• Rafet Arslan’ın Düşünce Evreninde Bir Gezinti

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Rafet Arslan sürekli okuyan, sorgulayan, düşünen ve sentezleyen, yapıtlarının entelektüel referanslarını bir yazar/düşünür edasıyla titizlikle işleyen bir sanatçı. Çalışmalarını tarihten felsefeye uzanan kavramsal ağlar üzerine inşa ediyor, sanatta şiirin saflığına ulaşmaya çalışıyor. Rafet Arslan’ın düşünce evreninde dopdolu bir gezintiye, fikir evreninde bir  meditasyona davet ediyoruz sizleri.

    Özellikle Post-Modern literatürden beslendiğini ve çalışmalarında ütopya-distopya gerilimini sıkça kullandığını biliyoruz. Bu alanda seni esinleyen düşünürler, kitaplar arasında öne çıkanlar hangileri? Bu bağlamda yaratım sürecini “artistic research” olarak tanımlayabilir miyiz? 

    “Artistic research” terimi fazlaca teknik bir terim. Benim için öncesindeki düşünsel, bilişsel hazırlıkla birlikte sanat üretimi ruhsal bir süreç. Bunun için okumalarımı bir projeye hazırlık ya da saha araştırması olarak görmüyorum. Sanatçının hakikatle ilişki kurmak için giriştiği okuma/düşünme, okuduğunu özümseme ve buradan dünyayı kendi imgesiyle anlama çabasına yönelmesini önemli buluyorum. Ve bu yönelimin sonuçlarının da estetik formlar üretme, görsel formlar yaratma sürecinde yer kapladığını düşünüyorum. Bu açıdan post modern literatürle ilgili olduğu kadar modern ve modern öncesi literatürle de ilgili olmam çok doğal. Özelde ise post modern literatür, bugünkü zamana dair ya da benim doğduğum dünyayı yorumlamaya çalıştığı için ona ilgisiz kalmam pek mümkün değil. Simya’dan Gerçeküstücülüğe, Frankfurt Okulu’ndan Bilim-Kurgu’ya geniş bir düşünsel kaynaktan beslensem de özellikle Baudrillard’ın kuramlarının etkisi çalışmalarımda öne çıkıyor.

    giger_sayac_medeniyettir_1

    Rafet Arslan, Geiger Sayacı Medeniyettir

     

    Kültürel miras ve bellek bakımından son derece zengin ama güncel dinamikler yönünden bir o kadar da zor topraklarda yaşıyoruz. Sence bu ortam senin sanatına nasıl yansıyor?

    Özellikle son 4-5 senede Türkiye de, bırakın sanat üretmeyi yaşamak zor bir hale geldi. Toplum olarak şiddetin ve manipülasyonun egemen olduğu travmatik bir süreçteyiz. Burada yaratıcı kişi olarak sanatçı da toplumun çektiği sancılardan, travmalardan uzak değil ve hatta hepsini en derin anlamıyla bire bir içinde yaşıyor. Belki sokaktaki adamdan farkı burada ortaya çıkıyor sanatçının; deneyimlediği tüm bu travmatik durumu bir şekilde kendi sanatının içine sokmak, çağının tanığı olmak zorunda. Bu noktada yaşadığı toprakların tarihi içindeki daha aydınlık, daha insani, ruhu kapsayan, insanın özgür bilincine seslenen anları bulup çıkarmak; bu deneyimleri sanatın sağaltıcı yönüne birer imge olarak geri kazandırmak gibi bir işlevi de söz konusu. Sanatın zor zamanlarda söyleyeceği daha çok şey olduğunu düşünüyorum.

    Kolaj senin için çok önemli bir üretim biçimi. Son yıllarda da sanatçıların çok sık kullandığı bir yöntem, hatta çağdaş sanat “piyasasında” dönem dönem karşımıza çıkan “moda” akımlarından birine de dönüştüğü söylenebilir.  Ancak her sanatçının bu yöntemden aynı bilinç ve yetkinlikle yararlandığını söylemek ne denli mümkün? Sen bu durumu nasıl değerlendiriyorsun?

    Kolaj ve genel anlamıyla montaj estetiği benim ürettiğim sanatın içinde gerçekten merkezi bir yerde bulunuyor. Bu sadece kağıtla kesip yapıştırarak anlatılan hikayeler anlamında değil, aynı zamanda nesnelerle yapılan kolaj olarak asamblajlar, 3 boyutlu hale gelen ya da hareketli olan kolajlar şeklinde de gelişebiliyor. Kolaj sanatta sırf dekoratif ya da retinal beğeninin kalıplarını kırmak, düşünceyi ve hikâyeyi de işin içine katan yeni bir bakış yaratmak üzere yola çıkmış avangart bir ifade biçimi. Eline herhangi bir dergiyi ya da makası alıp üretilen bir şeyden öte, içinde düşünce ve imgeyi taşıyan sorgulayıcı bir estetik. Ben kendi adıma şunu diyebilirim: yaklaşık 10 yıldır kolaj ve montaj tekniğini ülkemizde pek anlaşılmadığını da bilerek üretmeye devam ediyorum. Bu noktada konu üzerine sadece üretmemiş, bunun yanında düşünmüş taşınmış, metinler yazmış, dosyalar yapmış, çeşitli konuşmalar düzenlemiş ve sorgulamalara girişmiş biri olarak genç sanatçıların da kolaj estetiğine yönelmesi, bu alanda ürünler vermesi beni mutlu ediyor. Fakat bunun ne anlamda moda olduğu ya da tırnak içinde “çağdaş sanat piyasası” denilen alanda ne derece yeri olup olmadığı sorusu sanırım beni aşan bir soru.

     

    ay_arpmas_go

    Rafet Arslan, Ay Çarpması

     

    “Hazine Odası” sergisinde yer verdiğin çalışmalarından söz edebilir misin?

    Hazine Odası sergisinin konseptini, serginin yapılacağı Adahan’ın mimarisi ve tarihsel dokusunu düşünerek, farklı dönemlerde yaptığım çalışmalar arasından küçük bir seçki hazırladım. Bu çalışmaları bir araya getiren ortak özellik tarih, mit ve fantaziye dair işler olmalarıydı. Bu yapıtları seçerken aynı zamanda onların mekânla kuracağı ilişkiyi, serginin metnini ve alt metnini destekleyecek okumalarını da düşünerek seçtim. Kendi adıma sergiden ve yapmış olduğum düzenlemeden hoşnut olduğumu söyleyebilirim.

    Sanatın saf şiire ulaşmak için bir yol olduğunu düşündüğünü belirtiyorsun. Sana göre “saf şiir” haline en çok yaklaşmayı başarmış sanatçılar kimler? Ve niçin?

    Sonuçta ürettiğimiz sanat, ortaya attığımız imgeler ve onları var eden fikirler esasında insanlık dediğimiz binlerce yıldan beri birikmiş kültürel mirasla bir şekilde ilişkili.  İnsanın uygarlık belleği açısından bakarsak şiir, sanatın ilk başlardaki en saf haliydi. İnsanın dünyada ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, evrendeki yerim ne, sonsuzla ilişkim ne gibi soruları sormasına yol açan çıkış yeriydi. Yani kadim zamanlarda sanatçı hem kabilesinin şamanı, hem sağaltıcı hekimi hem de şairiydi büyük ihtimalle. Ben de bu kadim meslektaşlarımın hakikatle kurduğu bağı belki de yeniden kurmaya çalışıyorum. Ve bu noktada Alman ve İngiliz Romantikleri’nden Sembolist şairlere, oradan Gerçeküstücülere, 21. yüzyılda Cyberpunklar ve Tekno-Şamanlar’a doğru devam eden saf şiirin ne olduğu sorusu benim üretimimde merkezi bir yerde duruyor. Çağdaş sanat üretimini, şiiri dizelerden çıkartmanın bir yolu olarak da  görüyorum.

    İçinde yer aldığın “Periferi” ve diğer bağımsız inisiyatif projelerini anlatabilir misin? Sence Türkiye’de bu yönde gelişmeler olumlu mu? Ya da bu tür inisiyatifler sürdürülebilirlik açısından amacına ne denli ulaşabiliyor? Ulaşması için neler yapılabilir?

    Ben ve sanatçı arkadaşlarım Periferi’yi inisiyatiften çok kolektif olarak adlandırmıştık uzun süre boyunca. Onun öncesinden gelen kolektif ve bağımsız sanat üretme deneyimlerimiz Sürrealist Eylem Türkiye, Şebeke ve bunlarla beraber yapılan sergiler, basılan fanzin ve yayınlar, yapılan forumlar ve performanslarla gelen bir sürecin parçasıydı. Bu süreçte Yıkım 2011, Gerçeklik Terörü gibi bazı akılda kalan işler çıkarttık. Ama son birkaç yılda gelinen noktada Periferi’nin sanat kolektifi olarak tanımlanma durumunun kaldığını sanmıyorum; daha çok bir sanat grubu ve beraber çalışmayı, kolektif hareketi tetiklemeye çalışan bir sanat grubu olduğunu söylersek pek yanlış olmaz. Beraber düşünme/üretme kültürünün çok zayıf olduğu Türkiye koşullarında bağımsız sanatın var olabilmesi başlı başına bir sorun. Büyük sabır, emek ve inat gerektiriyor. Bunun yanında tırnak içinde “sanat ortamı” denilen şeyin bağımsız hamlelerin katkısını, sanatın kalabalıklara doğrudan gitmesindeki rolünü çok da iyi anlayabildiğini söylemek zor. Her şeye rağmen inisiyatif olarak yola devam eden Amber Platform, Pasajist, Açık Stüdyo ve Halka Sanat Projesi ilk aklıma gelen “sürdürülebilir” örnekler.

    Bundan sonra gerçekleştirmek istediğin projeler, çalışmalar?

    İlk etapta 2016 yılı sonunda bir solo sergi yapmayı planlıyorum ve ona yoğunlaşıyorum. Özellikle yaşadığımız toplumsal kriz anlarında sanatın sağaltıcı ve uyarıcı yönünün öne çıkması gerektiğini düşünüyorum. Şimdi bu durumu teşhir ucuzluğuna kaçmadan ve gerçekliği boş geçmeden gündeme getirebilen ve sorgulatan yeni estetik dillerin, imgelerin peşindeyim; çalışıyorum. Bunun yanında benim “imge kitap” adını verdiğim ve üretiminden büyük heyecan duyduğum el yapımı kitap üretimlerine devam etmek istiyorum. Uzun süredir aklımda dolaşan şair Rimbaud ile ilişkili bir kitap üretme hayalimi gerçekleştirmek istiyorum.

    Art50.net ile nasıl tanıştın? Online platformların geleceğini nasıl görüyorsun?

    İnternet hayatımıza uzun süreden beri girdi ve günlük hayatımızın bir parçası oldu. Yaşadığımız çağın dinamikleri içinde sanatın daha geniş kitlelerce ulaşılabilir ve alımlanabilir kılınmasında sanatın online olma hallerini önemsiyorum. Ülkemizde ve dünyada bu tip platformları takip ediyorum. Art50.net’i de ülkemizde bu işi doğru bir şekilde yapmaya çalışan bir oluşum olarak gördüm ve bir süredir birlikte çalışmalar yapıyoruz.

  • Gözde Başkent Röportajı

    Gözde Başkent kendine özgü tarzı ve doğa-insan ilişkisine odaklanan kavramsal bakış açısı ile dikkat çekiyor. Aramıza yeni katılan sanatçılarımızdan Başkent ile sanatı üzerine konuştuk.

    Resimlerinizde genellikle kadın imgesini kullanıyorsunuz. Kadın ve doğa arasındaki bağı nasıl yorumluyorsunuz? Mitolojiye ilgi duyuyor musunuz? Hangi kaynaklardan besleniyorsunuz?
    İnsanın doğa ile mesafesi çalışmalarımın çıkış noktasını oluşturuyor. Her şeyin aynı bütünün birer parçası olduğu ve her varlığın özünde aynı maddeden yapıldığı düşüncesini barındıran kompozisyonlar kuruyorum. İnsanın çevresiyle kurduğu ilişki ve insan ölçeğinde önemli sayılan kavramları ele alırken figür resmin ana unsuru haline geliyor. Resimde kullandığım figür, insan türünü ifade etmekte kullandığım bir sembol ve resimlerin anlatıcısı olarak daha rahat bağ kurabildiğim için bu figürler genellikle kadın. Evrenin bilinmeyen ve henüz keşfedilmemiş çoğunluğu, bilim, doğa temelli kültür ve inançlar, doğa tarihi müzeleri, ilkel yaşam/kabileler, terk edilmiş mekanlar ilgi duyduğum konuların başlıcaları.

    geridonus_go

    Ahşap üzerine çalışmayı seviyorsunuz. Bunun işlerinizin kavramsal yaklaşımıyla bir ilgisi var mı?
    Ahşap ve tuval üzerine çalışıyorum fakat ahşap, kanvasa göre farklı bir çalışma yüzeyi sunuyor; resmi yönlendirebiliyor. Ağacın dokusu, yaşamı, kusurları resmin bir parçası oluyor. Ayrıca malzeme olarak tuvalden farklı bir yaklaşım gerektiriyor. Serbestliği daha az ama ince işçilik için çok uygun.
    Bazı çalışmalarınızın heykelsi karakteri olduğunu söyleyebiliriz. Heykel ile aranız nasıl? Heykel üretmeye sıcak bakıyor musunuz?
    Farklı malzemeler denemeye her zaman açığım ve heykeli izleyici olarak çok seviyorum; ama heykel farklı bir disiplin ve bu alanda iş üretmek için belli bir ustalığa ulaşmak gerektiğini düşünüyorum. Son sergimde yer alan yerleştirmeler, 3 boyutlu işler üretme deneyimi açısından önemliydi benim için. Farklı malzemeler denemek konuya yeni bir açıdan yaklaşma imkanı sağlıyor. Benzer çalışmalar üretmeye devam edeceğimi düşünüyorum.
    Bologna deneyiminiz size neler kazandırdı?
    Erasmus Programı ile yüksek lisans dönemimde gittim. Tezim güncel sanatta resim ve illüstrasyon ilişkisi üzerineydi. Accademia di Belle Arti di Bologna, resim atölyeleri çok verimli olmasa da illüstrasyon ve baskı alanında oldukça iyi imkanlara sahip bir okul. Burada illüstrasyon dersleri alma imkanım oldu ki bu kendi okulumda yapamadığım bir şeydi. Bu dönemimde farklı yaklaşımlara sahip eğitmenlerden eleştiri ve portfolyo değerlendirmesi almak sonraki çalışmalarımın şekillenmesinde rol oynadı. Bunun dışında İtalya sanat tarihi içinde çok önemli bir yere sahip. Birçok müze ve önemli eseri görme şansı başlı başına bir kazanç.

    sifac_lar_go
    Türkiye’de ve dünyada en beğendiğiniz ve takip ettiğiniz sanatçılar kimler?
    Çok fazla sanatçıyı takip etmeye çalışıyorum; birkaç isim saymam zor. Özellikle pop-sürrealizm, sokak sanatı ve illüstrasyon eğilimli sanatçıların işlerini izlemekten zevk alıyorum.
    Elinizde olsaydı sanat tarihi bakımından hangi çağda yaşamak isterdiniz?
    Yaklaşık 1450-1550 yılları arasında, İtalya ya da Hollanda’da.
    Art50 ile nasıl tanıştınız?
    Güncel sanatı takip ettiğim kanallardan biri de Art50 idi. Sanatçılar için çalışmaların izleyiciye ulaşabilmesi büyük bir motivasyon kaynağı. Birlikte çalışma imkanı bulmaktan mutluluk duyuyorum.

     

    Sanatçı sayfasına ulaşmak için tıklayın

  • Emre Meydan Röportajı

    Emre Meydan çok farklı alanlarda iş üreten bir sanatçı. İzleyiciyi tanımsız mekanlarda kendiyle yüzleştirmekten büyük keyif alıyor. Biz de Emre’ye bu duruşunun ardındaki sanatsal motivasyonu sorduk, farklı medyumlara yaklaşımını dinledik.
    Röportaj: İpek Yeğinsü
    İnsansız iç ve dış manzaralara olan ilgin nasıl başladı? Issız ve terk edilmiş mekanlarla ilgilenmenin özel bir nedeni var mı?
    Şimdiye kadarki çalışmalarımın hemen hemen tümü insansız resimlerden oluşuyor. Bunu temel olarak iki amaca bağlayabilirim; birincisi, figürün resme dahil edilmesinin getirdiği anlatımdan kaçınmak. Zira bir resimde figür gördüğümüzde, onunla empati kurmaya başlıyoruz: onun orada ne yaptığına, ne düşündüğüne odaklanıyoruz. Figürün varlığının, resmi birçok insan için daha ilginç hâle getirdiğinin ve resimle duygusal bağ kurmayı kolaylaştırdığının farkındayım, ama yine de bu türden bir anlatımdan uzak durmak istiyorum. İkinci amacım ise, izleyicinin betimlenen mekânda kendini yalnız hissetmesini sağlamak. Resimdeki figürleri izleyen değil, bizzat resme katılan kişi olmasını sağlamak.
    Boyanın yanı sıra iplik ve kumaş gibi daha çok el işçiliğiyle ve kadın sanatçılarla özdeşleşen malzemeleri son derece özgün bir yaklaşımla kullanıyorsun. Bu fikir nasıl ortaya çıktı?
    İplik ve kumaş kullanmamın ardında bir anlam ya da amaç olduğunu düşünenler oluyor. Ama ben çalışmalarımda zaten bir şeyler anlatmaya çalışmıyorum. Resimlerde kullandığım her malzeme benim için sadece araç olarak önemli. İpliği, önceleri sadece kompozisyonu tuvale doğru yerleştirmek adına yardımcı çizgi olarak kullanıyordum; bu şekilde tuval üzerine gerdiğim iplikler resim yapma sürecinde serbest kalıp birbirine dolaşıyordu. Bu bakımdan iplik, resmin ilk planlama aşamasını ve gelişimini/tarihini gösteren bir izlek işlevi görüyor. Diğer yandan, resmin geniş renk alanlarından oluşan karakteri ile zıtlık yaratan çizgisel bir öğe olması da ilgimi çekiyor. Daha sonraki resimlerimde ise, derinlik hissini arttırmak adına kumaş parçalarını şasi üzerine farklı şekillerde germeye başladım. Son dönem çalışmalarım bunu da bir adım ileriye götürüp sergilendikleri mekân ile ilişki kuruyor, çerçevelerinin sınırları dışına taşıp duvar üzerine yayılıyor.
    emremeydan__oil-thread-pastel-canvas-and-stretchers__82x146cm__2015

    Emre Meydan, 2015

    Fotoğraf, video ve müzik alanlarında da iş üreten bir sanatçısın. Disiplinlerarası üretim biçimlerine yakın durduğun söylenebilir mi? Kolektif çalışmalara ve başka sanatçılarla işbirliklerine yönelik projeler yapıyor musun? Kolektif sanat üretimini verimli buluyor musun?
    Evet, farklı malzemeler ve tekniklerle çalışmayı seviyorum. Fırsat buldukça farklı disiplinlerde ürettiğim çalışmaları da bir arada kullanmaya çalışıyorum. Başka sanatçılar ile ortak çalışmalar yaptığım da oldu. Özellikle Bremen’deki hocamız bizi bu tarz projelerde çalışmaya teşvik ediyordu. Bunların yanısıra, bir arkadaşımla “resfacta” adında yıllardır süregelen ortak bir müzik projemiz var. Başkalarıyla beraber çalışmak bence keyifli bir süreç, insanı yeni şeyler denemeye itiyor ve daha açık fikirli yapıyor.
    Bu disiplinler arasından hangisi senin için daha önemli? Veya böyle bir hiyerarşi kuruyor musun?
    Benim için bir önem sırası yok. Her birini severek yapıyorum. Dönem dönem birine ağırlık verdiğim oluyor, bir süre sonra durum tekrar değişiyor. Tabii doğal olarak, eğitimimi resim üzerine aldığım ve bu konuda çok sayıda sergiye katılmış olduğum için, insanlar beni genellikle “ressam” olarak tanımlıyor ve dolayısıyla yeni sergilere de yine resim ile katılmam bekleniyor. Yine bu sebepten zamanımın çoğunu resim yapmaya ayırıyorum. Ama fırsat buldukça diğer disiplinlerde yaptığım çalışmaları da sergiliyorum.
    Almanya’da yaşıyorsun ve eğitiminin bir bölümünü orada aldın. Almanya deneyimi sanatını nasıl etkiledi?
    Burada okula başladığımda öğrencilerin ne kadar rahat ve korkusuzca çalıştığını gördüm. Önceleri “iyi yapmak” kaygısıyla daha çekingen ve daha katı çalışmalar üretiyordum, buraya geleli beri bunun önüne geçmeye, daha cesur olmaya, daha özgürce denemeler yapmaya çalışıyorum. Okuldaki hocamız da bana bu konuda oldukça destek oldu.

    Türkiye’de ve yurtdışında severek takip ettiğin sanatçılar ve müzisyenler kimler? İmkanın olsaydı şu anda aramızda olmayan hangi sanatçıyla tanışmak ve sohbet etmek isterdin? 

    Etkilendiğim sanatçılar arasından birkaç isim seçmek bana hep zor gelir. Çünkü rastladığım hemen her sanatçıda ilgimi çeken, beni etkileyen öğeler olabiliyor. Belli başlı birkaç sanatçının çalışmalarını takip etmektense yeni sanatçılar keşfetmek daha ufuk açıcı geliyor bana.

    emremeydan__oil-thread-and-pastel-on-canvas__82x146cm__2014_v2

    Emre Meydan, 2015

  • Yeni sanatçımız Haydar Akdağ ile sanatı üzerine söyleşi

    Art50.net’e katıldığın serigrafi işlerinle başlayalım. Serigrafide sana cazip gelen ne? Neden teknik olarak serigrafiyi kullandın?

    2011’de Yüksek Lisansa başlarken, tuval üzerinde aradığım lekeleri mono baskılarla geliştirmiştim. Süreç içinde Litografi, Gravür ve Serigrafi baskı atölyelerinde oldukça yoğun vakit geçirdim. Serigrafinin cazibesi bir teknik olarak istediğim sonuca beni hızla götürebilecek olmasıdır. Kendime dönüştürebileceğim malzemeler yaratmam için büyük imkanlar sağlıyor. Aynı baskıyı farklı yüzeylere uygulayabiliyor olma şansım beni heyecanlandırıyor. Üretim sürecinde yeni fikirlerin doğmasına gebe bir teknik olduğunu söyleyebilirim ama klasik anlayışta bir serigrafi tekniğini tarifindeki kusursuz tekrar duygusunu arayanlarla aynı yerde değilim. Benim doğama aykırı (!/?)

    Bir edisyona defalarca müdahale ederek biricik eserler yaratma fikri nasıl şekilleniyor? Yani biriciklik ve çoğulluktan bahsetmek gerekirse… İşlerinin hepsi birbirini bütünlüyor gibi? Bütün parça ilişkisini işlerinde nasıl kuruyorsun? Ya da böyle bir kaygın var mı?

    Bir bütünlük kaygısı üzerine uzun uzun konuşmak gerekebilir. Bunu beş duyu organımızın bir orkestra uyumunda olması, ruhumuz ve aklımızın akışından; sosyal sistemde bireyin oluşturduğu çoğula kadar geniş bir perspektifte düşünebilir anlatabilirim. Çünkü atölyede, zihnimde düşüncelerimi ve buna paralel kas hareketlerimi üretime aktarırken aklımdan geçen konuların trafiğinde; bir gün öncesinden, günün gazetesindeki bir haberden, yolda yürürken gözüme ilişen ve hislerimi tetikleyen bütün düşünce biçimleri beni etkisi altına alıyor. Biriciklik, bir insan bedenine dahil etsek; kas ve organlar bütünü olarak en basit haliyle tarife kalkışsak dahi farkları görebiliyoruz. Ürettiğim bedenlerde neden farklar olmasın… Küçük bir kıvılcımın, bir dokunuşun hangi yeniliğe, devrime veya evrime yol açacağını ön göremeyiz… Her ne kadar gerçek hayatta kontrolcü ve her an tetikte olsak da, sanat öyle bir alan değil. Kendi habitatındaki tekil ve çoğul arasındaki ilişki evrensel bir teori ile macro-micro ekseninde mi, bunu yanıtlamak seyrettiğiniz doğayı ya da sanatsal üretimi parçalamak olabilir mi?

    Haydar Akdağ (3)

    Bütün işlerinin birer de hikayesi var. Yazıların sonundaki (!/?) işareti ne anlama geliyor?

    Bütüne dokunurken, onları okunaklı kılmak adına kendimi şartlamıyorum. Yani hikayeler kısmında aklımdan geçenler, üretimi gerçekleştirirken o an düşünce trafiğindeki bir duruma nasıl cevap verilir sorusuyla; irkilme ve sorma ; ve sonrasında da cevaplamaya dönük bir duruş-durumdur. Yazılarımın sonunda “(!/?)” yer alan, bir ünlem, bir taksim, bir soru işaretini parantezle bir cemale, insan suretine dönüştürmedeki bilinç uzun yıllardır kişisel bir imza halinde. Öyle ki yazdığım şiirlerde satır aralarında sıklıkla kullandıktan sonra, şiirin içinde bir mahlas olarak adımdan ya da sonunda ismi imza gibi kullanmayı terk etmiş durumdayım.  Beni ben yapan şeyin “irkilmek ve sormak” , buradaki irkilme belki ilk anlamda korkuya işaret edebilir. Ancak işin aslı öyle değil. Bu hayatı sevmek ve ona dahil olmak için verilen salt insan olma mücadelesinin karşılığıdır.

    Bu yazılarda benim dikkatimi çeken senin öznel bakışın. Klişeleri parçalamaya çalışan tavrın sanki o kadar özgürleşiyor ki mevcut terminolojilere kapılmaktansa yeni cümleleri terimleri arıyor. Ne dersin?

    Modernizme ya da gelişime karşı değilim. Fakat inşa ettiği değerleri hep ölçme ve değerlendirme kuralları içinde bir disipline sokuyor. Bireyleri gerçekten özgür bırakmayan, toplumu merkezi akılla yönetmeye çalışan bir sosyal sisteme duyduğum bir tepki bu. Size insan olmak adına duygularınızla kişisel deneyimlerinize yaşayacağınız bir alan kalmıyor aslında. Bunu yaptığınız sanat alanı içinde dahi düşündüğünüzde bağlamlar, uzamlar biri aşağı biri yukarı… bitmiyor bitmiyor… Düşünce tarihini silip yenisini yazacak zaman olsa ne yaparım bilmiyorum ama yerine sevgiyi ve hayatı koymayı düşünürüm… Üretimlerimizi duyguyla, akılla yapıyorken bunu paylaştığımız dilin Kavramlar Sözlüğüne-ya da- Terminolojiye hizmet ediyormuş gibi düzenlenmesi beni rahatsız ediyor. Ben her tekilin aklına değer vermekten, duygusuna izin vermekten bahsediyorum…(!/?)

    Haydar Akdağ (4)

    Tekstil çıkışlı olduğunu biliyoruz. Sanat hayatın nasıl başladı? Sanat departmanına nasıl bir geçiş yaptın?

    Sanata başlamak nasıl ölçülür bilemiyorum. Ama eğer klişe bir düşünce örgüsü içinde bakarsak, lisans eğitimi olarak tamamladığım moda eğitimi sonrasında son derece unique tasarımlarla sektöre hizmet verdim. Tekstil meslek mezunu olduğum için bir adım daha üretim aşamasında avantajlıydım. Moda üzerine düşünürken üretim sürecinde yeni dikim ve uygulama teknikleri geliştirerek işimden keyif almaya çalışıyordum. Fakat moda kolektif bir sürece gebe… Eninde sonunda biri işinize karışıyor. Baktım hürriyetim sınırlı, yüksel lisansı tekstil yerine plastik sanatlarda yapmaya karar vererek bu yola çıktım. Her geçen gün tekil üretimin, kendimle olmanın tadı-huzuru beni kendine bağladı. Yüksek lisansı bitirip doktoraya başladığım süreç içinde bir baktım ki çalıştığım moda stüdyosundan istifa etmişim =)

    Farklı öğretiler sanat pratiğine nasıl yansıyor?

    Sanatta pratik bence söz gibi… Konuşmak gibi… Laf lafı açıyor, zanaat zanaate rehber oluyor, uygulama pratikleri artıkça sanat için daha heyecanlı ifade dilinizi geliştiriyorsunuz. Benim için fiziksel kas imkanları ve düşüncenin derinlik imkanları bir bütün olarak hayal gücünün, duygunun tetiklenmesi için farklı öğretileri servet sayar.

    Haydar Akdağ (1)

    Başka hangi materyallerle çalışmayı seviyorsun? Etiketlerden bile işler üretiyorsun sanırım?

    Farklı malzemeler oynamak benim üretim metotlarımdan biridir. Uzun süredir aynı başlık altında uyguladığım performans, video ve enstalasyonlarım var. Burada sorguladığım “Hazır Malzemenin Estetiği” başlığı ile pipet, makyaj pamuğu, dosya teli, mutfak gereçleri olmak üzere kullandığım birimleri daha önce bahsettiğim tekil ve çoğul ekseninde plastik bir komposizyon kadar düşünce alanında da heyecanı ve şaşkınlı yaşamayı seviyorum. Etiketler bunlardan biridir.

    Aynı zamanda akademik hayatına devam ettiğini biliyoruz. Çalışma alanını anlatabilir misin? Sanatsal pratiğin akademik çalışmalarına, akademik çalışmaların sanatsal pratiğine nasıl yansıyor?

    Üniversite hayatıma hep taze kan, can olmuştur. Zamanın ruhunu da, dünü ve geleceği hissedebileceginiz mekanlardır, benim için hakikaten öyle… İletişimin bir parçası iseniz aldığınız kadar veriyorsunuz dur. Etkileşim burada kaygılar, sevinçler, telâşlar, teknikler, haberler vs.vs birçok kalemde insana ve hayata dair karşınız da… Akademik arayışlarım da tekil hürriyet sahasının derin ifade biçimlerini görmek açısından zengin ve engin kaynaklara ulaşa biliyorum. Bu engin denizde kazandığınız güzel insanları, gelişmiş aklı, evrensel değerleri kucaklayabiliyorsunuz. Aslında belki bireysel aklın kürsüsü ile çoğulun uzlaşısını vurgulamak, sanatsal kaygıyla bireysel arayışın daki adaleti bulmak ve geliştirmek için vazgeçilmez olan mekanım diye bilirim.

    İleriye yönelik planların, hedeflerin neler?

    Bunu bilemiyorum. Her geçengün planlarıma yeni bir tane daha ekliyorum. Beni yavaşlatmak yerine daha çok çoğaltan, derinleştiren planlar. Fakat pratik bir cevap belki sanat hayatım ve akademik ilişki içinde güçlü bağlar için ortaya daha çok emek ve sevgi koymak diye bilirim (!/?)

    Haydar Akdağ’ın sanatçı sayfası ve tüm eserlerini görmek için tıklayınız.

  • Melike Kılıç ile Kağıt, Desen ve Öyküleme Üzerine

    Melike Kılıç ile Kağıt, Desen ve Öyküleme Üzerine

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Melike Kılıç gerçek bir hikaye anlatıcısı. Çocukluk masallarımızın unutulmaz imgelerinden ağaç ve ormanı kullanarak yepyeni öyküler kurguluyor. Çizim yaparak ve kağıt keserek yarattığı kahramanların büyülü dünyalarında gezinmek, üç boyutlu bir kitabın içinde dolaşmaya benziyor. Melike Kılıç’la zengin hayal dünyasında renkli bir yolculuğa çıktık.

    İY: Sanat maceranız nasıl başladı? Çocukken de sanat üretiyor muydunuz?

    MK: Çocukken çok iyi bir hayalperesttim. Toprakla duvarlar, tabaklar, birçok şey yapıyordum. Çizim yeteneğim çok erken keşfedilmişti. Resim yapmayı asla bırakmamam sürekli söylenirdi.

    neverland_yok_ulke_by_larlus

    Melike Kılıç, Neverland

    İY: Sanat eğitiminizin belli bir bölümünü Viyana’da aldınız. Bu deneyiminiz sanatınızı nasıl etkiledi? Sizi nasıl yönlendirdi?

    MK: Yola çıkmayı hep sevmişimdir. Viyana’ya da sırf bu yol deneyimini merak ettiğim için gittim. Ve şehrin kendisi, okulum beni çok farklı bir noktaya taşıdı. Trenlerinde öyküler yazmaya başladım. Dilini bilmediğim bir ülkede sadece kendim ve iç sesim vardı. İçimden o kadar çok hikâye, masal akıyordu ki, uzun bir süre resim yapmak yerine yazı yazdım. Viyana bu açıdan bana çok iyi geldi ve biraz da dinginleştirdi beni.

    İY: Yapıtlarınızda öykü anlatma eğilimi gösteriyorsunuz. Beslendiğiniz kaynaklardan söz edebilir misiniz?

    MK: Dil kullanılan her medyum aslında anlatıya dairdir. Kendime dair tanımım ise bir şaman, şifacı, masalcı ve rüya gezer oluşum. Şiir, edebiyat, masallar, sinema ve dünyanın tüm güzellikleri beni besliyor.

    yok_ulke_detay_by_larlus

    Melike Kılıç, Yok Ülke

    İY: Çocuk masallarının gerçek hedef kitlesinin çocuklar olmadığı, bu masalların original versiyonlarının çok daha sert metaforlarla dolu olduğu söylenir. Bu konuda neler söylersiniz? Sizin öykülerinizde nelere dair izler bulabiliriz?

    MK: Annemin masalları asla çocuklar için değildi. Çizgimde karanlık bir taraf varsa bunun, annemin masalları sayesinde olduğunu düşünmüşümdür. Dünyanın aslında insan tarafından karanlık bir yere dönüştürüldüğünü çocuk yaşta öğretmiş oldu bana.  Öykülerimde umutlu bir bekleyiş var, evet, ama bu bekleyişi yutmaya çalışan bir karanlık hüküm sürmekte.

    İY: Neden ağaç ve ormanı bu denli sık kullanıyorsunuz? Sizin için ne ifade ediyor?

    Ağaçlar aslında benim için bir hikâyenin en can alıcı kelimesi gibi. Tüm ağaçlardan bir hikâye kurarım. Bir büyük orman, bir büyük dünya. Doğaya aşırı düşkünüm; insan doğaya aittir. Şehirleşme, betonlaşma hoşuma giden bir şey değil ve bu duruma bir başkaldırı olarak ağaç ve orman temasını kullanıyorum. Ve tüm asiler, var olan sisteme başkaldıranlar ormana döner. Şiirsel bir anlatı, destanlaşma hali. Olağanüstülük duygusunu en doğal ve lirik şekilde ormanla anlatıyorum. Aslında yaptığım daha çok kurgular oluşturmak, insanlara içinde var olmak isteyecekleri yeni mekânlar, yeni düşler ormanları vadetmek. Gözleriniz açık düş görmeniz ve bir rüya gezer olmanız içindir kağıt kesip biçim verdiğim her ağaç.

    İY: Çizimlerinizden de kısaca söz edelim. Malzeme olarak neler kullanıyorsunuz? Özellikle tercih ettiğiniz marka ve özellikler var mı?

    MK: Faber-Castell’in pek çok çeşidini severek kullanıyorum. Desenlerde yeşil serisinin hassaslığı ve akıcılığı üstüne teknik çizim kalemlerinin sorunsuzluğu beni çok memnun ediyor. Pitt serisinin değişik serilerini de severek kullanıyorum. Özellikle suluboya fırçası uçları ile daha hassas ve katmanlı boyanabiliyor oluşu çok hoşuma gitti. Onları yeni yeni deneyimliyorum.

    523208_10151840836303484_684960499_n

    Melike Kılıç, Çamaşır Şehir

    İY: Yazı ile aranız nasıl? Öykü ya da şiir yazıyor musunuz? İşlerinizi kurgularken yazıdan yola çıktığınız oluyor mu?

    MK: Öyküler hep akıyordu. Sonra şiir yazmaya başladım, şiirsellik çok önemsediğim bir konu. İnsanlığın şiirselliğini yitirmesi, söz yitimi gibi. Tümü ile yarattığım o yer büyük bir masal, hikâye ve şiirin kendisi.

    İY: Türkiye’de ve/veya dünyada kendinize yakın bulduğunuz, beğenerek takip ettiğiniz sanatçılar kimler?

    MK: Çok fazla sanatçı var ama beni son aylarda en çok etkileyen kişi adalardaki  “Tüm Annelerin En Güzeli” yerleştirmesi ile Adrian Villar Rojas.

    İY: Art50 ile çalışmaya ne zaman başladınız? Kariyerinizi nasıl etkiledi?

    MK: Marcus Graf’ın tavsiyesi ile bir yıl önce çalışmaya başladım. Görünürlüğün sürekliliğini sağladığına inanıyorum.

    İY: Art50 ile hangi sergilerde yer aldınız?

    MK: “Havada Asılı” ve “Anlatılmayan Hikayeler”.

    İY: Kendinize, mesleğinize ve hayatınıza dair en büyük hayaliniz nedir?

    MK: Farklı disiplinleri bir araya getirerek kurgularımı ve atmosferlerimi bir bütün içinde birçok insanın algısına sunmak. Şiirlerimin, masallarımın bir arada olduğu tüm duyulara hitap eden işler. Devasa, üç boyutlu, insanların içinde gezindiği büyük yerleştirmeler yapmak. Sinema, kısa filmler çekmek en büyük hayalim ve elbette beslenmek, deneyim kazanmak için dünyayı gezmek istiyorum.

    Melike Kılıç’ın sanatçı sayfası ve tüm eserlerini görmek için tıklayınız.

  • İkonlar Işıklı Kutuda

    Ayna'nın eserleriyle tanışın!

    Popüler söz ve ikonlardan yola çıkan Ayna, graffiti ve paste-up tekniğini kullanıyor, ışıklı kutu ve neon ile ışığı da sanatına dahil ediyor. Ayna işlerini İstanbul dışında Lübnan, Almanya, Avusturalya ve Pakistan’ın farklı şehirlerin kamusal alanlara yerleştirerek seyircilerin bu yansımaları kendi hayatlarında da görmelerini sağlamayı amaçlıyor. İpek Yeğinsü’nün sanatonline.net’te yayınlanan röportajını paylaşıyoruz. İyi okumalar!

    Yapıtlarınızda popüler kültürden simaları kullanıyorsunuz. Seçimlerinizi gündem mi belirliyor yoksa bu kişiler özellikle hayranlık duyduğunuz ya da ilgilendiğiniz kişiler mi oluyor?

    Türkiye’de gündem çok çabuk değişiyor. Gündeme göre seçiyorum ama her gündemde olan kişiyi de yapıtlarıma almıyorum. Şöhret kolay yakalanan bir şey. Bense toplumun gönlüne işlemiş, toplumda bir yeri olan kişileri seçiyorum. Onların görsellerini kullanarak güçlü ifade ve cümlelerini alıp uygun tipografiler seçerek yansıtıyorum. Kimi zaman iyi noktadan kimi zaman sarkastik olabiliyor. Genellikle komik noktalardan yaklaşmaya çalışıyorum çünkü negatifi bulmak kolay, pozitif üzerinden ifade etmek daha zor, ben pozitif üzerinden ifade etmeye çalışıyorum.

    ayna-900x440Türkiye’de graffiti ve sokak sanatı son yıllarda atılım yaptı. Bu konuda neler söylersiniz?

    Aslında tüm dünyada çok gelişti. Tarihine baktığımızda New York’ta bir postacının imzasıyla başlamış bir olay ve ilk başta sanat olarak bile görülmemiş. Zamanla müzayedelere çıkacak ve sanat tarihine mal olacak işlerin yapıldığı bir alan haline geldi. Bu daha da ilerleyecek Banksy’nin belgeseliyle beraber zaten zirve yaptı. Bu arada Banksy’nin arkasında çok ciddi bir PR ajansı olduğuna inanıyorum, süper kahraman yaratır gibi onu yarattıklarını düşünüyorum. İşin içinde olan biri olarak bunu sezebiliyorum. Açıkçası sokak sanatı manipülasyon ve dezenformasyona çok açık bir alan. Benim işlerime de Kadıköy’de çarpı atıldı ama bu işi daha çok güçlendiriyor. Çünkü bir tepki üretip diyalog yaratıyor.

    Art50.net ile nasıl tanıştınız? Kariyerinizi nasıl etkiledi?

    Avustralya’da olduğum dönemde Marcus Graf sayesinde tanıştım. Çok önemli bir insan, yol gösterici. Bizi bir araya getirdi. Siteyi inceleyince çok başarılı işler yapıldığını fark ettim, ekibi de çok sevdim. Devamının geleceğini düşünüyorum çünkü çok iyi bir ekip var.

  • Deniz Yılmazlar, Nam-ı Diğer Karbon’la Sanatı Üzerine Bir Söyleşi

    Röportaj
    Karbon adıyla da bilinen sanatçımız Deniz Yılmazlar ile üretim süreçlerine dair keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.
     
    Family-PortraitSeries-Sister with Cloud

    Family Portrait Serisi, Kızkardeş ve Bulut

     
    Fotoğraf ve Video alanında lisans eğitimi aldın. Son dönemlerde ürettiğin Unutma Beni (Forget Me Not) serisinde sekiz tane fotograf bir video ile tamamlanıyor. Bu bir ihtiyaçtan mı doğuyor? Bu seri nasıl oluştu?
     
    Aslında Forget Me Not ve Remember Me – Forget Me aynı zamanda, hatta birbirleri ile iç içe üretilmiş iki farklı proje. Birbirlerini tamamlıyor gibi göründüklerinin farkındayım; ancak bu, yalnızca bazı teknik  özellikleriyle ilgili. Her iki projede de siyah-beyaz buluntu fotoğrafların kullanılmış olması ve figürlere yüklenmiş görsel hareket bu duyguyu besliyor. Bir Alman efsanesine göre tanrı tüm dünyayı yaratır; yarattığı her nesneye ismini verir ve küçük bir çiçeği unutur. Çiçek, “Beni unutma” diye seslenir. Tanrı “Bu senin adın olsun”, der. Bir fotoğrafta gülümsemek bir anlamda bu küçük çiçeğin seslenişidir: “Unutma beni”. Forget Me Not serisinde siliniyormuş gibi görünen figürlerin bu yeni görüntüsünün (aslında fotoğrafın çekildiği anda oluşmuş olması muhtemel) bir arzu ile ilgisi vardır: unutulmama arzusu. Varlığını fotograf çektirmek yoluyla belgelemenin unutmaya ve unutulmaya karşı koymak ister bir tarafı olduğunu düşünürsek, bu fotoğraflardaki yüzlerin bulundukları mekanı hiç terk etmemek üzere mekana tümüyle dahil olma eğiliminde olduklarını hissedebiliriz. Bedenler, önünde durup poz verdikleri mekana karışır, tümüyle içine girerler. Unutulmamayı bir kez de bunu yaparak sağlamayı denerler. Başka bir deyişle Forget Me Not serisi, “eski fotograflardaki yüzler fiziksel olarak dünyadaki varlıklarını terk etmiş bile olsalar fotoğraflarda o ana sabitlenmiş varlıklarını terk ederler mi, daha doğrusu terk edebilirler mi?” sorusuna cevap vermeyi isterken, kullandığı yöntem ve verdiği cevaplar bakımından Remember Me – Forget Me projesinden ayrılır. Remember Me – Forget Me videosunda fotoğraftaki yüzler dünyadaki fiziksel varlıklarını kaybettikleri gibi, fotoğraflarda içinde bulundukları mekanı da terk edebilirler. “Beden mekanda, ruh zamanda devinir” kelimeleriyle sunulan projede, varlığını fotoğraf çektirmek yolu ile kanıtlamış yüzler bugünün teknik bazı imkanları ile kayboluşlarını iz bırakmadan tamamlayıp, zamandaki devinimlerini yakalamaya yönelirler. İşte bu noktada iki proje birbirinden tümüyle ayrılır.
     
    Göl Unutma Beni Serisi 2015 S&B Fotograf, İnkjet Baskı 12x7,5 cm 
The Lake Forget Me Not Series 2015 B&W Photograf, Inkjet Print 12x7,5 cm-6426

    Göl-Unutma Beni Serisi

     
    Forget Me Not ve Void serilerinde buluntu fotoğraflara müdahale ediyorsun. Buluntu fotoğraflarla çalışmak nasıl bir deneyim sunuyor? 
     
    Özellikle planladığım bir şey olmamasına karşın, son zamanlarda ortaya çıkan serilerde genellikle eski fotoğraflar kullandığımı geçtiğimiz günlerde ben de biraz şaşırarak fark ettim. Bu süreci değerlendirdiğimde ise, üzerinde çalıştığım diğer serilerin yanında eski fotoğrafların her birinin kendine özgü atmosferlerinin sürekli hakkında okuma yaptığım, merak ettiğim, üzerine düşündüğüm bazı konularla doğal bir uyumu olduğunu gördüm. Bir kutunun içine doldurulmuş fotoğrafların önünden öylece yürüyüp gitmek de biraz zor geliyor aslında. İçlerinden seçtiklerimi alıp onlara bakarken, hikayeler uydurup içlerinde beni çekenin tam olarak ne olduğunu ararken ortaya bazı seriler çıkıyor.
     
    İşlerine yaşam – ölüm, bellek, anı gibi kavramlar egemen görünüyor. Senin işlerini üretirken motivasyonun nedir?
     
    Doğal olarak motivasyon noktaları her seferinde değişiyor. Örneğin Void projesi ailemle birlikte yaptığım bir akraba ziyareti sırasında doğdu. Bir anda ortaya çıkan eski fotoğraf albümlerinden biri çok ilginçti. Albümdeki tüm fotoğraflarda figürlerden biri fotoğrafların tümünden kesilip çıkarılmıştı. Ama fotoğraflar hiçbir şey olmamış gibi albümde öylece duruyorlardı! Artık sevilmeyen, görüşülmeyen ve bundan ötürü kesilip çıkarılmış bu kişinin yokluğu çok güçlü bir şekilde, boşluk halinde bir varlıkla bir anda karşıma çıkmıştı. Bu boşlukları mezar taşı fotoğrafları olarak kullanılan porselen yüzeyler üzerine taşıyıp, ölen insanlardan geriye kalan boşluğun fotoğraflarını içeren Void serisini oluşturdum. Günlük yaşamın getirdikleri, patlayan bombalar ve tüm olanlardan sonra kendi içine ya da dışına yönelmek, ekranlardan akan gerçeklik, gerçeğin belirsizliği ya da var olup olmadığı meselesinin kendisi bile motivasyon noktalarını her defasında farklı bir eksende tartışmak gerektiğini gösteriyor bana.
     
    more-news-from-nowhere_1-gogo_600x600

    Bebek-Void Serisi (sol). News from Nowhere (sağ).

    Sanki bazı şeyleri daha silik, geçirgen yapmak ister gibisin. Family Portrait ve News from Nowhere’de yüzler silikleşiyor. Bir yandan da Void veya After Dark My Sweet flulaşanlar, kaybolanlar arasında odaklanma çabalarını andırıyor.

    Family Portrait serisi, aile kavramını alıp kendi ailemi eksene yerleştirdiğim ve kendi aile tarihim içinde unutmamam gerektiğini düşündüğüm bazı tarihleri, olayları, kişileri ve yerleri sembollerle not ettiğim fotoğrafların küçük bir bölümünü içeriyor. Bir çeşit kişisel hafıza oluşturma pratiği denemesi. Anların içinden hatırlamak gerektiğini düşündüklerimi alıp hazırladığım bir tür defter de diyebiliriz. Kapıdan çıkmadan elinin üzerine yazdığın hatırlatma yazıları ya da alış-veriş listesi gibi bir işlevi var. Sadece yazılar yerine fotoğraflar ve semboller var.
    Fotoğraftan kesilip çıkarılmış, üzeri çizilmiş, karalanmış ya da başka şeylerin arkasına saklanmış yüzler ve figürlerin olduğu fotoğraflar, bu müdahalelerin her birinin sebeplerini merak etmeme neden oluyor. Bu serilerin ortaya çıkış sürecinde bu merakın kaynağını da bulmaya çalışıyorum. News from Nowhere bu tür bir merakın bir sonucu olarak ortaya çıktı. Tüm yüzün apaçık göründüğü fotoğraflarda bile o yüzün gerçekte neler gizlediği belirsizliğine bir vurgu yapmak ister bir tavırla hazırlanan yapıtlarda yüzler günlük yaşamın koşturması içinde bulutların arkasında gizleniyor.
     
     
    “Karbon” ismi nereden geliyor?
     
    Kusursuz olamadığımıza göre mavi bir karbon kağıdıyla kopya edilmiş olabileceğimizi düşündüğüm bir anın sonunda kendime verdiğim isim oldu. Kusursuz olduğunu düşünen birileriyle denk geldiğimde onlarla pek iletişim kuramıyorum zaten. Karbon, bir çeşit sahne adı diyelim.
     
    Bundan sonraki projelerin neler?
     
    Şu sıralar madde ve bellek üzerine okumalar yapıyorum. Unutmanın zihinde nasıl göründüğünü merak ediyorum. Bu tıp ve psikiyatri okumaları gerektiren bir alan. Birini, bir yeri ya da bir bilgiyi nasıl unuttuğumuzu, önce hangi parçaların nasıl silindiğini bilmek istiyorum. Ayrıca eski ve yeni fotoğrafları bir araya getirebileceğim bazı kolajlar peşindeyim. Eski fotoğraflar yoluyla zamanda yer değiştirmenin mümkün olup olmadığına da bakacağım. Bakalım gelecek günler bize ne getirecek.

     

     

  • Göksu Gül Röportajı / Ufak Birimlerin Dev Hikayeleri

    Göksu Gül Röportajı / Ufak Birimlerin Dev Hikayeleri

    Temmuz 2015 itibariyle Art50.net’e katılan genç sanatçı Göksu Gül, 3 Ağustos-30 Ekim tarihleri arasında Akaretler’de yer alan Vogue Restaurant’ta gerçekleşen “Havada Asılı” başlıklı sergide yeniden Art50.net bünyesinde karşımıza çıkıyor. Kendisini Mamut Art Project 2015’ten ya da 13 Haziran 2015’e kadar Elgiz Müzesi’nde sergilenen İstanbul Rotary Sanat Yarışması Sergisi’deki birincilik ödülünden hatırlayabilirsiniz. “Diş 1” ve “Diş 2” adlı işleri havada asılı olarak sergilenen Göksu Gül’ü yeterince tanımayanlar sergiyi görmeden önce bu röportajı mutlaka okumalı!
    mamutartprojectyeni

    Röportaj: Polen Müge Korkmaz

    25 Nisan’a kadar “Bedelsiz” sergisi ile Blok Artspace‘de izleyiciyle buluşan Göksu Gül bir yandan da karikatürist olarak kariyerini sürdürüyor. Birçok malzeme ile çalışan Göksu ile yeni üretimleri hakkında konuştuk.

    >>>

  • Lale Delibaş’ın eserleri Borusan Contemporary’de

    Lale Delibaş ile Bembeyaz, Dikilmiş Tuvalleri Üzerine Söyleşi
    pinokyooo

    Lale Delibaş – Pinokyo

    Eserleri bugüne kadar birçok özel koleksiyonda bulunan, Borusan Contemporary, Zorlu Beymen, Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi ve Mardin Bienali gibi çeşitli sergilerde yer alan Lale Delibaş  son olarak Borusan Contemporary koleksiyon sergisi Tutku’ya iki işiyle katılıyor: “İsimsiz” ve “Pinokyo”. Sanatçı koleksiyondaki eseri ‘İsimsiz’in bulunduğu duvara Leyla Erbil’in “Kalan” isimli kitabından bir pasaj yazıyor. Böylece, tuvale yeni bir alan yaratan Delibaş, üzerindeki şamanik ve duvardaki din ile ilgili yazıları bir araya getirerek ilginç bir füzyon yaratıyor. Metin ile eserin bir aradalığı aslında Lale Delibaş için yeni değil. Delibaş’ın eserlerinin çoğunda yazı görsele eşlik ederek etkileşimde bulunuyor. İşte tam da bu noktada farklı “anlam” ve “kavram” bütünlükleri arayışındaki “Tutku” sergisinin konseptiyle özdeşiyor. Sergideki bazı eserler sadece dikkatli seyirciler tarafından keşfediliyor.  Örneğin Lale Delibaş’ın küçük Pinokyo heykeli gibi. Detayları yakalamak ve Leyla Erbil edebiyatının tadına Necmi Sözmez küratörlüğündeki görsel sanatla varmak için 21 Şubat 2016 tarihine kadar Borusan Contemporary Perili Köşk’ü ziyaret edin.

    Dilerseniz öncesinde, Lale Delibaş ile sanatsal pratiğini konuştuğumuz söyleşimizi okuyabilirsiniz. Sanatçıya eserlerinde sıkça kullandığı ve kavramsal açıdan da sanatına yön veren dikiş tekniğini sorduk. Araştırmaları sonuncunda ilham aldığı farklı kültürleri ve tuvallerinde neden hep beyaz renk kullandığını merak ettik. Delibaş, beyaz yüzeylerinin arkasında hikayeler saklı eserlerini tüm detayları ile bizlere anlattı. Sanatçının yeniden doğuş kavramından Şamanizm’e kadar farklı konulara uzanan eserlerinin hikayesini kaçırmayın.

    >>>

  • “Çok Uzun Zaman Önce Çok Çok Uzak Bir Galakside”*

    Aslı Dinç ile distopya, cyber-punk ve yapay zeka üzerine söyleşi

    Art50 takipçileri Aslı Dinç’i “Distopya” ve “Space Odyssey” serilerinden tanıyor. Lise yıllarından beri bilimkurguya merak duyan ve distopya senaryolarına odaklanan sanatçı, bilimle evrilen teknolojilere heyecan duyuyor, bilgisayar oyunlarıyla ilgileniyor, distopya literatürünü takip ediyor. Solucan deliklerine, tünellere girip, oralarda dolaşıyor, her gün geçtiğimiz yolları yeniden keşfediyor, farklı boyutlar kurgulayıp izleyenlere sunuyor. Sadece bir medyumu seçmek yerine interdisipliner çalışan Aslı Dinç için mekanla zaman algıda durmadan değişen bir oyun alanı.

    >>>

Toplam 6 sayfa, 4. sayfa gösteriliyor.« İlk...23456