[-] > SANATÇILARLA SAHNE ARKASI > ”Sanatın Sorunu Yok, Sorunlu İnsanlar Çok”
  • ”Sanatın Sorunu Yok, Sorunlu İnsanlar Çok”

    Görsel: Haydar Akdağ

    İlgiyle takip edilen söyleşilerimize bir yenisi eklendi. Haydar Akdağ sordu, Genco Gülan yanıtladı. İkili arasında gerçekleşen bu derin sohbette sanatçılarımıza ve bakış açılarına dair çok şey bulacaksınız. Keyifli okumalar.

    Genco Gülan ve Haydar Akdağ

    Genco Gülan’a,

    H.A: Sevgili Genco, bu söyleşide bir sanatçı olarak senin söyleyiş ve üretimlerin üzerinden bir hatırlama/hatırlatma inşa etmek istiyorum. Öyle ki hemen hemen her gün bir yandan plastik ve kavramsal sanat üretimlerini izlerken bir yandan da sosyal medya da iletilerini de takip ediyorum. Yakın zamanda paylaşımların arasında senin bizlere sorduğun şu iki soruyu yanıtlamanı istesem?

    “Kültür merkezi boşsa, o şehir boş mudur?”  ve “Kültür merkezi (binası) boşsa, o kasaba kültürsüz müdür?”

    G.G: Sevgili Haydar, son birkaç gündür Göcek’te arkadaşlarımla tatil yapıyorum, küçük yemyeşil bir cennet, cırcır böcekleri, her yerde ada çayı kokusu, dağlarda mağaralar, adalarda antik kalıntılar…
    Neyse, çok uzatmadan yazayım, yukarıdaki soru aklıma şuradan geldi;

    Göcek’in tam ortasında yepyeni ve kocaman, sivri kuleli, her bir kulenin çatısı piramite benzeyen bir bir kültür merkezi var ama yüksek sezonda bile bina kapalı. Bu binayı gördükten sonra düşünmeye başladım, niçin ormanlar içindeki bu küçük şirin kasabaya modern bir kültür merkezi yapma gereğini duymuşlar diye? Ve tamam, kültür merkezini yapmışlar da bina neden boş?

    Bunları aklımdan geçirdikten hemen sonra durumun sembolik anlamlarını düşünmeye başladım. Evet Belediyeler kültürlü olduklarını göstermek için kültür merkezi yapıyorlar, bu aşikâr bir gerçek. Fakat nedense Türkiye’de büyük şehirlerde bile kültür merkezleri bile bir şekilde boş kalabiliyorlar. Parantez içindeki önemli örnek İstanbul’daki AKM.

    Asıl soru şu; kültür merkezi inşa edilmiş, fakat boş kalmış ise o köy, kasaba

    şehir aslında kültürsüz müdür? Durum biraz spor salonuna kayıt yaptırıp, hiç gitmemeye benziyor, para verip kendini spor yapmadan sportif hissediyorsun. Yani bir çeşit kendini kandırma hali, toplumsal kendini kandırma durumu ve bürokratik ikiyüzlülük el ele… Kültür merkezi var mı var, yani yok değil… Gitmesek de görmesek de o kültür merkezi bizim kültür merkezimizdir…

    H.A: Peki; “Sanat yapıtına, gerektiğinden fazla vakit harcamak, onu daha değerli kılmaz.” Söyleminde bizde ve dünyada sanat izleyicisinin bugünü, dünü ve geleceğini nasıl okuyorsun. Mesela kendi sergilerinin en büyük izleyicisi sen gibisin; dolayısıyla gözlemci kimliğinle bir yandan da izleyicinin seni okumada geliştirdiği pratiği nasıl görüyorsun?

    G.G: Sanat yapıtı değeri kendi başına taşır. Yani onu üreten kişi, üretim aşaması, işin malzemesi, tekniği hepsi ikincildir derecede bilgilerdir. Aynı şekilde yapıtın yapım süresinin uzun ya da kısa olması da faydalı olabilse de gereksiz bir bilgidir. Çok uzun sürede yapılmış bir yapıt, benzeri çok kısa sürede yapılmış bir yapıttan daha değerli değildir. Kendimizi kandırmayalım. Zaman sevicilik de güzeldir ama bu ayrı bir konudur…

    Yapıtın seyirci tarafından okunması da ayrı bir süreç tabi… Günümüz sanatını izlemek farklı bir çeşit okuryazarlık gerektiriyor, yapıt dersini çalışan izleyicilere farklı boyutta tatlar sunabiliyor. Zaten Marcel Duchamp yaratıcı sürecin yapıtın algılanması sırasında da devam ettiğini öne sürüyor. Hatta günümüzde yanlış anlaşılmalar bile, kanımca, algısal sürecin bir parçasını oluşturuyorlar.

    H.A: Dünden/bugünden ve gelecekten bahsetmişken, alışa geldiğimiz arkeoloji ve antikitenin dokunulmaz tarih yazılımına yaptığın çarpıcı müdahaleyi gördüğümüz “Antik Gelecek” Galeri KHAS’ta sergilediğin eserler üzerinden konuşmak istiyorum. Bir söyleşinde “Tüketim ve Üretim” üzerinden gitmek istediğini söyledin. Eserlerde fenomen tarih yazılımı ve figürleri bugünün popüler kültürüne ait bilim kurgusal fenomenler yada senin söyleminle “4 kafalı bir heykelin üzerine; GDO/Bir nükleer santral patlaması” gibi düşündüren sorular üzerinden gidiyorsun. Sorularının boyutları kadar eserlerinde boyutlarıyla günümüzle nasıl ilişki kuruyor? Çarpıcı düşüncelerin bir olması gereken tarifi mi yoksa geleceğe ait ütopyanın ön izlemesi mi? Sahi zaman olarak tarih içinde nasıl bir kesitteyiz?

    G.G: Evrim teorisini hep başı, ortası sonu var gibi düşünürüz ama, geçenlerde kardeşim Görkem Gülan bir sohbet sırasında şu soruyu ortaya attı: Ya şu anda yaşam formu, dünyanın farklı bir yerinde ve farklı bir şekilde yeniden ve sıfırdan başlıyorsa bir volkanın eteklerinde? Veya evrim dediğimiz şey aslında her gün yeniden ve tekrar yeniden başlarsa? Ve atalarımız olan balıklar tekrar ve tekrar karaya çıkmak istiyorlarsa? Bu gün deneyimlediğimizden farklı paralel evrimler olabilir mi gerçekten?

    Geleceğin Arkeolojisi ve Antik Gelecek serileri farklı evrim modelleri üzerine distopik gelecek öngörülerini tartışmaları teşvik etmeyi amaçlar. Arkeolojik referanslı mutant heykeller insanoğlunun gelecekteki olası dönüşümlerini araştırırken çağımız yöneticilerini torunlarının torunlarına şikayet etmeye çalışır.

    Genco Gülan’ın Galeri KHAS’ta gerçekleşen Antik Gelecek adlı sergisinden bazı eserler.

    H.A: Zaman üzerinden bir soru daha… Daha doğrusu zaman ve emek ikilisinden feyzle ve yine senin söyleminden bir kesit; diyorsun ki; “Usta çırak ilişkisine inanıyorum”. Bugün bir döneme ait heykelleri günümüze yorumlaman, modern dönem sonrası çağdaş sanat pratiklerinin bir parçası olman, bütün anlatımlarından bildiğimiz entelektüel birikimin ve usta/çırak ilişkisi. Referansları gerek kişiler, gerek bir üretimin tekrar seninle yorumlanması, çok bilinen bir fenomenin senin ustalığınla dönüşmesi, markalar/logolar/günümüz ve bütün sayamadığım üretim biçimlerin. Sahi “Ustan kim?” akademik anlamda sormuyorum, diplomalar bir yere kadar…

    G.G: Vallahi bir çok güzel ustam oldu, çok şükür, kimisi erkek kimisi kadın… Bir çoğunun elini, eteğini öptüm, yaşarken tanışma ve çalışma şerefine nail oldum, beraber rakı içtim, zeybek oynadım, bir çok diğeri ile şahsen tanışamadım ama tanışmış gibi hissediyorum… Hocalarımdan, örneğin Greg Wolff, çok şey öğrendim ama üsluplarını taklit etmedim. Upuzun bir liste benimkisi. Üstat Burhan Doğançay ve Nam June Paik ile yaşarlarken vakit geçirme şerefine nail oldum. Fakat Osman Hamdi, Pablo Picasso ile de hiç konuşmuş olmasam da tanışmış gibiyim…

    Gence Gülan’ın Art50.net’te yer alan eseri Picassy.

    Ustalarımın bazılarının isimleri size tanıdık gelebilir. Soru işaretli Kendi Portresi? Serisi bunlarla ilgili. Ama bir çoğunun ismi bana bile uzak kalır hatta belki yoktur… Tarih ve tarih öncesi beni etkiler. Yine bizim meslekte ekol kavramı vardır. Bilirsiniz, gelenek denir ve el- etek verme işleri binlerce hatta on binlerce senelik bir sürece dönüşebilir… Örneğin Akdeniz’de bir heykel, seramik geleneği olduğunu düşünüyorum ve bu bayrak yarışını sürdürmeye çalışıyorum.

    Şahsen sanat işlerine de çıraklık ile başladım. Ustalar ile kaynak yapmaya ara verdiğim öğlen yemeklerinde ezogelin çorbasına kirli ellerim ile çekinerek tuttuğum ekmeğimi banarak içtim… Fotoğrafçılığa babama imrenerek başladım, fotoşipşakçılarda takıldım. Üniversite kulüplerinin karanlık odalarında romantik saatler, günler geçirdikten çok yıllar sonra dijitale geçtim… Şimdi bir sürü çıraklarım, asistanlarım olması onlardan her gün yeni şeyler öğrenmeme engel değil…

    Zaten büyük usta olabilmek için çıraklarının da usta haline gelebilmeleri lazım. Öğrencilerimin işleri dünya müzelerinde, festivallerinde sergilenmeye başlamıştı bir süredir. Geçen bahar, İstanbul’da 3 ayrı eski asistanımın eş zamanlı solo sergileri iyi galerilerde yer alınca en az onlar kadar sevindim.

    H.A: Ve çıraklık üzerinden bir soru; senin söyleminden “Kendimi hep gayet zor durumların içine sokarım; deadline, malzeme yoksunluğu, ebat, adet vb… bu da bazen yaratıcı sürece katkı sağlar.” Deneysellik, yenilik ve yoksunluk üzerinden kendine nasıl bir üretim alanı yaratıyorsun? Motivasyonun temel ivmesi bir tane gibi durmuyor; yani salt sanat değil, peki diğerleri neler?

    G.G: Dışarıdan çok rahat bir kişilik gibi görünürüm ama sergi hazırlama sürecinde kendimi gereğinden fazla zora sokarım. İçinden çıkılmaz zorluklar yaratırım ara ara… Size küçük çikolata parçaları olarak görünen nesneler bana bir şekilde uykusuz geceler yaşatır. Sürekli artan karmaşa ve zamana karşı yarışırken yaşanan panik hali eğer üzerimde/ üzerinizde bir yıkıma yol açmaz iseler yaratıcı bir üretim sürecine dönüşebilirler. Veya b seçeneği, her çuvallama beni sonuca yeni bir rotaya oturtabilir. Yere düşünce kalkıp yeniden koşmayı öğrenmek en önemlisi…

    Genco Gülan, Jackson Pollock (2013), Dijital Fotoğraf

    H.A: Sevgili Genco, deneysellik, yenilik ve yoksunluk sınırlarında gezinirken senin çağın gerçeklerine yakınlığın yani bir anlamda teknoloji ile de temasın mevcut. Video, fotoğraf işler ve diğerleri. Bir röportajında Amerika’da ders olarak senin yazılıma başvurarak ürettiğin eserinden “şiir” çalışmandan bahsediyorsun. Fakat bir talihsizlik ki sanırım bunun belgelemesi üzerine senin anlatımınla kayıt tutmak ya da bir başka söyleyişle sanat tarihinde yaşayan bir kimsenin güncel sanatın arşivlenmesi/belgelenmesinde yaşadığı sıkıntıyı dile getiriyorsun.

    Sorum aslında şöyle; bir sanatçı olarak evrensel üretimin sırrı nedir? Üretiminin hayata böylesine karışıp zamanın katmanlarında üzerine başka insanlarında düşünerek katkı vermesi ya da çoğalması durumunu nasıl tarif edersin? Bütün bu etkileşimin bir ideolojisi olabilir mi?

    G.G: Sanat zaten evsel olmak zorundadır ve değilse palavradır. İki, iki daha dört… Lokal olmayı da evrensel olmanın karşısında görmüyorum kesinlikle. Lokal olma durumu, evrenselliğin içinde bir özgün olma yolu, yöntemidir. Örneğin; Yukarıda bahsettiğin Etkileşimli Şiir isimli yapıtım Türkçe kelimeler içeriyor, ama UCSB’da Amerikan Dili ve Edebiyatı bölümünde derste zorunlu okuma listesinde yer alıyor.

    Yeni teknolojileri yeni aletler, yeni oyuncaklar olarak görüyorum. Merak ediyorum. Gerektiği kadar kullanıyorum ve eski teknolojilere geri dönmeyi ihmal etmiyorum. Çamur da kullanıyorum, bilgisayar da, bazen ikisini beraber. Evrenselliğin sırrı olarak da insan malzemesine odaklanmayı görüyorum. İnsan algısı, tutkuları ve davranış kalıpları ilgimi çekiyor. En önemlisi tabii sürekli araştırıyorum ve gözlem yapmaya devam ediyorum.

    Genco Gülan’ın Art50.net’te yer alan Deeply in Love adlı fotoğraf serisinden eserler.

    H.A: Bir başka açıdan bu arşivleme konusunu açmak istiyorum. Çağdaş sanatın belgelenmesi bugün sosyal medyadan ve sayılı sanat dergilerinin manşet heveslerinin ötesine geçmiyor. Bir idealist misyon ile bir kurum yada kurumsal tavır olarak bu anlamda olumlu adım atan bir yer görüyor musun? Sanatçının bu anlamda kişisel arşivleme çabası dışında üniversitelerin Sanat Yönetimi bölümlerinden mezun arkadaşların kendilerine yer yer galeri yöneticisi ve biraz daha havalısı küratör demesini izliyoruz. Bu geniş anlatımla sormak istediğim bu arşivlemeyi kim yapacak?

    G.G: Arşivleme önemli ama asıl önemli unsur değerli ve değersiz olanın ayrıştırılması. Hangisi, hangileri değerli hangisi değil, hangisi çöp? Hangisi yeniden dönüşüme sokulabilir ve nasıl? Hangilerini dönüştürmesek daha iyi… Çanakkale’de askerlik yaparken müze müdiresi ile kısa bir sohbet sırasında etraftaki bir çok tarihi yerleşimde neden kazı yapmadıklarını sormuştum, o da; ‘belki toprak altında kalırlar ise daha iyi olur’ demişti. Ne demek istediğini yeni anlıyorum:

    Türkiye’de özel sektör yeni müzeler ve kütüphaneler kuruyor ama tahribat ve kirlenme korumadan, arşivlemeden hızlı gidiyor.

    H.A: Tanımlar üzerinden giderken biraz görev dağılımı yapmak fena olmadı. Buna birazda günümüz sanat tanımlarını da eklemek istesek aklına gelen “Bence aslında bu öyle değil de böyle” demek istediğin. Post Post tanımlar ve güncellemeler bekleyen kaygılar, alanlar, tespitler var mı?

    G.G: Post-post modernizm en yakın zamanda bitmeli. Hemen yarın. Zira kapitalizm zannedildiği gibi verimlilikten değil israftan besleniyor ve kendi kendini dinamitliyor. İnsanlık yeni bir sürece girmeli ve bizde bu çocuğun adını koyabilmeliyiz gönül rahatlığı ile…

    H.A: Temelde merak ettiğim ama etrafından gezinerek gelmek istediğim soru; bugün sanatın sorunu nedir?

    G.G: Sanatın sorunu yok, sorunlu insanlar çok. Uçak anonslarındaki gibi; anneler önce oksijen maskelerini kendilerine sonra bebeklerine takmalılar. Yani içki masasında vatanı kurtarmadan önce kendimizi kurtarmamız lazım…

    H.A: Sanat alanında kurumsallaşmak bir özgürlük sorunu yaratır mı? Sorunların çözümünü nasıl, hangi zeminde ve nereye kadar gidermeli? Mücadele ortamı kalmalı mı? Bir çok sosyal medya çıkışında rast geldiğim iktidar veya egemen kültüre dair eleştirilerin, bütün bunlar kişi ve kurumsal tavır arasında bakıldığında “Bu tam Genco Gülan’lık! olmuş!” denildiğine rastladığım zamanlar oldu şahsına dair. Sanatta tek kişilik tepkilerimiz ve ortak sorunlarımız, sence nasıl bir örgütlülük gerekiyor?

    G.G: Kurumsallık evet, belli özgürlükler getirir, ama başka özgürlükleri de kısıtlar. Kurumsallaşmasına imrendiğimiz ülkelerde bizimkisi kadar dinamik sanat ortamı olmayabiliyor.

    H.A: Kişisel ve kurumsal tavırlar üzerinde sözleri açarken Ekavart Galeri’de 2014 yılında açtığın İsimsiz sergini anlatırken “Bu sergi, bir fikir sergisidir” tanımını yapıp üslup meselesine sıkıştırılmış sanatçıyı özgürleştiren, özgüveni yüksek bir anlatımı ortaya koydun. Bugün “üslup” genç sanatçıların sıkıştığı bir konu olarak önümüzde duruyor. Hala akademik muhafazakârlık ve hep aynı şeyi üreten isimleri başarılı/başarısız değerlendirmeleri yüksek sesle konuşulmayı bekliyor gibi, ne dersin?

    G.G: Fikir ve onun aktarılması benim için birincil öncelikte. Yani bağcı dövmek ile ilgilenmiyorum, hep beraber üzüm yiyelim istiyorum. Win, win… Dolayısı ile üslup sorununu çoktan geçtim, ama bunu aşmak onlarca senelerimi aldı, binlerce saatimi… Şimdi farklı üsluplarımı birer orkestra enstrümanı gibi kullanıyorum.

    Genco Gülan’ın Ekavart Gallery’de düzenlenen İsimsiz adlı sergisinden bazı eserler.

    Haydar, benim de sana birkaç sorum var. Benim dedemin ismi de Haydar’dı, Haydar Gülan. Ama bana onun ismini değil de sevdikleri bir tiyatrocunun ismini koymayı tercih etmiş ailem. Haydar ismi ile yaşamak nasıl? Sanat yaparken bu ismi taşımanın avantaj veya dez avantajları neler?

    H.A: Benim de dedemin adı. Üstelik babam hariç 4 kuşak Haydar diye gidiyor. Araya başka isimler girse de soyağacında Haydar çok. Adımla yaşamanın getirdiği kültürel yükler var, inkâr edemem… Fakat dünün değerlerine gösterdiğim özen kadar günümüzün gerçeklerine ve hayat pratiğine de dahil olmak durumundayım. En nihayetinde şimdiki zamanı yaşıyorum. Sanat alanında bir avantaj ya da dezavantaj ile karşılaşmadım. Ancak kamu hizmeti veren bazı yerlerde ve özellikle eğitimim boyunca Din Kültürü dersim birinci dönemler hep 1 gelirdi. İkinci dönem aldığım 2 ile gelen ortalamadan geçmişliğim çoktur 🙂

    Haydar Akdağ Gaia Gallery’de düzenlenen Yarın adlı sergideki eserleriyle.

    G.G: Günlük hayatta pipet kullanıyor musun? Ve örneğin hangi meşrubatları içerken?

    H.A: Evet, içmekte zorlandığımda… Özellikle ayran 🙂 Şaka bir yana pipeti aklına soru olarak getiren birlikte katıldığımız Adahan Otel’de “Hazine Odası” sergisi… Pipet günlük bir tüketim malzemesi olarak tekil ve tek kullanımlık kaderiyle bana günümüzde insanı çağrıştırıyor. Bedenlerimiz ve içinde yaşadığım sosyal düzen öte yandan siyasal tavrım… Her bir pipeti birbirine takarak gerçekleşen heykel/enstalasyon aslında birbirine kenetlenmesini umduğum bir insanlığa karşılık geliyor.

    Art50.net sanatçılarıyla Adahan Otel’de düzenlenen Hazine Odası sergisinden, Haydar Akdağ’ın 15000 pipet ile oluşturduğu mekana özgü yerleştirmesi.

    Haydar Akdağ’ın 79 adlı eserinden detay.

    Sevgili Genco, seni çok yorduğumun farkındayım. Fakat söz konusu seninle fikir alışverişi olunca danışmak istiyorum. Günümüz sanatının sorunundan bahsettik, sanatçının üretim pratiklerini şahsında modelliyoruz peki bütün bu üretimi toplumsal, ulusal ve evrensel kültür üretimine katkı perspektifine yerleştirirsek; yapılması gereken, yaptığın, yapılacak olan nedir? Kehanet ve beklentilerin? Ve gençler, genç sanatçılar neredeler? Son soru olsun; tek kelime “Genç kuşak(!/?)”…

    G.G: Sanatçı genç kalmalı. Hem de her zaman.

     

    Haydar Akdağ’ın Genco Gülan’ın fotoğrafını kullanarak özel olarak hazırladığı pul çalışması.

    Neden Pul; Neden 99 Krş

    Sanat ve sanatçı değer üzerinden her dönem açık bir tartışmanın konusu olmuştur. Farkına varılmayan durum bunun zaman ve tarih içinde kayıt altında oluşudur. Elbette coğrafya fark etmeksizin iktidar tekelinde temellendirilen tarihlere inat kalıcılık ve ulaşma kanalı olarak iletişimden dem vurmak istememin temel nedeni aynı enstrümanlarla tarih yazımına ortaklık arzusudur. Söylenecek söz ne bir eksik ne bir fazladır. Bunu 1 tam edemeyen 99 krş üzerinden düşündüğünüzde ötede hala kenetli bir çoğunluğu yani 99 tekil kuruşu göreceksiniz.

    Haydar Akdağ

     

    Genco Gülan’ın Art50.net’te yer alan eserlerini görmek için tıklayın.

    Haydar Akdağ’ın Art50.net’te yer alan eserlerini görmek için tıklayın.