• Baysan Yüksel’le Çocukluğumuzun Büyülü Öykülerine Bir Yolculuk

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Baysan Yüksel görünenin ardındakileri önemseyen, çocukluğun bozulmamış yaratıcılığına hayranlık duyan, kitaplara tutkuyla bağlı, derin, duyarlı bir sanatçı. Baysan ile zaman zaman umut, zaman zaman hüzün dolu, ruhlarımıza dokunan, bizi zenginleştiren bir söyleşinin içinde bulduk kendimizi.

    Bloğunda “Ben bu dünyaya hikâye anlatmak için geldim. Görevim bu kadar basit ama acı veriyor” diyorsun. Neden? Böyle söylemene rağmen işlerin çok renkli ve çocuksu bir neşe barındırıyor. Bu çelişkiyi nasıl açıklıyorsun?

    Acı veren bu hikâyeleri yüksek bir empatiyle hissediyor olmak. Daha sonra da aktarma sürecinin kendi içindeki sancısı devreye giriyor.  İşlerimdeki çocuksu neşenin derinlerine dalarsanız bahsettiğim daha rahat anlaşılabilir. İnsan olma durumunun kendisi başlı başına çelişkili ve bu çelişkilerle mücadele etmenin bütünü de hayatın kendisi. Çocuklar da böyledir. Yetişkin olduğumuzda sanki çocuklar çok neşeli, umursamaz ve kendi renkli dünyalarıyla iç içe, coşkulu vakitler geçiriyor sanırız; çocukluk hiç de öyle değildir; derinlerinde çok gerçek bir hayat bilgisi gizlidir. Çocukken neler hissettiğimi hala hatırlıyorum; bugün aynı şeyleri hissettiğimden değil, ama belki de hatırlayabildiğimden bu böyledir.

    scorpio

    Baysan Yüksel, Scorpio, 2014

    Yapıtlarından çocuk resmine duyduğun ilgi ve hayranlık anlaşılıyor. Bununla ilgili neler söylemek istersin? Resim yapmaya kaç yaşında, nasıl başladın? Çocukken çizdiklerine dönüp baktığın oluyor mu?

    Çocukken çizdiğim resimler ne yazık ki taşınmalarda yok oldu; buna çocukken de üzülürdüm, hala zaman zaman üzülürüm. Çok az resim var ailemin sakladığı; eskisi kadar sık olmasa da arada onlara dönüp bakıyorum. Komik geliyorlar; bir kısmı da yaratıcı bir şekilde garipler. Öte yandan resim yapmaya tesadüfen başladım aslında. Kendimi bildim bileli sürekli hikayeler yazar, anlatır, çizer ve kolaj yapardım. Resim yapmanın kursa gidip öğrenilen bir şey olduğunu sanıyordum, spor gibi, dans gibi; sonuçta zaten yaptığım bir şeymiş. Küçükken böyle saf taraflarım vardı. Dünyadaki düzen ve kurallar hakkında hiçbir fikrim yoktu; her şeyi öğrenebileceğimizi sanırdım. Hâlbuki ilgimiz ve yeteneğimiz olan şeyleri öğrenmek istiyormuşuz. Özellikle okul öncesi dönemde çocukların yaptıkları resimlere hayranım. Çok az filtreleri oluyor ve inanılmaz yaratıcı oluyorlar. Okulda ve her türlü eğitimde yaratıcılığı kısıtlayacak bakış açıları ve zorunluluklar devreye girdiğinde çok yaratıcı bir insanı bir hiçe dönüştürebilirsiniz. Bir de kısıtlanmasa neler olur, kim bilir!

    Sanatında kurguladığın masalsı dünyalarda hayvanlara da sık sık rastlıyoruz. Onları seçerken mitoloji ya da edebiyattaki sembolik anlamlarıyla mı ilgileniyorsun, yoksa daha kişisel tercihler mi ön planda?

    Küçüklüğümden beri böceklere, amfibilere ve sürüngenlere çok meraklıyım. Çocukluğum Uludağ Üniversites’nin kampüsünde geçti.  O yüzden biraz farklı bir çocukluk geçirdim ve bazı hayvanların da çocukluğumda çok izi oldu. Eve baykuş, kirpi, yılan getirdiğimizi hatırlıyorum beslemek için. Bir günden fazla tutmazdık hiçbir zaman. Doğal döngüsünü bozmamak için. Doğal yaşama adapte olmaları için eğitilen ayıları ziyarete giderdik. Geyikleri, domuzları, tavşanları izlerdik. Her zaman hayvanlarla iç içe bir dünyanın içindeydik. Her gittiğimiz yerde hayvanlar olurdu mutlaka ve insana uzak değillerdi. Annemin, anneannemin anlattığı anılarında da insan ve hayvan ilişkisi, maceraları olurdu ve sihirli gelirdi. Bazı hayvanları da rüyamda görüyorum, aslan ve kurt gibi.  O zaman da bu hayvanların arketipsel anlamlarıyla ilgileniyorum. Bütün bunları resimlere dâhil ederken kişisel, sembolik, mitolojik, arketipsel anlamları birbirine karışıyor ve bir bütün oluşturuyor.

    kurdun_gelisi_1

    Baysan Yüksel, Kurdun Gelişi, 2013

    Üretirken önce zihninde bir öykü canlandırıp onu mu resimliyorsun, yoksa doğrudan çizimle başlayıp öykünün kendini yazmasına izin mi veriyorsun?

    İkisi de olabiliyor; bazen de iki durum iç içe geçiyor.

    Seni etkileyen, ilgilendiren sanatçılar kimler? Edebiyatla aran nasıl? Hangi şair ve yazarlar esin kaynağın?

    Sanatın her alanında ilham bulabiliyorum. Sadece ruh ve samimiyet arıyorum. Görsel sanatlarda ilhamlarım değişken oluyor. Cy Twombly kalıcılardan mesela. Bu yıl Grayson Perry’nin işlerini keşfettim ve çok sevdim. Edebiyat bu alanlar arasında en çok ilham aldığım diyebilirim. Çünkü sözcükleri ve sözcüklerin oyunlarını seviyorum. Zekice ve oyunlarla anlatılan öyküleri seviyorum. Uzun zamandır şiir okumadım. En son beş yıl önce Rimbaud okumuştum; bu yıl sergi için tekrar döndüm. Kurgu okumayı daha çok tercih ediyorum. Bazı yazarların dünyası beni içine çekip alıyor; o zaman gidip bütün kitaplarını tek solukta okumak istiyorum. Philip K. Dick, Richard Brautigan, Jonathan Safran Foer, Michael Ende, Roald Dahl, Neil Gaiman ilk aklıma gelen yazarlar. Son okuduğum Kerascoet Ve Fabien Vehlmann’ın çizgi romanı  Karanlık Güzel de bu anlamda inanılmaz ilham vericiydi.  Son zamanlarda da klasikleri keşfetmeye başladım. Eskiden çok sıkılırdım; hem müzikte hem edebiyatta, şimdi ikisinden de keyif almaya başladım. Yaşım geldi demek ki!

    bircagin_sonu_1

    Baysan Yüksel, Bir Çağın Sonu, 2013

    Dünyayı daha iyi bir yer yapma imkânın olsa hangi sorunu çözerek başlardın?

    Bu o kadar zor bir soru ki! Keşke  hepimiz önce kendimizi tanısak (en zoru bu); ondan sonra hep beraber her sorunu çözebilirdik.

    Baysan Yüksel sanatçı sayfası için tıklayın.

  • Erim Bikkul ile Sanat ve Empatiye Dair

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Erim Bikkul yaratıcılığı kadar duyarlılığıyla da öne çıkan bir sanatçı. Doğadaki düzene, yaşam döngüsüne saygılı; toplumu bu alanda bilinçlendirmek konusunda da her birimize görev düştüğünün fazlasıyla bilincinde. Erim ile ilgi alanları, sanatı ve dünyanın geleceği üzerine derin bir sorgulamaya giriştik.

    Sanatsal yaklaşımın zaman içinde nasıl dönüştü? Bu dönüşüm nerelerden beslendi, esinlendi?

    İnsanın hayat deneyimleri çeşitlendikçe bu durum ürettiklerine de yansıyor. Sanata ve hayata yaklaşımım benzer şekillerde dönüşmüş olmalı. Bu da kısaca, bir yandan çeşitli konulardaki teknik yetkinliğim artarken, öte yandan naif gençliğin verdiği o kendinden pek emin hallerin uçup gitmesi olarak özetlenebilir. Artık hayatımda hayret etmeye ve yeni bakış açıları yakalama gayretine daha fazla yer var.

    Kullandığın malzemelerle ilgili olarak neler söylemek istersin?

    Uzunca bir süre akrilik boyayla resim yaptım. Beni çeken tarafı su bazlı olması, çabuk kuruması ve kokusuz yapısıydı. Akrilikle beraber sprey boya ve sentetik mürekkepleri halen kullanıyorum. Bir ara yağlıboya kullandıysam da tekniğime bir getirisi olduğunu düşünmüyorum. Son dönemde ilgimi çeken başlıca iki teknik suluboya ve kağıt kesme. Suluboyanın şeffaflığı, basit yapısı ve suyun kağıt üzerindeyken başına buyruk davranışlar göstermesi sonucu yaşadığım sürprizler hoşuma gidiyor. Kağıt kesme esnasında oluşan negatif alanlar bana boşlukla çalışma, onu işleme duygusunu ve tatminini veriyor. Ayrıca artık salt kağıt yüzeyinden çıkmış ve üçüncü boyuta girmiş oluyorum. Birçok farklı yüzeyi üst üste koyarak bir arada kullanmamı sağlayan bu durum bana tatlı heyecanlar yaşatıyor.

    1beyinbilir_e

    Beyin Bilir, 2013, kağıt kesme

    Kağıt kesme/kolaj ve boşluk olgusuyla ilgili kendine özgü bir yaklaşım ortaya koyuyorsun. Makro ve mikro uzamda karşılaştığın motifleri zihninde örtüştürüp birleştirdiğin de söylenebilir. Bilimle aran nasıl, özellikle doğa bilimleriyle? Sanatını nasıl etkiliyor?

    Lisede fen ve matematik eğitimi aldım; sonrasında da bu konulara ilgimi korudum ve sanatla bilimi ayırmaya bir anlam veremedim. Bilgi bilgidir. Bilgilendiğiniz alanlar arttıkça esnek yaklaşımınızı da koruyabilirseniz her şeyi bir bütün olarak değerlendirebilir ve bu bütüne farklı açılardan bakabilirsiniz. Bakış açısı konusunu yine vurguluyorum, çünkü algılarımızı açık tutup genişletebilmenin yolu olaylara çeşitli açılardan bakabilmekte yatıyor. Empati eksikliği bugün en büyük sorunlarımızdan biri ve empati kurabilmenin yolu farklı bakış açılarına açık olmaktan geçiyor. Örneğin geometri günümüzde sanat eğitiminin bir parçası değil; oysa 100-150 yıl öncesine dek sanat ve geometri birbirinden ayrı düşünülmezdi. Mikro ve makro evrenin birbiri ile nasıl bir ilişki içinde olduğunu anlayabilmemiz açısından geometri büyük önem taşır. Bu konularda biraz zihin çalıştırmak sadece sanatla değil, neyle ilgileniyor olursa olsun herkes için faydalı. Okullar bunları o kadar sıkıcı şekilde anlatıp çoğu insanı soğutmasa iyi olurdu doğrusu.

    Gerek sanat tarihinde, gerek günümüzde seni en çok etkileyen sanatçılar kimler? Peki ya düşünürler?

    Mesele etkilenmek olunca, isimleri günümüze kalmış büyük ustalarınkiler kadar genellikle Doğu kültürü kaynaklı, anonim ellerden çıkmış yapıtlar da ilgimi çekiyor. Mimari, müzik, edebiyat, filmler, en çok da doğadaki ses, form ve örüntüler; bunların hepsi bana esin verip beni üretmeye sevk edebiliyor. İnternet yardımıyla neredeyse her gün yukarıda saydığım alanlarda neler yapılmış, neler yapılıyor diye bakıyorum. Bulduğum bir şey beni bir diğerine götürüyor. Beğendiğim ve hayatta olan sanatçıların bir kısmını yakından izleme şansı vermesi, hatta onlarla arkadaşlık kurmamı sağlaması açısından da İnternet büyük bir nimet. İlgimi çeken düşünürlere örnek olarak ise Lao-Tzu, Buda, Eflatun, Spinoza ve Buckminster Fuller’i verebilirim.

    11scan0003

    Değişmesi Halinde, 2015, suluboya

    Sence insanlık hangi yönde ilerliyor? Birçok sanatçı distopyaya inanıyor, bazı spiritüel liderlerse çok daha ileri bir bilinç düzeyine geçmeye hazırlandığımızı, yaşadıklarımızın bunun sancıları olduğunu iddia ediyor; sen kendini hangi bakış açısına daha yakın görüyorsun? Sence uygarlığımız daha olgun, doğaya saygılı bir düzeye erişebilecek mi? Bu noktada sanatçının rolü nedir sana göre?

    Doğaya verilen zararlar akıl, mantık işi değil. Burası harikulade bir gezegen; keşke üstünde edebimizle oturmayı bilsek. İçimi rahatlatan tek bir nokta var: insanlığa ve insan bilincine özel bir önem atfetmediğim için biz gitsek, dünyadaki tüm biyolojik hayat bitse bile geriye kalacak olan yine eksiksiz bir düzen. İnsanlığın dünyadaki tüm biyolojik hayatı bitirebilecek çapta bir etkisi olabileceğine de inanmıyorum. İnsanların düşüncesizlikleri sebebiyle birçok hayvan ve bitki türü yok oldu gitti; dünyadaki ormanlar yarılandı. Ama bir noktada dünya kendi kurallarını bize dayatır ki zaten bu süreç başladı bile. Başka gezegenlere gitme konusundaki girişimlere gelirsek, bu durum birinin kaldığı otel odasını yakıp yıkıp peşinde tüm pisliğini bırakıp oradan başka bir otele gitmesini andırıyor. Birincisi, dünya otel odası değil; evimiz. İkincisi, her nereye gideceksek gidelim, en azından burayı düzgün bırakmamız gerekir. Üçüncüsü, insan gibi davransak zaten bir yere gitmeye gerek kalmayacak. Kısacası insan türü artık ergenlik döneminden çıkıp hareketlerinin sorumluluğunu üstlenmek durumunda. Sanatçının ya da içinde olduğumuz bu saçmalığı fark eden herhangi bir bireyin rolü ise bunu diğer insanlara da  göstermek. Bu ille de mesaj kaygılı didaktik eserlerle olmak zorunda değil; hatta öyle olmaması daha iyi. Fakat herkes vardığı düşünsel noktaları etrafıyla paylaşabilir, öğrendiklerini sosyal çevresine yayabilir. Topluca bilinçlenmekten başka kurtuluşumuz yok. Tabii bu büyük bir sabırla yürünmesi gereken bir yol. Başkalarını değiştirmeye kalkışmadan önce insanın kendini de tartıp değerlendirmesi gerek.

    Art50 ile nasıl tanıştın?

    Art50 sanatçıları ve çalışanları arasında arkadaşlarım vardı; böylece yapılan çalışmaları yakından izleme şansım oldu ve bunlar ilgimi çekti.

    Hayalindeki en büyük/önemli proje?

    Dünya çapında güç ve mevki sahibi politikacıları, işadamlarını, askerleri vb. yılda iki haftalığına bütün diğer sorumluluklarından azat edip bir yaz kampında hep birlikte çalıştırabilmek eğlenceli olurdu. Biraz bahçe işi yapmak, duvar örmek, ağaç dikmek, azıcık mıntıka temizliği ve akşamları patlamış mısır yiyip tombala oynamak hepsine iyi gelirdi diye düşünüyorum.

  • Özgür Demirci ile Bilgeliğin Derinliklerinde Bir Yolculuk

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Özgür Demirci için insan olma sürecimiz, diğer canlılara duyduğumuz saygı ile başlıyor… Sanatta sezgiselliği önemseyen, geleneksel sanatlardan mitolojiye uzanan birçok alandan esinlenen Demirci’nin yaratıcılık denizinde derinlere daldık, heyecan verici bir keşif gezisine çıktık.


    Çalışmalarında geleneksel Anadolu el sanatlarından ve motiflerinden besleniyorsun. Üretim sürecin nasıl işliyor? Bu motifleri oturup araştırıyor musun, yoksa daha serbest çağrışımlı bir esinlenme mi söz konusu? 

    Çalışmalarımın hepsine sıradan bir kağıt üzerinde resim yapabileceğim yeni bir zemin araştırmak-oluşturmakla başlıyorum. Bu süreçte kağıdın dokusunu, yüzeyini, boyayı emiş süreçlerini değiştiriyorum.  Birbirinden farklı yüzeylere sahip zeminleri olan kağıtlardan bularak sınırlı sayıda yapıyorum. Kağıda göre üzerine yapacağım resmin biçimini ve kullanacağım boyayı içeren malzemeyi de her defasında değiştiriyorum. Bu nedenle sanatım kısa zaman aralıklarında belirli dönemlere ayrılıyor. Hiçbir zaman geriye dönmüyorum.  Geriye dönük herhangi bir ilgi de duymuyorum. Çalıştığım kağıtlar bitince bir dönem kapanmış oluyor. Biçimsel bir üslup edinmek, ömrümün sonuna kadar da o üslupta işler üretmek gibi bir derdim yok. Bu yaklaşımın sanatın doğasına aykırı olduğunu düşünüyorum; fakat bugün sanat piyasasını oluşturanlar “üslupçuluğu” sanatın amentüsü gibi pazarlama telaşında. Oysa biraz geriye gidip modern sanatın dehalarına baksalar sanatçıların çeşitli üsluplar arasında gidip gelerek daima etkileşim içinde üretim yaptıklarını görürler.

    Motiflerle olan ilişkim ise lise yıllarımda başladı. Okula başladığım yılın hemen ardından bölüme atanan birkaç öğretmen sayesinde gayet iyi bir tekstil eğitimi aldım. Çeşitli kumaş, halı ve kilim desenleri tasarlayıp raporlarını çıkardıktan sonra atölyede bulunan şablon tezgahlarda dokuyup sonuçlarını görebiliyordum. Bu dönemde geleneksel motiflerle çok fazla haşır neşir oldum. Üniversite yıllarımda da bu konularda yayımlanmış kitaplara erişimimin kolaylaşmasıyla ilgim akademik bir boyuta taşınmış oldu. Sanırım bu ilgi ve birikimimin doğal bir sonucu olarak İstanbul’a geldiğim ilk yıl bir tekstil fabrikasında tasarımcı olarak çalıştım. Bir de bugüne kadar gittiğim müzelerde eski uygarlıklara ait mozaikleri, giysileri, paraları, takıları ve ev eşyalarındaki motifleri büyük bir ilgi ve dikkatle izlemiş olmamın böyle bir belleğimin oluşmasına büyük katkısı olmuştur.

     

    orj-yaz-mutlulu_u

    Özgür Demirci, Yaz Mutluluğu

     

    En çok hangi mitoloji, yöre, kültür ya da dönemlerden etkileniyorsun? Anadolu’nun Yunus Emre, Hacı Bektaş gibi düşünürleri/ozanları da büyük önem taşıyor. Onların senin sanatındaki yeri ne?

    Aklım yettiğinden bu yana Doğu, özellikle de Uzak Doğu ülkelerinin sanatlarına, dillerine, dinlerine karşı büyük bir ilgi ve sempati duyuyorum. Çin, Japonya, Tayland, Tibet, Vietnam, Kamboçya, Kore, Hindistan…  Budizm’in  yaygın olduğu ülkeler her zaman daha çok ilgimi çekmiştir. Budistlerin doğaya, hayvanlara ve çevreye karşı büyük bir saygı beslediklerini ve daha erdemli bir hayat yaşadıklarını düşünüyorum. Anadolu coğrafyasında da bayrağında güneş sembolü olan, belirli hayvanları sembolleştiren halklar ve inançların kültürleri doğayla uyumlu bir yaşamı esas almaları sebebiyle daha çok ilgimi çekiyor. Hacı Bektaş’ın kucağında aslan ve ceylanla  resmedilmiş olması, sadece bu resim bile benim ona sempati duymam için yeterli bir sebep ve ayrıca nasıl bir düşünce dünyasına sahip olduğunu ilk bakışta ele veren bir ipucu. Budha’ya ilham veren onun “mutlak ve koşulsuz gerçeğe”, “mükemmel kavrayışa” ulaşmasını sağlayan şey nasıl ki Bodhi ya da Bo ağacı ise, Hacı Bektaş’ı bilgeliğe ulaştıran da doğa ve insan sevgisi. Vahşi bir aslanı uysal bir ceylandan ayırmayıp ikisini de kucağına oturtması onun bilgeliğinin göstergesi. Bilgelik, insanın insan olma sürecinde doğadaki her canlının en az kendisi kadar acı çektiğini, kızdığını, kırıldığını, küstüğünü  kavramasıyla başlıyor. Resimlerim doğa ile mücadele eden insanı değil, doğa ile müzakere eden bilge insanların düşünce ve hayallerini konu alıyor. Kısacası tefekkür, sezgi ve rastlantı resimlerimin üzerinde şekillendiği üçlü sacayağı oluşturuyor.

    Faydalandığım bir başka alan ise Osmanlı ve Uygur minyatürleri. Türk resminin en eski ve en yetkin örnekleri Uygur Türklerine ait. 8. ve 9. yüzyıldan Uygur şehir harabelerinde bulunan  duvar resimleri ve çeşitli minyatürler Türklerin Budizm ve Maniheizm dinine inandıkları döneme ait. Bu minyatürlerde de ilk göze çarpan doğayla uyumlu ve erdemli bir hayat. Maniheizm’in öğretisine göre herhangi bir kötülük, can alma, bitki ya da meyvenin dalından koparılması gibi olaylar, tanrısal aydınlığın yeryüzündeki tutsaklığını uzatır. Ayrıca Mani Maniheizm’in kutsal kitabı Arzhang’ı hem yazmış hem de okuma-yazma bilmeyenlerin anlayabilmesi için resimlemiştir; bu resimler de ilk minyatür örnekleridir. Batı ve Doğu sanatının doğuşu bu anlamda bir ve aynıdır; ikisi de kutsal metinlerin okuma yazma bilmeyen insanlar için resimlenmesi ile gelişir.

    Kompozisyonlarını önceden planlamadığını, sezgisel davrandığını söylüyorsun. Peki bir bölümü Hazine Odası sergisinde de yer alan ve kağıdın dokusunu dönüştürdüğün yeni serinde boyanın el yapımı kağıt üzerindeki davranışı nasıldı? Öngörebildin mi ya da nasıl öngörülebilir? Aynı şekilde, kullandığın boya ve pigmentler hazır malzemeler mi yoksa geleneksel usullerle hazırlanmış, o dönemlerde kullanılanlara benzer boyalar mı?

    Ne ekiyorsam onu biçiyorum. Bütün bu okumalar, araştırma süreci beni ve bilinçaltı dediğimiz bir tür hazine odasına benzeyen yeri dolduruyor. Bir yerden sonra bu hazine odasını boşaltma isteği duyuyorsunuz. Her şey tam da bu anda başlıyor. Yeni imgeler yeni malzemeler istiyor ve eğer bunu bulamıyorsanız icat etmeniz zorunlu hale geliyor. Bu kağıtları yaparken, hattatların kağıtlarını yapmak için kullandıkları geleneksel yöntemlerden faydalanıyorum. Sonuçları hiçbir zaman öngöremiyorum; aslında malzemeyi tanımak, birbiriyle  etkileşimini görmek-gözlemek ve bu anlamdaki deneyim birikimi, bu durumun zamanla öngörülebilir olmasını sağlayacaktır. Benimki şu aşamada bir deneme-yanılma uğraşı olarak çok zamanımı alıyor. Boyalarımı genellikle hazır alıyorum ve özellikle Çin ve Japon ürünlerini tercih ediyorum.

    ozg dem

    Özgür Demirci, Titanyum Kokulu Ardıç, Dünyanın Hikayesi

     

    Yapıtlarında derin bir öyküleme güdüsü de göze çarpıyor. Bu bağlamda onları nasıl görüyorsun? Bir öykünün sekansları gibi mi okumalıyız her birini, yoksa her biri kendi içinde farlı okumaları barındıran birer öykü mü?

    Hiçbir zaman bir öyküyü resmetmek üzere yola çıkmıyorum. Belli zaman aralıklarında zihnimi kurcalayan her şey bir gün mutlaka tuvallerimde kendine renk ya da biçim olarak yer buluyor. Öte yandan seriler halinde yaptığım bu resimleri bir öykü kitabı gibi düşünmek gerek; içinde farklı başlıklar altında birçok öykü barındıran, başı ve sonu belli olan, belirli bir fikir ya da duygu etrafında örülmüş, bir başlık altında toplanmış bütün bir kitap gibi. Her resim hem kendi içinde anlamlı, hem de bütünün içinde yapbozun bir parçası. Bitmiş ve sergiye çıkmış bir eser izleyiciye ne kadar uzak ve ne kadar yakınsa eseri üreten kişi olarak bana da o kadar uzak ve yakın. İşimi anlatmaya çalışmam tıpkı izleyici gibi o işi yorumlamaya çabalamamdan başka bir şey değil. Benim gibi işlerinde spontane olmaya ve tesadüflere önem veren biri belirli bir ön tasarımla yola çıksa da işini bambaşka şekilde sonlandırabilir. Dolayısıyla hikaye resmin yapıldığı süreçte hep yeniden yazılıyor. Resmin sonunu öngörmem hiçbir zaman mümkün olmuyor. Bu bilinmezliğin diri tuttuğu merak duygusuyla çalışmak ise başka türlü bir motivasyon kaynağı. Bir eseri bitirdiğimde onun karşısına geçip izlemekten fazlasıyla keyif alıyorum.

    melun_kara_a_a_tuval_zer_ne_ya_liboya_200x130

    Özgür Demirci, Melun Kara Ağaç

    Yakın gelecekte deneylemek istediğin yeni malzemeler, daha önce araştırmadığın ve odaklanmak istediğin yeni konular var mı?

    Tuvalde yağlıboya dışında bir malzeme kullanmayı düşünüyorum. Henüz bu konuda herhangi bir girişimde bulunmadım. Elimde bitirmem gereken sekiz-on tane hazırlanmış kağıt var, onları bitirir bitirmez yeni bir döneme gireceğim. Sanırım Konfüçyüs’e odaklanacağım ve onun söylediği gibi, “Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil”.

    Art50 ile nasıl tanıştın? 

    Bir arkadaşım orada çalışmaya başlamıştı. Bu sitede yer almamı önerdi ve  o gün bu gündür birlikte çalışıyoruz.

    Sanatçı sayfası için tıklayın.

  • Rafet Arslan’ın Düşünce Evreninde Bir Gezinti

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Rafet Arslan sürekli okuyan, sorgulayan, düşünen ve sentezleyen, yapıtlarının entelektüel referanslarını bir yazar/düşünür edasıyla titizlikle işleyen bir sanatçı. Çalışmalarını tarihten felsefeye uzanan kavramsal ağlar üzerine inşa ediyor, sanatta şiirin saflığına ulaşmaya çalışıyor. Rafet Arslan’ın düşünce evreninde dopdolu bir gezintiye, fikir evreninde bir  meditasyona davet ediyoruz sizleri.

    Özellikle Post-Modern literatürden beslendiğini ve çalışmalarında ütopya-distopya gerilimini sıkça kullandığını biliyoruz. Bu alanda seni esinleyen düşünürler, kitaplar arasında öne çıkanlar hangileri? Bu bağlamda yaratım sürecini “artistic research” olarak tanımlayabilir miyiz? 

    “Artistic research” terimi fazlaca teknik bir terim. Benim için öncesindeki düşünsel, bilişsel hazırlıkla birlikte sanat üretimi ruhsal bir süreç. Bunun için okumalarımı bir projeye hazırlık ya da saha araştırması olarak görmüyorum. Sanatçının hakikatle ilişki kurmak için giriştiği okuma/düşünme, okuduğunu özümseme ve buradan dünyayı kendi imgesiyle anlama çabasına yönelmesini önemli buluyorum. Ve bu yönelimin sonuçlarının da estetik formlar üretme, görsel formlar yaratma sürecinde yer kapladığını düşünüyorum. Bu açıdan post modern literatürle ilgili olduğu kadar modern ve modern öncesi literatürle de ilgili olmam çok doğal. Özelde ise post modern literatür, bugünkü zamana dair ya da benim doğduğum dünyayı yorumlamaya çalıştığı için ona ilgisiz kalmam pek mümkün değil. Simya’dan Gerçeküstücülüğe, Frankfurt Okulu’ndan Bilim-Kurgu’ya geniş bir düşünsel kaynaktan beslensem de özellikle Baudrillard’ın kuramlarının etkisi çalışmalarımda öne çıkıyor.

    giger_sayac_medeniyettir_1

    Rafet Arslan, Geiger Sayacı Medeniyettir

     

    Kültürel miras ve bellek bakımından son derece zengin ama güncel dinamikler yönünden bir o kadar da zor topraklarda yaşıyoruz. Sence bu ortam senin sanatına nasıl yansıyor?

    Özellikle son 4-5 senede Türkiye de, bırakın sanat üretmeyi yaşamak zor bir hale geldi. Toplum olarak şiddetin ve manipülasyonun egemen olduğu travmatik bir süreçteyiz. Burada yaratıcı kişi olarak sanatçı da toplumun çektiği sancılardan, travmalardan uzak değil ve hatta hepsini en derin anlamıyla bire bir içinde yaşıyor. Belki sokaktaki adamdan farkı burada ortaya çıkıyor sanatçının; deneyimlediği tüm bu travmatik durumu bir şekilde kendi sanatının içine sokmak, çağının tanığı olmak zorunda. Bu noktada yaşadığı toprakların tarihi içindeki daha aydınlık, daha insani, ruhu kapsayan, insanın özgür bilincine seslenen anları bulup çıkarmak; bu deneyimleri sanatın sağaltıcı yönüne birer imge olarak geri kazandırmak gibi bir işlevi de söz konusu. Sanatın zor zamanlarda söyleyeceği daha çok şey olduğunu düşünüyorum.

    Kolaj senin için çok önemli bir üretim biçimi. Son yıllarda da sanatçıların çok sık kullandığı bir yöntem, hatta çağdaş sanat “piyasasında” dönem dönem karşımıza çıkan “moda” akımlarından birine de dönüştüğü söylenebilir.  Ancak her sanatçının bu yöntemden aynı bilinç ve yetkinlikle yararlandığını söylemek ne denli mümkün? Sen bu durumu nasıl değerlendiriyorsun?

    Kolaj ve genel anlamıyla montaj estetiği benim ürettiğim sanatın içinde gerçekten merkezi bir yerde bulunuyor. Bu sadece kağıtla kesip yapıştırarak anlatılan hikayeler anlamında değil, aynı zamanda nesnelerle yapılan kolaj olarak asamblajlar, 3 boyutlu hale gelen ya da hareketli olan kolajlar şeklinde de gelişebiliyor. Kolaj sanatta sırf dekoratif ya da retinal beğeninin kalıplarını kırmak, düşünceyi ve hikâyeyi de işin içine katan yeni bir bakış yaratmak üzere yola çıkmış avangart bir ifade biçimi. Eline herhangi bir dergiyi ya da makası alıp üretilen bir şeyden öte, içinde düşünce ve imgeyi taşıyan sorgulayıcı bir estetik. Ben kendi adıma şunu diyebilirim: yaklaşık 10 yıldır kolaj ve montaj tekniğini ülkemizde pek anlaşılmadığını da bilerek üretmeye devam ediyorum. Bu noktada konu üzerine sadece üretmemiş, bunun yanında düşünmüş taşınmış, metinler yazmış, dosyalar yapmış, çeşitli konuşmalar düzenlemiş ve sorgulamalara girişmiş biri olarak genç sanatçıların da kolaj estetiğine yönelmesi, bu alanda ürünler vermesi beni mutlu ediyor. Fakat bunun ne anlamda moda olduğu ya da tırnak içinde “çağdaş sanat piyasası” denilen alanda ne derece yeri olup olmadığı sorusu sanırım beni aşan bir soru.

     

    ay_arpmas_go

    Rafet Arslan, Ay Çarpması

     

    “Hazine Odası” sergisinde yer verdiğin çalışmalarından söz edebilir misin?

    Hazine Odası sergisinin konseptini, serginin yapılacağı Adahan’ın mimarisi ve tarihsel dokusunu düşünerek, farklı dönemlerde yaptığım çalışmalar arasından küçük bir seçki hazırladım. Bu çalışmaları bir araya getiren ortak özellik tarih, mit ve fantaziye dair işler olmalarıydı. Bu yapıtları seçerken aynı zamanda onların mekânla kuracağı ilişkiyi, serginin metnini ve alt metnini destekleyecek okumalarını da düşünerek seçtim. Kendi adıma sergiden ve yapmış olduğum düzenlemeden hoşnut olduğumu söyleyebilirim.

    Sanatın saf şiire ulaşmak için bir yol olduğunu düşündüğünü belirtiyorsun. Sana göre “saf şiir” haline en çok yaklaşmayı başarmış sanatçılar kimler? Ve niçin?

    Sonuçta ürettiğimiz sanat, ortaya attığımız imgeler ve onları var eden fikirler esasında insanlık dediğimiz binlerce yıldan beri birikmiş kültürel mirasla bir şekilde ilişkili.  İnsanın uygarlık belleği açısından bakarsak şiir, sanatın ilk başlardaki en saf haliydi. İnsanın dünyada ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, evrendeki yerim ne, sonsuzla ilişkim ne gibi soruları sormasına yol açan çıkış yeriydi. Yani kadim zamanlarda sanatçı hem kabilesinin şamanı, hem sağaltıcı hekimi hem de şairiydi büyük ihtimalle. Ben de bu kadim meslektaşlarımın hakikatle kurduğu bağı belki de yeniden kurmaya çalışıyorum. Ve bu noktada Alman ve İngiliz Romantikleri’nden Sembolist şairlere, oradan Gerçeküstücülere, 21. yüzyılda Cyberpunklar ve Tekno-Şamanlar’a doğru devam eden saf şiirin ne olduğu sorusu benim üretimimde merkezi bir yerde duruyor. Çağdaş sanat üretimini, şiiri dizelerden çıkartmanın bir yolu olarak da  görüyorum.

    İçinde yer aldığın “Periferi” ve diğer bağımsız inisiyatif projelerini anlatabilir misin? Sence Türkiye’de bu yönde gelişmeler olumlu mu? Ya da bu tür inisiyatifler sürdürülebilirlik açısından amacına ne denli ulaşabiliyor? Ulaşması için neler yapılabilir?

    Ben ve sanatçı arkadaşlarım Periferi’yi inisiyatiften çok kolektif olarak adlandırmıştık uzun süre boyunca. Onun öncesinden gelen kolektif ve bağımsız sanat üretme deneyimlerimiz Sürrealist Eylem Türkiye, Şebeke ve bunlarla beraber yapılan sergiler, basılan fanzin ve yayınlar, yapılan forumlar ve performanslarla gelen bir sürecin parçasıydı. Bu süreçte Yıkım 2011, Gerçeklik Terörü gibi bazı akılda kalan işler çıkarttık. Ama son birkaç yılda gelinen noktada Periferi’nin sanat kolektifi olarak tanımlanma durumunun kaldığını sanmıyorum; daha çok bir sanat grubu ve beraber çalışmayı, kolektif hareketi tetiklemeye çalışan bir sanat grubu olduğunu söylersek pek yanlış olmaz. Beraber düşünme/üretme kültürünün çok zayıf olduğu Türkiye koşullarında bağımsız sanatın var olabilmesi başlı başına bir sorun. Büyük sabır, emek ve inat gerektiriyor. Bunun yanında tırnak içinde “sanat ortamı” denilen şeyin bağımsız hamlelerin katkısını, sanatın kalabalıklara doğrudan gitmesindeki rolünü çok da iyi anlayabildiğini söylemek zor. Her şeye rağmen inisiyatif olarak yola devam eden Amber Platform, Pasajist, Açık Stüdyo ve Halka Sanat Projesi ilk aklıma gelen “sürdürülebilir” örnekler.

    Bundan sonra gerçekleştirmek istediğin projeler, çalışmalar?

    İlk etapta 2016 yılı sonunda bir solo sergi yapmayı planlıyorum ve ona yoğunlaşıyorum. Özellikle yaşadığımız toplumsal kriz anlarında sanatın sağaltıcı ve uyarıcı yönünün öne çıkması gerektiğini düşünüyorum. Şimdi bu durumu teşhir ucuzluğuna kaçmadan ve gerçekliği boş geçmeden gündeme getirebilen ve sorgulatan yeni estetik dillerin, imgelerin peşindeyim; çalışıyorum. Bunun yanında benim “imge kitap” adını verdiğim ve üretiminden büyük heyecan duyduğum el yapımı kitap üretimlerine devam etmek istiyorum. Uzun süredir aklımda dolaşan şair Rimbaud ile ilişkili bir kitap üretme hayalimi gerçekleştirmek istiyorum.

    Art50.net ile nasıl tanıştın? Online platformların geleceğini nasıl görüyorsun?

    İnternet hayatımıza uzun süreden beri girdi ve günlük hayatımızın bir parçası oldu. Yaşadığımız çağın dinamikleri içinde sanatın daha geniş kitlelerce ulaşılabilir ve alımlanabilir kılınmasında sanatın online olma hallerini önemsiyorum. Ülkemizde ve dünyada bu tip platformları takip ediyorum. Art50.net’i de ülkemizde bu işi doğru bir şekilde yapmaya çalışan bir oluşum olarak gördüm ve bir süredir birlikte çalışmalar yapıyoruz.

  • Gözde Başkent Röportajı

    Gözde Başkent kendine özgü tarzı ve doğa-insan ilişkisine odaklanan kavramsal bakış açısı ile dikkat çekiyor. Aramıza yeni katılan sanatçılarımızdan Başkent ile sanatı üzerine konuştuk.

    Resimlerinizde genellikle kadın imgesini kullanıyorsunuz. Kadın ve doğa arasındaki bağı nasıl yorumluyorsunuz? Mitolojiye ilgi duyuyor musunuz? Hangi kaynaklardan besleniyorsunuz?
    İnsanın doğa ile mesafesi çalışmalarımın çıkış noktasını oluşturuyor. Her şeyin aynı bütünün birer parçası olduğu ve her varlığın özünde aynı maddeden yapıldığı düşüncesini barındıran kompozisyonlar kuruyorum. İnsanın çevresiyle kurduğu ilişki ve insan ölçeğinde önemli sayılan kavramları ele alırken figür resmin ana unsuru haline geliyor. Resimde kullandığım figür, insan türünü ifade etmekte kullandığım bir sembol ve resimlerin anlatıcısı olarak daha rahat bağ kurabildiğim için bu figürler genellikle kadın. Evrenin bilinmeyen ve henüz keşfedilmemiş çoğunluğu, bilim, doğa temelli kültür ve inançlar, doğa tarihi müzeleri, ilkel yaşam/kabileler, terk edilmiş mekanlar ilgi duyduğum konuların başlıcaları.

    geridonus_go

    Ahşap üzerine çalışmayı seviyorsunuz. Bunun işlerinizin kavramsal yaklaşımıyla bir ilgisi var mı?
    Ahşap ve tuval üzerine çalışıyorum fakat ahşap, kanvasa göre farklı bir çalışma yüzeyi sunuyor; resmi yönlendirebiliyor. Ağacın dokusu, yaşamı, kusurları resmin bir parçası oluyor. Ayrıca malzeme olarak tuvalden farklı bir yaklaşım gerektiriyor. Serbestliği daha az ama ince işçilik için çok uygun.
    Bazı çalışmalarınızın heykelsi karakteri olduğunu söyleyebiliriz. Heykel ile aranız nasıl? Heykel üretmeye sıcak bakıyor musunuz?
    Farklı malzemeler denemeye her zaman açığım ve heykeli izleyici olarak çok seviyorum; ama heykel farklı bir disiplin ve bu alanda iş üretmek için belli bir ustalığa ulaşmak gerektiğini düşünüyorum. Son sergimde yer alan yerleştirmeler, 3 boyutlu işler üretme deneyimi açısından önemliydi benim için. Farklı malzemeler denemek konuya yeni bir açıdan yaklaşma imkanı sağlıyor. Benzer çalışmalar üretmeye devam edeceğimi düşünüyorum.
    Bologna deneyiminiz size neler kazandırdı?
    Erasmus Programı ile yüksek lisans dönemimde gittim. Tezim güncel sanatta resim ve illüstrasyon ilişkisi üzerineydi. Accademia di Belle Arti di Bologna, resim atölyeleri çok verimli olmasa da illüstrasyon ve baskı alanında oldukça iyi imkanlara sahip bir okul. Burada illüstrasyon dersleri alma imkanım oldu ki bu kendi okulumda yapamadığım bir şeydi. Bu dönemimde farklı yaklaşımlara sahip eğitmenlerden eleştiri ve portfolyo değerlendirmesi almak sonraki çalışmalarımın şekillenmesinde rol oynadı. Bunun dışında İtalya sanat tarihi içinde çok önemli bir yere sahip. Birçok müze ve önemli eseri görme şansı başlı başına bir kazanç.

    sifac_lar_go
    Türkiye’de ve dünyada en beğendiğiniz ve takip ettiğiniz sanatçılar kimler?
    Çok fazla sanatçıyı takip etmeye çalışıyorum; birkaç isim saymam zor. Özellikle pop-sürrealizm, sokak sanatı ve illüstrasyon eğilimli sanatçıların işlerini izlemekten zevk alıyorum.
    Elinizde olsaydı sanat tarihi bakımından hangi çağda yaşamak isterdiniz?
    Yaklaşık 1450-1550 yılları arasında, İtalya ya da Hollanda’da.
    Art50 ile nasıl tanıştınız?
    Güncel sanatı takip ettiğim kanallardan biri de Art50 idi. Sanatçılar için çalışmaların izleyiciye ulaşabilmesi büyük bir motivasyon kaynağı. Birlikte çalışma imkanı bulmaktan mutluluk duyuyorum.

     

    Sanatçı sayfasına ulaşmak için tıklayın

  • Emre Meydan Röportajı

    Emre Meydan çok farklı alanlarda iş üreten bir sanatçı. İzleyiciyi tanımsız mekanlarda kendiyle yüzleştirmekten büyük keyif alıyor. Biz de Emre’ye bu duruşunun ardındaki sanatsal motivasyonu sorduk, farklı medyumlara yaklaşımını dinledik.
    Röportaj: İpek Yeğinsü
    İnsansız iç ve dış manzaralara olan ilgin nasıl başladı? Issız ve terk edilmiş mekanlarla ilgilenmenin özel bir nedeni var mı?
    Şimdiye kadarki çalışmalarımın hemen hemen tümü insansız resimlerden oluşuyor. Bunu temel olarak iki amaca bağlayabilirim; birincisi, figürün resme dahil edilmesinin getirdiği anlatımdan kaçınmak. Zira bir resimde figür gördüğümüzde, onunla empati kurmaya başlıyoruz: onun orada ne yaptığına, ne düşündüğüne odaklanıyoruz. Figürün varlığının, resmi birçok insan için daha ilginç hâle getirdiğinin ve resimle duygusal bağ kurmayı kolaylaştırdığının farkındayım, ama yine de bu türden bir anlatımdan uzak durmak istiyorum. İkinci amacım ise, izleyicinin betimlenen mekânda kendini yalnız hissetmesini sağlamak. Resimdeki figürleri izleyen değil, bizzat resme katılan kişi olmasını sağlamak.
    Boyanın yanı sıra iplik ve kumaş gibi daha çok el işçiliğiyle ve kadın sanatçılarla özdeşleşen malzemeleri son derece özgün bir yaklaşımla kullanıyorsun. Bu fikir nasıl ortaya çıktı?
    İplik ve kumaş kullanmamın ardında bir anlam ya da amaç olduğunu düşünenler oluyor. Ama ben çalışmalarımda zaten bir şeyler anlatmaya çalışmıyorum. Resimlerde kullandığım her malzeme benim için sadece araç olarak önemli. İpliği, önceleri sadece kompozisyonu tuvale doğru yerleştirmek adına yardımcı çizgi olarak kullanıyordum; bu şekilde tuval üzerine gerdiğim iplikler resim yapma sürecinde serbest kalıp birbirine dolaşıyordu. Bu bakımdan iplik, resmin ilk planlama aşamasını ve gelişimini/tarihini gösteren bir izlek işlevi görüyor. Diğer yandan, resmin geniş renk alanlarından oluşan karakteri ile zıtlık yaratan çizgisel bir öğe olması da ilgimi çekiyor. Daha sonraki resimlerimde ise, derinlik hissini arttırmak adına kumaş parçalarını şasi üzerine farklı şekillerde germeye başladım. Son dönem çalışmalarım bunu da bir adım ileriye götürüp sergilendikleri mekân ile ilişki kuruyor, çerçevelerinin sınırları dışına taşıp duvar üzerine yayılıyor.
    emremeydan__oil-thread-pastel-canvas-and-stretchers__82x146cm__2015

    Emre Meydan, 2015

    Fotoğraf, video ve müzik alanlarında da iş üreten bir sanatçısın. Disiplinlerarası üretim biçimlerine yakın durduğun söylenebilir mi? Kolektif çalışmalara ve başka sanatçılarla işbirliklerine yönelik projeler yapıyor musun? Kolektif sanat üretimini verimli buluyor musun?
    Evet, farklı malzemeler ve tekniklerle çalışmayı seviyorum. Fırsat buldukça farklı disiplinlerde ürettiğim çalışmaları da bir arada kullanmaya çalışıyorum. Başka sanatçılar ile ortak çalışmalar yaptığım da oldu. Özellikle Bremen’deki hocamız bizi bu tarz projelerde çalışmaya teşvik ediyordu. Bunların yanısıra, bir arkadaşımla “resfacta” adında yıllardır süregelen ortak bir müzik projemiz var. Başkalarıyla beraber çalışmak bence keyifli bir süreç, insanı yeni şeyler denemeye itiyor ve daha açık fikirli yapıyor.
    Bu disiplinler arasından hangisi senin için daha önemli? Veya böyle bir hiyerarşi kuruyor musun?
    Benim için bir önem sırası yok. Her birini severek yapıyorum. Dönem dönem birine ağırlık verdiğim oluyor, bir süre sonra durum tekrar değişiyor. Tabii doğal olarak, eğitimimi resim üzerine aldığım ve bu konuda çok sayıda sergiye katılmış olduğum için, insanlar beni genellikle “ressam” olarak tanımlıyor ve dolayısıyla yeni sergilere de yine resim ile katılmam bekleniyor. Yine bu sebepten zamanımın çoğunu resim yapmaya ayırıyorum. Ama fırsat buldukça diğer disiplinlerde yaptığım çalışmaları da sergiliyorum.
    Almanya’da yaşıyorsun ve eğitiminin bir bölümünü orada aldın. Almanya deneyimi sanatını nasıl etkiledi?
    Burada okula başladığımda öğrencilerin ne kadar rahat ve korkusuzca çalıştığını gördüm. Önceleri “iyi yapmak” kaygısıyla daha çekingen ve daha katı çalışmalar üretiyordum, buraya geleli beri bunun önüne geçmeye, daha cesur olmaya, daha özgürce denemeler yapmaya çalışıyorum. Okuldaki hocamız da bana bu konuda oldukça destek oldu.

    Türkiye’de ve yurtdışında severek takip ettiğin sanatçılar ve müzisyenler kimler? İmkanın olsaydı şu anda aramızda olmayan hangi sanatçıyla tanışmak ve sohbet etmek isterdin? 

    Etkilendiğim sanatçılar arasından birkaç isim seçmek bana hep zor gelir. Çünkü rastladığım hemen her sanatçıda ilgimi çeken, beni etkileyen öğeler olabiliyor. Belli başlı birkaç sanatçının çalışmalarını takip etmektense yeni sanatçılar keşfetmek daha ufuk açıcı geliyor bana.

    emremeydan__oil-thread-and-pastel-on-canvas__82x146cm__2014_v2

    Emre Meydan, 2015

  • Yeni sanatçımız Haydar Akdağ ile sanatı üzerine söyleşi

    Art50.net’e katıldığın serigrafi işlerinle başlayalım. Serigrafide sana cazip gelen ne? Neden teknik olarak serigrafiyi kullandın?

    2011’de Yüksek Lisansa başlarken, tuval üzerinde aradığım lekeleri mono baskılarla geliştirmiştim. Süreç içinde Litografi, Gravür ve Serigrafi baskı atölyelerinde oldukça yoğun vakit geçirdim. Serigrafinin cazibesi bir teknik olarak istediğim sonuca beni hızla götürebilecek olmasıdır. Kendime dönüştürebileceğim malzemeler yaratmam için büyük imkanlar sağlıyor. Aynı baskıyı farklı yüzeylere uygulayabiliyor olma şansım beni heyecanlandırıyor. Üretim sürecinde yeni fikirlerin doğmasına gebe bir teknik olduğunu söyleyebilirim ama klasik anlayışta bir serigrafi tekniğini tarifindeki kusursuz tekrar duygusunu arayanlarla aynı yerde değilim. Benim doğama aykırı (!/?)

    Bir edisyona defalarca müdahale ederek biricik eserler yaratma fikri nasıl şekilleniyor? Yani biriciklik ve çoğulluktan bahsetmek gerekirse… İşlerinin hepsi birbirini bütünlüyor gibi? Bütün parça ilişkisini işlerinde nasıl kuruyorsun? Ya da böyle bir kaygın var mı?

    Bir bütünlük kaygısı üzerine uzun uzun konuşmak gerekebilir. Bunu beş duyu organımızın bir orkestra uyumunda olması, ruhumuz ve aklımızın akışından; sosyal sistemde bireyin oluşturduğu çoğula kadar geniş bir perspektifte düşünebilir anlatabilirim. Çünkü atölyede, zihnimde düşüncelerimi ve buna paralel kas hareketlerimi üretime aktarırken aklımdan geçen konuların trafiğinde; bir gün öncesinden, günün gazetesindeki bir haberden, yolda yürürken gözüme ilişen ve hislerimi tetikleyen bütün düşünce biçimleri beni etkisi altına alıyor. Biriciklik, bir insan bedenine dahil etsek; kas ve organlar bütünü olarak en basit haliyle tarife kalkışsak dahi farkları görebiliyoruz. Ürettiğim bedenlerde neden farklar olmasın… Küçük bir kıvılcımın, bir dokunuşun hangi yeniliğe, devrime veya evrime yol açacağını ön göremeyiz… Her ne kadar gerçek hayatta kontrolcü ve her an tetikte olsak da, sanat öyle bir alan değil. Kendi habitatındaki tekil ve çoğul arasındaki ilişki evrensel bir teori ile macro-micro ekseninde mi, bunu yanıtlamak seyrettiğiniz doğayı ya da sanatsal üretimi parçalamak olabilir mi?

    Haydar Akdağ (3)

    Bütün işlerinin birer de hikayesi var. Yazıların sonundaki (!/?) işareti ne anlama geliyor?

    Bütüne dokunurken, onları okunaklı kılmak adına kendimi şartlamıyorum. Yani hikayeler kısmında aklımdan geçenler, üretimi gerçekleştirirken o an düşünce trafiğindeki bir duruma nasıl cevap verilir sorusuyla; irkilme ve sorma ; ve sonrasında da cevaplamaya dönük bir duruş-durumdur. Yazılarımın sonunda “(!/?)” yer alan, bir ünlem, bir taksim, bir soru işaretini parantezle bir cemale, insan suretine dönüştürmedeki bilinç uzun yıllardır kişisel bir imza halinde. Öyle ki yazdığım şiirlerde satır aralarında sıklıkla kullandıktan sonra, şiirin içinde bir mahlas olarak adımdan ya da sonunda ismi imza gibi kullanmayı terk etmiş durumdayım.  Beni ben yapan şeyin “irkilmek ve sormak” , buradaki irkilme belki ilk anlamda korkuya işaret edebilir. Ancak işin aslı öyle değil. Bu hayatı sevmek ve ona dahil olmak için verilen salt insan olma mücadelesinin karşılığıdır.

    Bu yazılarda benim dikkatimi çeken senin öznel bakışın. Klişeleri parçalamaya çalışan tavrın sanki o kadar özgürleşiyor ki mevcut terminolojilere kapılmaktansa yeni cümleleri terimleri arıyor. Ne dersin?

    Modernizme ya da gelişime karşı değilim. Fakat inşa ettiği değerleri hep ölçme ve değerlendirme kuralları içinde bir disipline sokuyor. Bireyleri gerçekten özgür bırakmayan, toplumu merkezi akılla yönetmeye çalışan bir sosyal sisteme duyduğum bir tepki bu. Size insan olmak adına duygularınızla kişisel deneyimlerinize yaşayacağınız bir alan kalmıyor aslında. Bunu yaptığınız sanat alanı içinde dahi düşündüğünüzde bağlamlar, uzamlar biri aşağı biri yukarı… bitmiyor bitmiyor… Düşünce tarihini silip yenisini yazacak zaman olsa ne yaparım bilmiyorum ama yerine sevgiyi ve hayatı koymayı düşünürüm… Üretimlerimizi duyguyla, akılla yapıyorken bunu paylaştığımız dilin Kavramlar Sözlüğüne-ya da- Terminolojiye hizmet ediyormuş gibi düzenlenmesi beni rahatsız ediyor. Ben her tekilin aklına değer vermekten, duygusuna izin vermekten bahsediyorum…(!/?)

    Haydar Akdağ (4)

    Tekstil çıkışlı olduğunu biliyoruz. Sanat hayatın nasıl başladı? Sanat departmanına nasıl bir geçiş yaptın?

    Sanata başlamak nasıl ölçülür bilemiyorum. Ama eğer klişe bir düşünce örgüsü içinde bakarsak, lisans eğitimi olarak tamamladığım moda eğitimi sonrasında son derece unique tasarımlarla sektöre hizmet verdim. Tekstil meslek mezunu olduğum için bir adım daha üretim aşamasında avantajlıydım. Moda üzerine düşünürken üretim sürecinde yeni dikim ve uygulama teknikleri geliştirerek işimden keyif almaya çalışıyordum. Fakat moda kolektif bir sürece gebe… Eninde sonunda biri işinize karışıyor. Baktım hürriyetim sınırlı, yüksel lisansı tekstil yerine plastik sanatlarda yapmaya karar vererek bu yola çıktım. Her geçen gün tekil üretimin, kendimle olmanın tadı-huzuru beni kendine bağladı. Yüksek lisansı bitirip doktoraya başladığım süreç içinde bir baktım ki çalıştığım moda stüdyosundan istifa etmişim =)

    Farklı öğretiler sanat pratiğine nasıl yansıyor?

    Sanatta pratik bence söz gibi… Konuşmak gibi… Laf lafı açıyor, zanaat zanaate rehber oluyor, uygulama pratikleri artıkça sanat için daha heyecanlı ifade dilinizi geliştiriyorsunuz. Benim için fiziksel kas imkanları ve düşüncenin derinlik imkanları bir bütün olarak hayal gücünün, duygunun tetiklenmesi için farklı öğretileri servet sayar.

    Haydar Akdağ (1)

    Başka hangi materyallerle çalışmayı seviyorsun? Etiketlerden bile işler üretiyorsun sanırım?

    Farklı malzemeler oynamak benim üretim metotlarımdan biridir. Uzun süredir aynı başlık altında uyguladığım performans, video ve enstalasyonlarım var. Burada sorguladığım “Hazır Malzemenin Estetiği” başlığı ile pipet, makyaj pamuğu, dosya teli, mutfak gereçleri olmak üzere kullandığım birimleri daha önce bahsettiğim tekil ve çoğul ekseninde plastik bir komposizyon kadar düşünce alanında da heyecanı ve şaşkınlı yaşamayı seviyorum. Etiketler bunlardan biridir.

    Aynı zamanda akademik hayatına devam ettiğini biliyoruz. Çalışma alanını anlatabilir misin? Sanatsal pratiğin akademik çalışmalarına, akademik çalışmaların sanatsal pratiğine nasıl yansıyor?

    Üniversite hayatıma hep taze kan, can olmuştur. Zamanın ruhunu da, dünü ve geleceği hissedebileceginiz mekanlardır, benim için hakikaten öyle… İletişimin bir parçası iseniz aldığınız kadar veriyorsunuz dur. Etkileşim burada kaygılar, sevinçler, telâşlar, teknikler, haberler vs.vs birçok kalemde insana ve hayata dair karşınız da… Akademik arayışlarım da tekil hürriyet sahasının derin ifade biçimlerini görmek açısından zengin ve engin kaynaklara ulaşa biliyorum. Bu engin denizde kazandığınız güzel insanları, gelişmiş aklı, evrensel değerleri kucaklayabiliyorsunuz. Aslında belki bireysel aklın kürsüsü ile çoğulun uzlaşısını vurgulamak, sanatsal kaygıyla bireysel arayışın daki adaleti bulmak ve geliştirmek için vazgeçilmez olan mekanım diye bilirim.

    İleriye yönelik planların, hedeflerin neler?

    Bunu bilemiyorum. Her geçengün planlarıma yeni bir tane daha ekliyorum. Beni yavaşlatmak yerine daha çok çoğaltan, derinleştiren planlar. Fakat pratik bir cevap belki sanat hayatım ve akademik ilişki içinde güçlü bağlar için ortaya daha çok emek ve sevgi koymak diye bilirim (!/?)

    Haydar Akdağ’ın sanatçı sayfası ve tüm eserlerini görmek için tıklayınız.

  • Melike Kılıç ile Kağıt, Desen ve Öyküleme Üzerine

    Melike Kılıç ile Kağıt, Desen ve Öyküleme Üzerine

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Melike Kılıç gerçek bir hikaye anlatıcısı. Çocukluk masallarımızın unutulmaz imgelerinden ağaç ve ormanı kullanarak yepyeni öyküler kurguluyor. Çizim yaparak ve kağıt keserek yarattığı kahramanların büyülü dünyalarında gezinmek, üç boyutlu bir kitabın içinde dolaşmaya benziyor. Melike Kılıç’la zengin hayal dünyasında renkli bir yolculuğa çıktık.

    İY: Sanat maceranız nasıl başladı? Çocukken de sanat üretiyor muydunuz?

    MK: Çocukken çok iyi bir hayalperesttim. Toprakla duvarlar, tabaklar, birçok şey yapıyordum. Çizim yeteneğim çok erken keşfedilmişti. Resim yapmayı asla bırakmamam sürekli söylenirdi.

    neverland_yok_ulke_by_larlus

    Melike Kılıç, Neverland

    İY: Sanat eğitiminizin belli bir bölümünü Viyana’da aldınız. Bu deneyiminiz sanatınızı nasıl etkiledi? Sizi nasıl yönlendirdi?

    MK: Yola çıkmayı hep sevmişimdir. Viyana’ya da sırf bu yol deneyimini merak ettiğim için gittim. Ve şehrin kendisi, okulum beni çok farklı bir noktaya taşıdı. Trenlerinde öyküler yazmaya başladım. Dilini bilmediğim bir ülkede sadece kendim ve iç sesim vardı. İçimden o kadar çok hikâye, masal akıyordu ki, uzun bir süre resim yapmak yerine yazı yazdım. Viyana bu açıdan bana çok iyi geldi ve biraz da dinginleştirdi beni.

    İY: Yapıtlarınızda öykü anlatma eğilimi gösteriyorsunuz. Beslendiğiniz kaynaklardan söz edebilir misiniz?

    MK: Dil kullanılan her medyum aslında anlatıya dairdir. Kendime dair tanımım ise bir şaman, şifacı, masalcı ve rüya gezer oluşum. Şiir, edebiyat, masallar, sinema ve dünyanın tüm güzellikleri beni besliyor.

    yok_ulke_detay_by_larlus

    Melike Kılıç, Yok Ülke

    İY: Çocuk masallarının gerçek hedef kitlesinin çocuklar olmadığı, bu masalların original versiyonlarının çok daha sert metaforlarla dolu olduğu söylenir. Bu konuda neler söylersiniz? Sizin öykülerinizde nelere dair izler bulabiliriz?

    MK: Annemin masalları asla çocuklar için değildi. Çizgimde karanlık bir taraf varsa bunun, annemin masalları sayesinde olduğunu düşünmüşümdür. Dünyanın aslında insan tarafından karanlık bir yere dönüştürüldüğünü çocuk yaşta öğretmiş oldu bana.  Öykülerimde umutlu bir bekleyiş var, evet, ama bu bekleyişi yutmaya çalışan bir karanlık hüküm sürmekte.

    İY: Neden ağaç ve ormanı bu denli sık kullanıyorsunuz? Sizin için ne ifade ediyor?

    Ağaçlar aslında benim için bir hikâyenin en can alıcı kelimesi gibi. Tüm ağaçlardan bir hikâye kurarım. Bir büyük orman, bir büyük dünya. Doğaya aşırı düşkünüm; insan doğaya aittir. Şehirleşme, betonlaşma hoşuma giden bir şey değil ve bu duruma bir başkaldırı olarak ağaç ve orman temasını kullanıyorum. Ve tüm asiler, var olan sisteme başkaldıranlar ormana döner. Şiirsel bir anlatı, destanlaşma hali. Olağanüstülük duygusunu en doğal ve lirik şekilde ormanla anlatıyorum. Aslında yaptığım daha çok kurgular oluşturmak, insanlara içinde var olmak isteyecekleri yeni mekânlar, yeni düşler ormanları vadetmek. Gözleriniz açık düş görmeniz ve bir rüya gezer olmanız içindir kağıt kesip biçim verdiğim her ağaç.

    İY: Çizimlerinizden de kısaca söz edelim. Malzeme olarak neler kullanıyorsunuz? Özellikle tercih ettiğiniz marka ve özellikler var mı?

    MK: Faber-Castell’in pek çok çeşidini severek kullanıyorum. Desenlerde yeşil serisinin hassaslığı ve akıcılığı üstüne teknik çizim kalemlerinin sorunsuzluğu beni çok memnun ediyor. Pitt serisinin değişik serilerini de severek kullanıyorum. Özellikle suluboya fırçası uçları ile daha hassas ve katmanlı boyanabiliyor oluşu çok hoşuma gitti. Onları yeni yeni deneyimliyorum.

    523208_10151840836303484_684960499_n

    Melike Kılıç, Çamaşır Şehir

    İY: Yazı ile aranız nasıl? Öykü ya da şiir yazıyor musunuz? İşlerinizi kurgularken yazıdan yola çıktığınız oluyor mu?

    MK: Öyküler hep akıyordu. Sonra şiir yazmaya başladım, şiirsellik çok önemsediğim bir konu. İnsanlığın şiirselliğini yitirmesi, söz yitimi gibi. Tümü ile yarattığım o yer büyük bir masal, hikâye ve şiirin kendisi.

    İY: Türkiye’de ve/veya dünyada kendinize yakın bulduğunuz, beğenerek takip ettiğiniz sanatçılar kimler?

    MK: Çok fazla sanatçı var ama beni son aylarda en çok etkileyen kişi adalardaki  “Tüm Annelerin En Güzeli” yerleştirmesi ile Adrian Villar Rojas.

    İY: Art50 ile çalışmaya ne zaman başladınız? Kariyerinizi nasıl etkiledi?

    MK: Marcus Graf’ın tavsiyesi ile bir yıl önce çalışmaya başladım. Görünürlüğün sürekliliğini sağladığına inanıyorum.

    İY: Art50 ile hangi sergilerde yer aldınız?

    MK: “Havada Asılı” ve “Anlatılmayan Hikayeler”.

    İY: Kendinize, mesleğinize ve hayatınıza dair en büyük hayaliniz nedir?

    MK: Farklı disiplinleri bir araya getirerek kurgularımı ve atmosferlerimi bir bütün içinde birçok insanın algısına sunmak. Şiirlerimin, masallarımın bir arada olduğu tüm duyulara hitap eden işler. Devasa, üç boyutlu, insanların içinde gezindiği büyük yerleştirmeler yapmak. Sinema, kısa filmler çekmek en büyük hayalim ve elbette beslenmek, deneyim kazanmak için dünyayı gezmek istiyorum.

    Melike Kılıç’ın sanatçı sayfası ve tüm eserlerini görmek için tıklayınız.

  • İkonlar Işıklı Kutuda

    Ayna'nın eserleriyle tanışın!

    Popüler söz ve ikonlardan yola çıkan Ayna, graffiti ve paste-up tekniğini kullanıyor, ışıklı kutu ve neon ile ışığı da sanatına dahil ediyor. Ayna işlerini İstanbul dışında Lübnan, Almanya, Avusturalya ve Pakistan’ın farklı şehirlerin kamusal alanlara yerleştirerek seyircilerin bu yansımaları kendi hayatlarında da görmelerini sağlamayı amaçlıyor. İpek Yeğinsü’nün sanatonline.net’te yayınlanan röportajını paylaşıyoruz. İyi okumalar!

    Yapıtlarınızda popüler kültürden simaları kullanıyorsunuz. Seçimlerinizi gündem mi belirliyor yoksa bu kişiler özellikle hayranlık duyduğunuz ya da ilgilendiğiniz kişiler mi oluyor?

    Türkiye’de gündem çok çabuk değişiyor. Gündeme göre seçiyorum ama her gündemde olan kişiyi de yapıtlarıma almıyorum. Şöhret kolay yakalanan bir şey. Bense toplumun gönlüne işlemiş, toplumda bir yeri olan kişileri seçiyorum. Onların görsellerini kullanarak güçlü ifade ve cümlelerini alıp uygun tipografiler seçerek yansıtıyorum. Kimi zaman iyi noktadan kimi zaman sarkastik olabiliyor. Genellikle komik noktalardan yaklaşmaya çalışıyorum çünkü negatifi bulmak kolay, pozitif üzerinden ifade etmek daha zor, ben pozitif üzerinden ifade etmeye çalışıyorum.

    ayna-900x440Türkiye’de graffiti ve sokak sanatı son yıllarda atılım yaptı. Bu konuda neler söylersiniz?

    Aslında tüm dünyada çok gelişti. Tarihine baktığımızda New York’ta bir postacının imzasıyla başlamış bir olay ve ilk başta sanat olarak bile görülmemiş. Zamanla müzayedelere çıkacak ve sanat tarihine mal olacak işlerin yapıldığı bir alan haline geldi. Bu daha da ilerleyecek Banksy’nin belgeseliyle beraber zaten zirve yaptı. Bu arada Banksy’nin arkasında çok ciddi bir PR ajansı olduğuna inanıyorum, süper kahraman yaratır gibi onu yarattıklarını düşünüyorum. İşin içinde olan biri olarak bunu sezebiliyorum. Açıkçası sokak sanatı manipülasyon ve dezenformasyona çok açık bir alan. Benim işlerime de Kadıköy’de çarpı atıldı ama bu işi daha çok güçlendiriyor. Çünkü bir tepki üretip diyalog yaratıyor.

    Art50.net ile nasıl tanıştınız? Kariyerinizi nasıl etkiledi?

    Avustralya’da olduğum dönemde Marcus Graf sayesinde tanıştım. Çok önemli bir insan, yol gösterici. Bizi bir araya getirdi. Siteyi inceleyince çok başarılı işler yapıldığını fark ettim, ekibi de çok sevdim. Devamının geleceğini düşünüyorum çünkü çok iyi bir ekip var.

  • Deniz Yılmazlar, Nam-ı Diğer Karbon’la Sanatı Üzerine Bir Söyleşi

    Röportaj
    Karbon adıyla da bilinen sanatçımız Deniz Yılmazlar ile üretim süreçlerine dair keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.
     
    Family-PortraitSeries-Sister with Cloud

    Family Portrait Serisi, Kızkardeş ve Bulut

     
    Fotoğraf ve Video alanında lisans eğitimi aldın. Son dönemlerde ürettiğin Unutma Beni (Forget Me Not) serisinde sekiz tane fotograf bir video ile tamamlanıyor. Bu bir ihtiyaçtan mı doğuyor? Bu seri nasıl oluştu?
     
    Aslında Forget Me Not ve Remember Me – Forget Me aynı zamanda, hatta birbirleri ile iç içe üretilmiş iki farklı proje. Birbirlerini tamamlıyor gibi göründüklerinin farkındayım; ancak bu, yalnızca bazı teknik  özellikleriyle ilgili. Her iki projede de siyah-beyaz buluntu fotoğrafların kullanılmış olması ve figürlere yüklenmiş görsel hareket bu duyguyu besliyor. Bir Alman efsanesine göre tanrı tüm dünyayı yaratır; yarattığı her nesneye ismini verir ve küçük bir çiçeği unutur. Çiçek, “Beni unutma” diye seslenir. Tanrı “Bu senin adın olsun”, der. Bir fotoğrafta gülümsemek bir anlamda bu küçük çiçeğin seslenişidir: “Unutma beni”. Forget Me Not serisinde siliniyormuş gibi görünen figürlerin bu yeni görüntüsünün (aslında fotoğrafın çekildiği anda oluşmuş olması muhtemel) bir arzu ile ilgisi vardır: unutulmama arzusu. Varlığını fotograf çektirmek yoluyla belgelemenin unutmaya ve unutulmaya karşı koymak ister bir tarafı olduğunu düşünürsek, bu fotoğraflardaki yüzlerin bulundukları mekanı hiç terk etmemek üzere mekana tümüyle dahil olma eğiliminde olduklarını hissedebiliriz. Bedenler, önünde durup poz verdikleri mekana karışır, tümüyle içine girerler. Unutulmamayı bir kez de bunu yaparak sağlamayı denerler. Başka bir deyişle Forget Me Not serisi, “eski fotograflardaki yüzler fiziksel olarak dünyadaki varlıklarını terk etmiş bile olsalar fotoğraflarda o ana sabitlenmiş varlıklarını terk ederler mi, daha doğrusu terk edebilirler mi?” sorusuna cevap vermeyi isterken, kullandığı yöntem ve verdiği cevaplar bakımından Remember Me – Forget Me projesinden ayrılır. Remember Me – Forget Me videosunda fotoğraftaki yüzler dünyadaki fiziksel varlıklarını kaybettikleri gibi, fotoğraflarda içinde bulundukları mekanı da terk edebilirler. “Beden mekanda, ruh zamanda devinir” kelimeleriyle sunulan projede, varlığını fotoğraf çektirmek yolu ile kanıtlamış yüzler bugünün teknik bazı imkanları ile kayboluşlarını iz bırakmadan tamamlayıp, zamandaki devinimlerini yakalamaya yönelirler. İşte bu noktada iki proje birbirinden tümüyle ayrılır.
     
    Göl Unutma Beni Serisi 2015 S&B Fotograf, İnkjet Baskı 12x7,5 cm 
The Lake Forget Me Not Series 2015 B&W Photograf, Inkjet Print 12x7,5 cm-6426

    Göl-Unutma Beni Serisi

     
    Forget Me Not ve Void serilerinde buluntu fotoğraflara müdahale ediyorsun. Buluntu fotoğraflarla çalışmak nasıl bir deneyim sunuyor? 
     
    Özellikle planladığım bir şey olmamasına karşın, son zamanlarda ortaya çıkan serilerde genellikle eski fotoğraflar kullandığımı geçtiğimiz günlerde ben de biraz şaşırarak fark ettim. Bu süreci değerlendirdiğimde ise, üzerinde çalıştığım diğer serilerin yanında eski fotoğrafların her birinin kendine özgü atmosferlerinin sürekli hakkında okuma yaptığım, merak ettiğim, üzerine düşündüğüm bazı konularla doğal bir uyumu olduğunu gördüm. Bir kutunun içine doldurulmuş fotoğrafların önünden öylece yürüyüp gitmek de biraz zor geliyor aslında. İçlerinden seçtiklerimi alıp onlara bakarken, hikayeler uydurup içlerinde beni çekenin tam olarak ne olduğunu ararken ortaya bazı seriler çıkıyor.
     
    İşlerine yaşam – ölüm, bellek, anı gibi kavramlar egemen görünüyor. Senin işlerini üretirken motivasyonun nedir?
     
    Doğal olarak motivasyon noktaları her seferinde değişiyor. Örneğin Void projesi ailemle birlikte yaptığım bir akraba ziyareti sırasında doğdu. Bir anda ortaya çıkan eski fotoğraf albümlerinden biri çok ilginçti. Albümdeki tüm fotoğraflarda figürlerden biri fotoğrafların tümünden kesilip çıkarılmıştı. Ama fotoğraflar hiçbir şey olmamış gibi albümde öylece duruyorlardı! Artık sevilmeyen, görüşülmeyen ve bundan ötürü kesilip çıkarılmış bu kişinin yokluğu çok güçlü bir şekilde, boşluk halinde bir varlıkla bir anda karşıma çıkmıştı. Bu boşlukları mezar taşı fotoğrafları olarak kullanılan porselen yüzeyler üzerine taşıyıp, ölen insanlardan geriye kalan boşluğun fotoğraflarını içeren Void serisini oluşturdum. Günlük yaşamın getirdikleri, patlayan bombalar ve tüm olanlardan sonra kendi içine ya da dışına yönelmek, ekranlardan akan gerçeklik, gerçeğin belirsizliği ya da var olup olmadığı meselesinin kendisi bile motivasyon noktalarını her defasında farklı bir eksende tartışmak gerektiğini gösteriyor bana.
     
    more-news-from-nowhere_1-gogo_600x600

    Bebek-Void Serisi (sol). News from Nowhere (sağ).

    Sanki bazı şeyleri daha silik, geçirgen yapmak ister gibisin. Family Portrait ve News from Nowhere’de yüzler silikleşiyor. Bir yandan da Void veya After Dark My Sweet flulaşanlar, kaybolanlar arasında odaklanma çabalarını andırıyor.

    Family Portrait serisi, aile kavramını alıp kendi ailemi eksene yerleştirdiğim ve kendi aile tarihim içinde unutmamam gerektiğini düşündüğüm bazı tarihleri, olayları, kişileri ve yerleri sembollerle not ettiğim fotoğrafların küçük bir bölümünü içeriyor. Bir çeşit kişisel hafıza oluşturma pratiği denemesi. Anların içinden hatırlamak gerektiğini düşündüklerimi alıp hazırladığım bir tür defter de diyebiliriz. Kapıdan çıkmadan elinin üzerine yazdığın hatırlatma yazıları ya da alış-veriş listesi gibi bir işlevi var. Sadece yazılar yerine fotoğraflar ve semboller var.
    Fotoğraftan kesilip çıkarılmış, üzeri çizilmiş, karalanmış ya da başka şeylerin arkasına saklanmış yüzler ve figürlerin olduğu fotoğraflar, bu müdahalelerin her birinin sebeplerini merak etmeme neden oluyor. Bu serilerin ortaya çıkış sürecinde bu merakın kaynağını da bulmaya çalışıyorum. News from Nowhere bu tür bir merakın bir sonucu olarak ortaya çıktı. Tüm yüzün apaçık göründüğü fotoğraflarda bile o yüzün gerçekte neler gizlediği belirsizliğine bir vurgu yapmak ister bir tavırla hazırlanan yapıtlarda yüzler günlük yaşamın koşturması içinde bulutların arkasında gizleniyor.
     
     
    “Karbon” ismi nereden geliyor?
     
    Kusursuz olamadığımıza göre mavi bir karbon kağıdıyla kopya edilmiş olabileceğimizi düşündüğüm bir anın sonunda kendime verdiğim isim oldu. Kusursuz olduğunu düşünen birileriyle denk geldiğimde onlarla pek iletişim kuramıyorum zaten. Karbon, bir çeşit sahne adı diyelim.
     
    Bundan sonraki projelerin neler?
     
    Şu sıralar madde ve bellek üzerine okumalar yapıyorum. Unutmanın zihinde nasıl göründüğünü merak ediyorum. Bu tıp ve psikiyatri okumaları gerektiren bir alan. Birini, bir yeri ya da bir bilgiyi nasıl unuttuğumuzu, önce hangi parçaların nasıl silindiğini bilmek istiyorum. Ayrıca eski ve yeni fotoğrafları bir araya getirebileceğim bazı kolajlar peşindeyim. Eski fotoğraflar yoluyla zamanda yer değiştirmenin mümkün olup olmadığına da bakacağım. Bakalım gelecek günler bize ne getirecek.

     

     

Toplam 6 sayfa, 4. sayfa gösteriliyor.« İlk...23456