İyi yaptı Vincent. Hollandalı ressam, güneş ışığının parıltısı ruhunu ısıtan, sisten nefret eden.. Bir sıcaklık özlemi.” der. Gauguin’in bu cümlelerinden, Van Gogh için sarı rengin umudu sembolize ettiği sonucuna varabiliriz. Benim resimlerimde de günbatımındaki ışığın rengi olan turuncu, geç ya da son bir umudun sembolüdür.

    Rijks Müzesi’nde inceleme fırsatı bulduğum Rembrandt’ın Gece Devriyesi, Yahudi Gelini gibi resimleri ve sonrasında kopyasını yaptığım Julius Civilis’in Planı adlı eseri de, resimlerime büyük katkı getirmiştir.  Rembrandt’ın kırmızı rengi kullanış biçimi ve  özellikle glaze tekniği, resimlerimin biçimsel ve teknik alt yapısını oluşturmamda yön verici olmuştur. Çalışma yöntemim akrilik ile oluşturduğum açık-koyu, ışık-gölge kurgusu üzerine, uyguladığım yağlı boya glazelerle renklerin resme katılması biçimindedir (Koyu yeşil astar ve beyazla oluşturulan açık-koyu üzerine,  resmin tüm yüzeyini kaplayan turuncu glaze ile yaratılan atmosferik etki, sonrasında oluşturduğum kırmızı yüzeyler ve havuzlardaki mavi alanlar ve yer yer silerek elde etiğim farklı tonlar…Bazı işlerde de en sonunda gölgeleri ya da vurguyu artırmak için kullandığım koyu bir renk).

    paris

    Yüksek lisans sürecimde anı ve bellek üzerine yapmış olduğum araştırmalar ile 2009 yılında Çanakkale’de açtığım “Anı” isimli sergimden sonra, 2010-2011 yıllarında Bulgaristan, Makedonya, Kosova ve Arnavutluk gibi Balkan ülkelerinde katıldığım workshoplarda edindiğim izlenimler, Balkan kökenli sanatçılarla yaşadığım paylaşımlar da sanatımı etkileyen faktörler doğurmuştur. Örneğin Balkan coğrafyası resimlerimde yer bulur. Boş ve ıssız mekanları ele aldığım “Sessiz Bölge” isimli seri  bu süreçte ortaya çıkmaya başlamıştır. Suhareka’daki bir vadinin ortasında yer alan ıssız bir otelin havuzları birçok resmime veri olmuştur.

    Yaşadığım travmatik olaylardan sonra, İtalya’da Marche bölgesinde Apenin Dağlarının üzerinde, anayollardan uzakta bir komün ve yerleşke olan Urbino’da öğrenim gördüğüm süreçte, son 50 yılın en soğuk ve karlı kış mevsiminde  yaşadığım depresyon, ruhsal çatışmalar ve inzivanın da resimlerime artan bir  yalnızlık duygusu olarak yansıdığı söylenebilir. Floransa’daki Uffizi Galerisi’nde sergilenen, Tiziano’nun 1538 yılında yaptığı “Urbino Venüsü” adlı resminden aşina olduğumuz Urbino, aynı zamanda Yüksek Rönesans ressam ve mimarı Raffaello Sanzio’nun da doğduğu yerdir. Düklük merkezi olduktan sonra, 15. yüzyılda bir sanat ve edebiyat merkezi olan Urbino’da binaların çoğu 17 ve 18. yüzyılda yapıldığı halde eski kent  sokaklar  ve karakter açısından Ortaçağ havasını sürdürür. Kent sokakları, surları ve içerisinde Marche Ulusal Galerisi’nin de yer aldığı 15. yüzyıl yapıtı olan Düklük sarayının duvarları resimlerime aktarmış olduğum mimari elemanlardan bazılarıdır.

    2012 baharında İtalya, İspanya ve Fransa’da yapmış olduğum seyahatlerden de anlar ve mekanlar resimlerimde yer alır. Örneğin Paris’te Louvre ile Concorde meydanını birbirine bağlayan kalabalık parktaki hayatın hiç var olmamışız gibi akışına devam ettiğini ifade etmekte olan ve hayatın gerçekten bir anlamı olup olmadığını sorgulatan, en son kimin oturduğunu bilmediğimiz boş sandalyeler…  1890 yılında geldiği ve kaldığı 70 gün boyunca yaklaşık 70 adet yağlıboya resim ürettiği Auvers sur Oise’da, 27 Temmuz’da resim malzemelerini alıp gittiği bir tarlada kendisini tabancayla vuran ve 29 Temmuz’da gömülen Van Gogh’un mezarının da bulunduğu mezarlığın taşla örülü duvarı, boş bir bank ve selviler…

    Zaman ve mekan temalarını sorguladığım “Sessiz Bölge” isimli resim serisinde tuvale aktarılmış olan sessiz ve ıssız mekanlar, Ön Romantizm akımının temsilcisi Caspar David Friedrich’in, yüzeyleri bölen dikkatlice hesaplanmış birkaç eleman ve boşluktan oluşan, ahenkli bir huşunet ve sofu bir seyreklikle dolu manzaralarından izler taşır. Friedrich’in resimlerinde de ışığın ve mutluluğun ilk izlenimi, neşeli gün ışığı ruh hali ile ölüm sembolleri iç içe geçmiştir.

    Doğanın ötesindeki anlamı ve insan yaşamının derinliklerini düşündüren yaşam ve ölüm temaları ile ebedi bir anlamı vurgulayan Hüseyin Avni Lifij’in doğaya bakış açısı da doğanın, yaradılışın bütünlüğünü hatırlattığına işaret etmesi bakımından resimlerimdeki doğa izlenimi ile benzeşir. “Dış dünyaya ait verili olan, sanatçının içsel görüsüne dönüştürüldüğü oranda, bireysel gerçekliğe işaret eder. Hüzünlü bir şiirin atmosferiyle kaplı doğa betimlemeleriyle Hüseyin Avni Lifij de, doğanın ötesinde kalan anlamı düşündürtür izleyicisine. Mezarlıklar, serviler, batmakta olan güneş, ıssız mekanlar ile oluşturduğu yalnızlık duygusu yaşam-ölüm ikilemine işaret ederken, durağan atmosferlerle de zamansızlık vurgulanır. Hüseyin Avni Lifij’in ‘Mezarlık’ adlı yapıtı da yaşam-ölüm ikilemini, gerçekliğin arkasında kalan anlamı, gizemi vurgular. Mezarlar insan yaşamının sonluluğuna bir  göndermedir. Yaşam sonludur; evren ise sonsuz ve sürekli. Bu bağlamda mezarlıklar, evrenin sonsuzluğunu sonlulukta ortaya koyar. Yalnızlık duygusunun kızıl-sarı renk kullanımı ile vurgulandığı yapıtta, her şey sanki silüet görüntülere dönüşmektedir. İzleyici ilk anda nesne yokluğu yaşarken, zamanla kızıl renk ve tonları arasındaki silüet görüntülere dönüşmektedir. Rengin forma olan başatlığı, izleyicinin resmi kendi imgelemiyle tamamlamasına olanak tanırken yapıta şiirsellik katar” (Nilüfer ÖNDİN, Gelenekten Moderne Türk Resmi Estetiği, 104).

    En çok “fizikötesi dönem” eserleriyle ve bu eserlerde yarattığı duygu atmosferiyle tanınan  Metafizik resim hareketinin kurucusu Yunanistan doğumlu İtalyan ressam de Chirico’nun (1888-1978), parlak bir Akdeniz güneşinde yıkanan şehir manzaralarını konu aldığı  ıssız kent mekanları da resimlerimdeki mekanlarla benzerlik göstermektedir. Ayrıca Akdeniz ışığı da beni  etkileyen en önemli unsurlardan biridir.

    Çalışmalarında genellikle boş alanlar,  benzin istasyonları, oteller, demiryolları, boş sokaklar ve onların sakin havasını resmederken sert çizgiler ve geniş şekiller kullanan, olağandışı ışıklandırmalar ile konu ettiği objelerin yalnız havalarını vurgulayan Amerikalı gerçekçi ressam Edward Hopper’ın (1882-1967) boş kent ve kır manzaraları ile resimlerim arasında pek çok benzerlik görülür. “Resim yapmaktaki amacım daima, doğayla ilgili kişisel izlenimlerimin olası en gerçekçi kopyalarını yapmak olmuştur” (Jon THOMPSON, Modern Resim Nasıl Okunur, 190) diyen Hopper’ın eserlerindeki sinemavari geniş kompozisyonlar ve ışığın dramatik kullanımı da bu benzerliklere örnektir.

    Arthur Schopenhauer, “Hayat hiçbir zaman güzel değildir. güzel olan hayat üzerine yapılmış betimlemelerdir” der. Ahmet Haşim’in betimlemelere, süslemelere başvuruşunun altında gerçekleri kabullenemeyişi, hayattan, gerçeklerden duyulan memnuniyetsizlik yatar. Sembolist ve duygusal aktarımından etkilendiğim 1862 yılında Norveç’te dünyaya gelen Munch, yoğun otobiyografik özellikler taşıyan, insan var oluşunu tüm yönleriyle anlattığı, yalnızlık, hüzün ve var olma korkusu, ölüm, yaşam ve bu ikisi arasında yaşananları simgesel ve ifadeci bir dille yansıttığı ‘Hayat Frizi’ adlı resim serisi hakkında şunları söyler:  “Resim yaptıkça, gözümün saptadığı önemli (yükselen) anların izlenimlerini takip ettim… Görmediğim hiçbir detayı, hiçbir şeyi eklemeden, sadece anılarımın resimlerini yaptım. Resimlerin yalınlığı ve görünüşte boşlukları bundan dolayıdır...” (Günlük, Saint- Cloud, 1889 – HODIN, J.P., Edvard Much,. 50). Munch, bu serinin parçası olan, aşk, korku, ölüm ve melankoli gibi öğeleri işlemiş olduğu Çığlık (1893, ilk adı ile Umutsuzluk) tablosuyla ilgili, günlüğünde şunları kaleme alır:

    Bir akşam yol boyunca yürüyordum, şehir bir yanda ve fiyort (koy, körfez) aşağıdaydı. Yorgun ve hasta hissettim. Fiyorttan dışarıya uzaklara baktım-güneş batıyor ve bulutlar kan-kırmızıya dönüyordu. Doğanın içinden geçen bir çığlık hissettim; bana çığlığı duymuşum gibi göründü. Bu resmi yaptım; aslında kan olan bulutları resmettim. Renk çığlık attı. Bu, ‘Yaşam Frizi’nin ‘Çığlık’ı oldu” (Günlük, Saint- Cloud, 1889 – BISCHOFF, Ulrich, Edvard Munch ,48).

    _ren_2014_t_akrilik_75x75cm_1

    Sonuç olarak, sanatçıların rengi resimde kullanımında gerek dönemsel, gerekse kişisel olarak çeşitli farklılıklar içerdiği görülmekle birlikte “vurgusu ister içerik, ister biçim olsun, ressamın çoğu kez kaygısı renk olmuştur” (ERZEN, Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi, 1545) diyebiliriz. Resimlerimde de renk, görsel algı ile insanda uyandırdığı fizyolojik ve psikolojik etkilerinden ve sahip olduğu anlam potansiyelinden ötürü güçlü ve elzem bir  biçimsel öğe olup  kimi zaman betimleyici, çoğu zaman da kavramsal işlevi ile yer bulmaktadır.

     

    Sanatçı sayfası için tıklayın

  • Masal

    Melike Kılıç

    biz iki taraflı bir oyunun oyuncularıyız, sen ait olmadığın sokakların haritasını çıkarırken, ben o bitmek bilmeyen yarı saydam yolda, solumda  tilki ve sağımda  tavşan ile yürüyordum. kazdığın her katmanda kimin yüzüne bakacaksın. eşit değiliz, hastaydım öylesine bir hastalık ki önce parmaklarımı kaplamıştı, parmak uçlarımdan bileklerime, bileklerimdeki her bir tüy bu hastalığa boyun eğmişti. hastalık omuzlarımda oturan meleklere kadar yükseldiğinde yolun yarısında olduğumu anlamıştım.

    tilki ve tavşan

    Tilki ve Tavşan

    “özür dilerim seni yemek zorundayım.” diyebilmiştim tavşana, yol saydamlığından bir şey kaybetmiyordu, yürüyüşüme solumdaki  tilki ile devam ediyordum.
    hastalığımın iştahı geçmişti, dudaklarımın kenarından sızan tavşanın kanıydı, gözlerim ağlıyordu yol arkadaşımı yediğime inanamıyordum.
    “sen insansın” dedi tilki ürkek.
    “hastayım” diyebildim.
    “beni de yediğinde lütfen ağlama” dedi tilki.
    “ben, sizi o güzel kafeslerinizde büyütmüştüm oysa”.

    dağyolu

    Dağyolu

    yürüdüğümüz yolda hiç ağaç olmadığını, kuş sesleri duymadığımızı fark ettiğimde olduğum yere çöktüm.
    “yol bitti” dizlerimde küçük izler belirmeye başlamıştı bile, bilmediğim bir sokağın haritaları gibiydi.
    seni görür gibi oldum bedenimde, mahrum kaldığım her şeyin üstüne yemin ederim diyebildim ve tilkiyi de o güzel kulaklarından ısırarak yedim. “artık naif değilsin” dedi, bir ses, “sen yolda yürürken, aç olmadığın halde kendi ellerinle beslediğin bu iki canlıyı yedikten sonra o sokağı asla bulamayacaksın”.

    Melike Kılıç

  • Teknoloji-Sanat Bağlamında Sanatçının Konumlandığı Yer

    Hadra Tanrıverdi Birecik

     

    Teknolojinin etrafımızdaki hemen her şeyi ve elbette sanatı da yönettiği şu an, ortaya konulan sayısız olanak karşısında sanatçının aldığı konum bir anlamda trajik. Üreten bir birey olarak sanatçı kendini hızla değişen teknolojik hareketin içine aynı hızla sokamadığı için, eski düzeninden kopma süreci de pek kolay olmadı. Başka bir deyişle bu kaosun bir parçası olmakta zorlandı. Yine de yeni sanat ya da güncel sanat denilen platformda, neredeyse her şeyin sorgulanması bir bakıma olumlu bir sonuç. Kendi yapıtının bütün eleştirisini elinde bulunduran ve tamamen bireysel olan sanatçı bu yolla tekil bir birey iken çoğul bir varlığa dönüştü. Bir bakıma kendi eksik ya da üstün yanlarını daha net gördü ya da görmesi sağlandı.

    Konunun diğer bir tarafı olan ‘öz’, bahsedilen durumun dengesi açısından önem taşır. Değişen bu değerler sisteminde kendi özünü kaybetmeden bir yer edinmek, değerleri ve ruhuyla var olan sanatçı için hiç de kolay değil. Tıpkı olumluluk ya da olumsuzluk derecesi yaklaşık olan iki durum arasında kalmak gibi ‘eski’ ile ‘yeni’nin birliği…

    Gelişen sanayinin ve makineleşmenin getirdiği hızlı değişim beraberinde sanatçıyı yeni denemeler yapmaya, yeni çıkış yolları aramaya itti. 1820 yılında fotoğraf makinesinin icadı dönemin egemen akımı Empresyonizm’i kökünden etkilerken sanatçıya da nesneden bağımsız bir hareket alanı sundu. Sanatçı, fotoğrafı tuvalin bir yüzeyi gibi değerlendirdi. Bu değişim tuval resminin izleyici üzerindeki etkisinin değişmesine de neden oldu. 1917 yılında Dada hareketi ile birlikte ortaya çıkan ve ‘Estetik’ olanı reddeden, gösteriye dönüşen bir sanat ortamı oluştu. Bu ortam, sanatçı müdahalesini azaltan ve sanatçıyı sadece hazır nesneye yardımcı olan bir konuma taşıdı: hazır nesneye övgü. Bu hareketin devamındaki yıllarda Andy Warhol’un konserveleri (1962), Joseph Beuys’un ses getiren gösterileri (1974), Cindy Sherman’ın ‘karşı portre’ denemeleri (1974) ve daha niceleri sanatı, yeni bir imajla farklı bir boyuta taşıdı. Bir bakıma teknolojinin de varlığını hissettirdiği bu çıkışlar 21.yüzyıl sanatının çizgisini belirlemeye devam ederken, teknoloji-sanat bağlamında sanatı ve sanatçıyı bireysellikten çıkarıp grup olma ruhuna da yaklaştırdı.

    Aslına bakılırsa bu durum, bir anlamda sanatçıyı saklandığı kovuktan çıkararak dış dünya ile bütünleşmesini sağladı. Birlikte üretimin sinerjisi sanatçıyı büyüledi. Tabii bir gruba ait olma fikri aynı zamanda birilerinin himayesi altına girmek anlamına da geliyordu. Güvenliği sağlayan bir oluşum gibi görünse de kaçınılmaz sınırlayıcılıkları da vardı şüphesiz. Bunun, sanatçıyı boyunduruk altına alan ve onun bireysel özgürlüğünü kısıtlayan bir duruma dönüştürdüğünü savunanlar da az değil. Anne Cauquelin ‘eleştirel pazar sistemi’ kavramıyla bu durumu sorgularken bir yandan da güncel sanatın çokça konuşulduğu bir zamanda bir gruba ait olmanın önemini vurgular. Başka düşünürlere göre de 21. yüzyıl sanatına neredeyse hâkim olan teknolojik yeniden üretim, önüne geçilemeyen bir hızla bütün estetik değerleri alaşağı eder.

    Şimdilerde oluşan hızlı değişimin kültürel şoku, içinden çıkılması istenen bireyselliğe içkin bir biçimde geri itiyor; özden koparılan biçim, yine kendi özüne geri dönüyor. Yeniliğin içinde olmak ya da olmamak çelişkisinin yaşandığı bir olgu bu. Çünkü sanatçı bireysel olduğu sürece özgün olur ve nitelikli işler üretir. Zihinsel nesnesini sürekli kendi elinde tutar ve bunu istediği anda değiştirme ya da yönlendirme hakkına sahiptir. Zihinsel nesnesini teknolojinin olanaklarına ve tüketim sistemine teslim ettiği noktada kendi olma durumundan uzaklaşacak demektir. Dolayısıyla teknolojinin sunduğu olanaklar karşısında –bu olanaklar sanatçıyı yalnız da bırakabilir bir gruba dahil de edebilir– sanatçının teknolojik yeniden üretime karşı bir duruş sergilemesi beklenir. Sanat yapan bireyler olarak teknolojinin imkânlarını kullanmak elbette istiyoruz ve de uyguluyoruz. Örneğin performans, ready made, dijital medya, video gibi alanlardaki denemeler kimi zaman bizi şaşırtıcı derecede tatmin ederken, kimi zaman da yapılan iş, sanatta değişmeyen plastik değerleri zedeler kuşkusuz. Bu elbette ince bir ayar gerektirir.

    Gelişen teknolojiden uzak kalmadan eski ile yeni arasında bir bağ kurmak değişimi yakalamak açısından önem taşır. Bu bağın kurulmasında izlenecek yollar yine çeşitli olanaklarla önümüze sunulmuştur. Teknolojik bağlamda kullanılan her bir nesne sanatçının kişilik olgusunu yeniden yapılandırırken, onu değişim/başkalaşım denilen şeye bir adım daha yaklaştıracaktır kanımca. Kullanılan ya da var olan hazır nesne çeşitliliği sanatçıyı geriye götürmez, aksine bir adım ileri taşır. Zaman tasarrufu, mekan çeşitliliği, bu durumun üstün yanlarından bazıları. Kimine göre sanat zaten bu hazır nesnelerden ibarettir ve sanatçı sadece bunlardan ‘bir şey’ ortaya koyar ya da hazır nesne’yi destekler.

    Sonuç olarak teknolojinin sunduğu sayısız olanak karşısında üreten bir birey olarak sanatçının bu olanaklardan uzak durması imkansızlaşır. Kuşkusuz bu olanaklar içerisinde birçok ayrıntı henüz keşfedilmeyi bekliyor. Bu yaklaşımlar ve kullanılan yöntemler, sanat olan ürünü yeniden tanımlamaya yardım edebilirse ve istenilen tüm estetik erdemleri (kimi tam da bu estetik erdemlerin karşısına bir tepki olarak çıkmış ise de) yerine getirebilirse çağdaş sanatı diğer bir deyişle güncel sanatı karşılar. Çağın olanakları sanatı, sanatın olanakları da çağı değiştirme potansiyeline her zaman sahip olacaktır.

  • Sanatçının Evi

    Baysan Yüksel

    Bu kış doldurduğum defteri karıştırdım biraz. Küçük, mavi tonlarda, çizgili bir defter… Üzerinde “dream and explore” yazıyor, altında şeffaf bulutlar, üzeri yıldızlarla kaplı. Evde ufak bir depo odam var. İçinde böyle yüzlerce defter, yazılmış, çizilmiş, doldurulmuş, yarı doldurulmuş, üst üste; ayıklanıp, toparlanıp, düzenlenmeyi bekliyor. İçime içime işliyor sıkıntısı; bazen tüm evi, tüm üretimimi tek seferde kırıp döküp, atıp, bomboş bir haneye adım atmak istiyorum. Bunu yapmıyorum; biliyorum ki, o boş evi de kısa sürede tekrar başka yazılarla, çizimlerle, resimlerle doldurup bu hale getireceğim. Önceki halinden bir farkı kalmayacak. Bu da acaba bir çeşit istifçilik mi diye düşünüyorum. Yaratıcı istifçilik… Gazete, poşet biriktirmiyorum da kendi yarattıklarımı, ürettiklerimi biriktiriyorum.

    Annem, anneannem konuşmalarında çok fazla deyim kullanırlardı. Küçükken bu deyimlerin mecazi anlamını bir türlü anlayamazdım, anlayamadığım için de kendim anlam uydururdum. Üstelik böyle sürekli deyimlerle konuşulunca sinirlenirdim de.  Hani, bir meselenin üzerine bu deyimler söylendi de, çözdü mü şimdi sıkıntımızı! Sıkıntıya devam; ama deyimi gediğine koyduk!

    ev1

    Annemin çok sık söylediği bir deyim vardır:   “Kapıyı kapatırsın, eşik içeride kalır”. Dışarıda kuyruğu dik tutuyoruz; içeride varsın, eşik patlasın! Bana kalırsa esas içeride eşik sağlam olacak ki, kapıyı düzgün kapatabilesin. İçerideki eşik patlamışsa dışarıdaki ne düşünmüş, ne yapayım… Herneyse, anlatmak istediğim o değil zaten; yine sinirleniverdim deyimli anlatım meselesine. Ben bunu kafama göre uydurup yeniden yorumladığım için bana göre kapıyı kapatınca içeride kalan eşik kendi şahsi krallığımdır, şatoda yaşıyor olduğum gerçeği. Bugün otuz iki yaşındayım; hala kapıyı kapatıyorum ve hop, şatoda yaşıyorum. Şatom seksen metrekare… İçinde odalar, odalar, gizli odalar, tüneller, kütüphaneler, atölyeler, mutfaklar, dolaplar, yeraltı mahzenleri; ne ararsan var, arada hayaletler, hortlaklar, farklı boyutlara, gezegenlere açılan kapıları da ekleyelim. Fantastik bir evde yaşıyorum anlayacağınız. Tek sıkıntısı var; bu kadar çok şeyi seksen metrekareye sığdırmaya çalışınca olmuyor. Üstelik atölyem de evin içinde, kütüphanem de, depom da. Her sene bu mütevazı şatomun içinde taşınıyorum, kitaplar sığmıyor, dolaplara, yatak altlarına. Resimler üst üste, dolaplara, her yere, duvarlara… Defterler üst üste, yığın yığın yığın… Atıp savurasım geliyor ama ne yalan söyleyeyim aslında atmak değil, müze yapmak istiyorum. Şöyle derya deniz, geniş bir alanda yaşayıp üretmek istiyorum. Gönlümden geçen bu…