• Ayna ile Pop Alaturka’dan Türkiye Yakın Tarihine Uzanan Keyifli Bir Söyleşi

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Pop Alaturka işin nasıl ortaya çıktı?

    Neden alaturka tuvaletin üstüne neon ışıkları giydirdim? Plato Sanat’ta Marcus Graf ile “NEON-NEON” sergisini yapmıştık. Ben Ayna olarak bildiğiniz gibi pop ile, güncel konularla, tükenmiş, bitmiş ya da ikonlaşmış görsellerle ilgileniyorum. Bununla ilgilenirken Marcel Duchamp’ın Çeşme eseri vardır ya hani, sanat tarihinde ilk kez bunu galeriye koymuştur. Büyük sükse yaratmıştır. Bunun üstüne düşünmeye başladım. Türkiye’de bu nasıl olabilir? Farklı bakış açısı nasıl ekleyebilirim diye. Alaturka tuvalet geldi aklıma. Bize ne ifade ediyor? Sosyolojik olarak bir geçişi ifade ediyor bence. Çünkü Hepimizin evlerinde 70’lerde hatta 80’lerde vardı bu. Sonra alafrangaya evrildi; hala da bazı yerlerde kullanıyoruz. Türkiye’nin modernleşmesine sosyolojik açıdan bir bakış. Bunu neon ışıklarla yansıtmayı seçtim; böyle tükenmiş, bitmiş bir geçmişi temsil ediyor.

    neo-neon10

    Ayna, “NEON-NEON” adlı sergide “Pop Alaturka” adlı işinin önünde

    Asında nostalji ve o geçmişe bir dönüş de söz konusu… Birçok yerde yeniden karşımıza çıkmaya başladı alaturka tuvaletler…

    Bir de ismi cuk oturuyor. “Alaturka tuvalet” diyoruz biz ona.

     

    Müzikle de biraz çağrışım yapıyor. Alaturka müzik…

    Tabii ki. Aslında çok farklı noktalarda paslaşıyorlar. Metafor farklı kültürlerle de paslaşıyor. Pop alaturka: hafif arabesk, arada kemanı hissediyorsun ama. Hala içime en sinen çalışmalarımdan biri. En son Fransa’ya gittiğimde Centre Pompidou’da Çeşme eserini görünce tekrardan hatırladım.

     

    İşin bir de modüler yapısı var. Örneğin “Havada Asılı” sergisinde sen bu işi tavana astın.

    İlk yaptığımda alaturka tuvaletin üstüne giydirdim. Ama bu şekilde her yere taşınamayacaktı; farklı formlarda sergilemeye başladım böylece bunları. Buradaki en önemli nokta fikrin ne olduğu. Fikrin iyi olduğunu düşünüyorum.

     

    Başka neon çalışmalar da yaptın mı?

    Işık olarak bakıyorum aslında, neon olarak kısıtlamıyorum, çünkü neon artık gerçekten modern sanatta pop oldu bence. Lightbox gibi mecralara kaydım daha çok. Işığın o yansıması ve geceleri parlaması beni etkiliyor. Zaten 2014’ten sonra da ışık kutulu yerleştirmelere kaydım.

     

    Zaten neon da lightbox da reklamcıların kullandığı malzemeler ve reklam dilinde çok önemli… Aslında baktığında içerdiği mesajı bir anda reklam formatına sokan şeyler…

    Kesinlikle. Ayna’ya baktığımızda zaten slogan gibi, vurucu bir ikon… Modern pop, güncel pop diyorum ben o nedenle işlerime.

    ayna_oku

    Ayna, Oku

    Artık Post-Pop, Post-Post-Pop gibi kavramlara doğru gidiyoruz gibi geliyor bana… Popun günümüzde nerede bitip nerede başladığını kestirmek güç…

    Artık gelecekte bu döneme bakıp anlamaya, tanımlamaya çalışacağız sanırım…

     

    Heykele nasıl bakıyorsun?

    Evde kendi yaptığım kilden denemelerim var. Ama benim asıl sokağa yerleştirme anlamında plastik heykellerim var.

     

    Sokak sanatında lock-on dediğimiz, bırakıp kaçtığın cinsten heykeller sanırım…

    Aynen öyle. Dünyada bunu yapan çok kişi yok. 2012’de başlamıştım yapmaya. Plastik olmasıyla birlikte yerleştirmenin daha farklı bir değer taşıdığını görüyorum. Eserler genellikle sökülüp götürüldüğü için şu sıralar biraz durdurdum. Bir de soyut ifadeler içeriyor. Ayna için henüz zamanı gelmedi. Heykelin zamanı var daha.

     

    Bu plastik kelimesi de çok önemli… Plastiği geçici gibi algılasak da doğada en zor çözünen…

    Ve en çok iz bırakan…

    melun_kara_a_a_tuval_zer_ne_ya_liboya_200x130base_1

    Ayna, Olm Biz Erenköy Çocuğuyuz

     

    …malzeme aslında, kırılgan değil, öyle değil mi?

    Kesinlikle… Plastik hayatlar diyoruz mesela; halbuki ne kadar kalıcı! Aşınmıyor. Hayata bu metaforlardan bakınca daha rahat algılıyorsun.

     

    Şimdi üzerinde çalıştığın yeni seri ya da proje?

    Bu ara fikir olarak şu Transgender meselesi çok aklımı kurcalıyor… Kerimcan Durmaz’ın posterini yaptım en son. Athena’nın klibi beni çok etkiledi. Dünyaya bu anlamda genel bir değişim geliyor ve bir nevi pop oldu bu da. Kadın, erkek, aradaki duruşlar insanların dikkatini çekiyor, güzel bir şey. Ancak biz yeni bir toplum olduğumuz ve dogmalara biat ettiğimiz için ya çok ağır tepki veriyoruz ya da aşırı seviyoruz böyle şeyleri. Daha normal algılamamız, normalleştirmemiz lazım. Mesela Kerimcan Durmaz niye bu kadar para kazanıyor diye tepki duyanlar var. Kapitalist düzende bu gayet normal; arz, talep meselesi. Onu Neşet Ertaş’ın borç içinde bu dünyadan göçmesi ile karşılaştırmak doğru değil. Elmalarla armutları kıyaslamak gibi; ikisi bir değil. İçerik apayrı. Kerimcan belki ileride daha plastik olarak kalacak; diğeri ise bir kült, bir ikon olacak.

     

    Her şeyi bağlamında değerlendirmek lazım… Senin işlerin tamamen bağlamla ilgili… İkonlara yüklenen anlam katmanları… Müzeyyen Senar örneğin… Cumhuriyet tarihine de yürüyebilirsin oradan, kadına da…

    Rakıya bile yürürsün, alkol tüketme özgürlüğüne. O bir ikon; kimse ona benzemiyor. O duruş, o karakter, gerçekten apayrı.

    ayna_benzemez_kimse_c_

    Ayna, Benzemez Kimse Sana

     

    Kadına yüklenen misyonun da çok dışında… Kadın bizde ya anaç, ya cinsel bir obje… Müzeyyen Senar iki şablona da tam oturmuyor…

    Tam olarak öyle. Rakı gibi bir kadın; o el hareketleri… Orada bir ifade var. Tarihimizde yok bir eşi. Yakın tarihimizde bu ikonları çok doğru okumak lazım. Günümüz kadını orada çok ciddi mesajlar bulabilir.

     

    Bu ikonları yan yana dizince gerçekten de bir yakın tarih albümü çıkıyor.

    Kesinlikle. Yapı Kredi’nin Zeki Müren sergisi vardı; onu ciddi şekilde izleyin. Fotoğrafların hepsine baktım. Kenan Evren’e kadar daha feminenken sonra daha erkeksi oluyor. Otosansür uyguluyor; muhtemelen uyarı alıyor o dönemde. Sadece fotoğraflardan bile belli oluyor. Tarihimize çizgi atan insanlara iyi bakmak lazım. Ben de bir sanatçı olarak gördüğümü yansıtmaya çalışıyorum. Toplumun aynasıyım, sokaktaki adamın. Gördüğümden beslenen ve bunu yansıtmayı seven biriyim.

    Ayna’nın eserleri için tıklayın.

    Ayna’nın kendi çalışmalarını anlattığı video için tıklayın.

     

     

     

     

  • Fatih Dülger ile Boşluk Kavramı, Doğanın Yitimi ve Resim Serüveni Üzerine

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Fatih Dülger yapıtlarında boşluk kavramına odaklanıyor. Doğanın yitirilişine bir başkaldırı olduğu kadar onu anlamaya çalışmanın da bir yolu olarak resmi seçiyor; onu, yaşamı daha dayanılabilir kılan vazgeçilmez bir eylem olarak tanımlıyor. Fatih ile sanatı üzerine derin bir söyleşiye daldık.

     

    ufuksuz_-_90x160cm_-_tuval_zerine_ya_l_boya_-_2015

    Ufuksuz, 2015

    Sanatla uğraşmaya nasıl karar verdin? Sanata olan ilgin nasıl başladı?

    Resim yapmaya erken yaşta başladım ve tamamen kendiliğinden gelişti; bir yönlendirme olmadı. Ortaokulda guaj, yağlıboya kopyalar yapardım, vakit ayırırdım resme. Bir karar verme durumu ise üniversiteyle oldu ve sonrasında süreç daha ciddi bir şekilde devam etti. Sanatla ilgilenmek benim için her zaman hayatı daha yaşanabilir kılmıştır. Bu da motivasyon ve devamlılık sağlıyor bana.

     

    Çalışmalarında doğaya duyarlılık ön plana çıkıyor. Resimlerindeki doğa nasıl bir doğa? Aynı şekilde boşluk , uzam vb. meselelerle de yakından ilgilisin. Yapıtlarında bunu nasıl irdeliyorsun?

    Başta beni doğaya yönlendiren şey sanırım onun güzelliğini kaybederek yitip gitmesinin kaygısı. Onu doya doya yaşayacak vaktimiz ve şansımız olmayabiliyor, ben bu açığı onu resme dahil ederek gidermeye çalışıyorum. Bu anlamda romantik bir yaklaşımdan söz edilebilir fakat resmi oluşturma sürecinde oldukça analitik davranırım. Resimlerimdeki doğa imgeleri doğal olanı yansıtmalarına karşın yapay, kurgusal ve hesaplı bir düzeni gösterir. Zaten kendiliğinden olan bir şeyi taklit ederek değil onu çözümleme ve kavramaya yönelik çalışırım. Doğanın bize sunduğu zengin malzemenin kullanım olanakları üzerine düşünerek, temelde aynı ya da benzer elemanları kullanıp alternatif kompozisyon ve uzamlar yaratma derdindeyim. Bu noktada “boşluk” kavramsal ve plastik anlamda çok işlevsel bir hale geliyor. Bir araç, eleman olmaktan çıkıp resmin kaynağı ve dolayısıyla anlamına hükmederken, geriye kalan şeylerin bu baskın boşluğa karşı oluşturduğu direnç bir espasa neden oluyor. Öncelikli olarak bu resimsel meseleyle ilgilensem de bu ilginin kaynağı olarak boşluk kavramının felsefi, dini ve bilimsel tanım ve anlamlarından da bahsedilebilir. Varoluşçu felsefeden taoizme ve kuantum fiziğine boşluk, birçok alanda çok anlamlı bir kavramdır; öyle ki bu çokluk onu tanımlamayı oldukça zorlaştırır. Kavramın bu kadar derin ve farklı anlamlara açık olması benim için güçlü bir esin kaynağıdır.

    g_e_2-_34x31-5cm_-_fotoblok_zerine_suluboya-_2015

    Göğe 2, 2015

    Bir yandan öğretim görevlisi olarak da çalışıyorsun. Bu konuda neler söylemek istersin?

    Lisans ve yüksek lisans eğitimim Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversites’inde resim üzerine oldu fakat üniversitenin Sanat Eserleri Konservasyonu ve Restorasyonu Bölümü’nde görev yapıyorum. Bölüm benim için yeni olanaklar doğurması açısından heyecanlı. Sanatçıların üretim süreçlerini daha detaylı ve teknik olarak incelemek, kavramak, onların yaşamları ve sanatla ilişkileri hakkında da bilgiler veriyor.  Üniversitede olmanın birçok avantajının dışında yaratım aşamasında odaklanma açısından vakit sıkıntısı olabiliyor. Bu durum resme ayırabildiğim zamanları daha değerli kılıyor.

     

    Türkiye’de sanat eğitimi alanların mezun olduktan sonraki yaşamları beklentilerini karşılıyor mu? Sanat eğitimi sence nasıl daha iyi bir hale gelebilir?

    Açıkçası insanların üniversiteye başlarken net bir beklentilerinin olduğunu sanmıyorum; beklentiler daha sonra oluşuyor ve geç kalınıyor. Dolayısıyla sıkıntı, öncesinde başlıyor. Ne yapmak istediğini bilen insan eğitim dönemine çok takılmadan hayattan istediklerini almaya başlar; tamamen kişisel bir mesele. Sanat da zaten kişi kaynaklı olduğu için sanat eğitiminin de bu bireyselliğe karşılık verebilmesi gerekir. Sanat eğitimi kişinin imkanlarını kısıtlamamalı, belli bir yere yönlendirmemeli ve kişinin girdiği yolun önünü açmalı. Klasik çizim  ya da belli ekoller üzerinde bir eğitim olacaksa da bu tavır disiplinli bir şekilde korunmalı.

    2015-_ka_t_zerine_ya_l_boya_-25x25cm

    Gece Lambası, 2015

    Bundan sonraki projelerin , hayallerin neler? İlgini özellikle çeken ancak henüz üzerine eğilemediğin kavramlar, konular…

    Resim kariyeri olarak bir hayalim yok; resim yapabilmek, bunun için gerekli motivasyona ve argümana sahip olmak benim için yeterli. Önümüzdeki süreçte malzemeyi biraz daha çeşitlendirme niyetindeyim; belki kimi zaman malzemenin kendisi de eserin konusu haline gelebilir. Kavram olarak ise boşluğun beni götürdüğü yerlerden biri olarak – aslında bir anlamda komada olduğumuz-  uykuda olma hali üzerine düşünüyorum son zamanlarda. Buradan çıkışla bir dizi figüratif iş üretmek mümkün görünüyor, bazı eskiz çalışmalarına başladım hatta. Bunun dışında gerçeklik ve sanal gerçeklik kavramları benim için her zaman ilgi çekici olmuştur. Bununla ilgili olarak da yakın zamanda pek mümkün olmasa da dijital ortamda işler üretmeyi deneyimlemek isterim.

    Fatih Dülger’in Art50.net’ te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.

  • Merve Dündar’la Sanatta Malzeme ve Üretim Süreci Üzerine

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Merve Dündar malzemeyle ilişkisi ön planda olan, farklı deneylere açık, içgüdülerine güvenen bir sanatçı. Sanat eğitimini yüksek lisans aşamasında almış olmakla birlikte kendini sürekli geliştirmiş. Merve ile yaratım sürecini, bu süreçte malzemenin yerini ve sanatına dair diğer önemli esin kaynaklarını konuştuk.

     

    Sanat yolculuğunuz nasıl başladı? Lisans eğitiminiz idari bilimler üzerine; hangi noktada sanata yönelmeye ve sanat eğitimi almaya karar verdiniz?

    Sanatla ilgilenmemin başlangıcını belirlemek çok zor. Kendi kendine vakit geçirmeyi, hayal kurmayı seven, sakin bir çocuktum. Hafızamda çok çeşitli sahneler var. 5-6 yaşlarımda Avşa Adası’nda komşumuzun cam parçalarıyla oluşturduğu yelkenli mozaiği hafızamdan çıkmayan ilk görüntülerden biri. Saatlerce oturup yapılışını seyretmiştim. Çocukluğuma dair böyle bir çok sahne var aklıma gelen.  Resim dışında malzeme de her zaman ilgimi çekmişti. Değişik formlardaki kurumuş ağaç dallarını toplayıp boyardım. Lisede okurken Çizgi sanat atölyesine devam ettim. O zaman Mahir Güven orada eğitmenlik yapıyordu. O dönem mimar veya grafiker olmayı düşünüyordum. Tabii burada benim de kendime sorduğum en önemli soru: nasıl oldu da ekonomi okudum.? Aile işimiz vardı, üretim yapılıyordu, o işi devam ettirme, üretimin içinde olma fikri de bana cazip geliyordu ve sanıyorum tüm bunların ötesinde biraz da sürüklendim. Sürüklenmek diyorum, çünkü sonuçta o kadar farklı sektörlerde çalıştım ki … Ancak resim yapmak hayatımın her zaman bir parçası oldu. Bazen yaşantımın daha büyük bir bölümünü kapsadı; bazen ben sürüklenirken yanımda incecik bir yol olarak bana eşlik etti. Bu süreçte çeşitli sanatçıların atölyelerine devam ettim: Başak Avcı, Nurettin Erkan, Orhan Taylan, Mehmet Güleryüz atölyelerinde çalıştım. Simya Galeri’de Emre Zeytinoğlu ve Serap Yüzgüller’in, Sabancı Müzesi’nde Ali Akay’ın seminerlerine ve  MoMA’nın online kurslarına katıldım; Atilla Erdemli’nin felsefe tarihi seminerlerine devam ettim.  Ancak tüm bunlara rağmen formal bir eğitim sürecinin ihtiyacını hissettiğim için Yeditepe Üniversitesi’nde Plastik Sanatlar Bölümü’nde  yüksek lisans yapmaya karar verdim; Salzburg Güzel Sanatlar Akademisi’nde İrina Nakhova’nın workshop’una katıldım.

    ye_il

    Yeşil, 2015

     

    Çalışmalarınızda birimler büyük bir önem taşıyor. Sizi bu anlamda esinleyen akımlar, sanatçılar, düşünürler kimlerdi?

    Birimler, tekrarlar ve tekrarların yarattığı ritim benim için önemli. Postmodern dünyada her şey parçalar halinde; parçalar bir araya gelerek bütünü oluşturuyor ve bütün her yeni parça ile değişiyor; her bir parça kendi içinde kendi gerçekliğini taşıyor; dolayısıyla çoklu gerçekliğin olduğu bir dönemdeyiz. Etkilendiğim belli bir akımdan bahsetmek, bunu tanımlamak benim için çok zor. Ancak bazı çalışmalarımda minimalizmin izleri var.   Sadece severek okuduğum veya okumaya çalıştığım düşünürlerin Zygmunt Bauman, Eric Fromm, Foucault, Lacan, Merleau-Ponty, Guy Debord  olduğunu söyleyebilirim. Gertrud Goldschmidt, Yayoi Kusama, Rona Pondick ‘in çalışmalarındaki tekrar ve ritim ilgimi çekiyor.

     

    Malzemeye deneysel yaklaşıyorsunuz. Hangi malzemeler sizi daha çok cezbediyor? Niçin?

    Sanırım hem meraklı, hem de biraz maymun iştahlıyım.  Çalışmalarıma özellikle şu malzemeyle çalışayım diye başlamıyorum. Genelde sorguladığım bir kavram üzerinden işe başlıyorum ve o kavram etrafında dolanırken bir malzemenin ihtiyacı beliriyor. Ancak şu anda kullandığım malzemeleri düşündüğümde cam, pleksi, asetat gibi şeffaf malzemelerin ilgimi çektiğini görüyorum ki bu tamamen şu anda ilgimi çeken konularla ilgili. Öte yandan beni cezbeden malzemeleri de gördükçe alıp biriktiriyorum. Örneğin biriktirmiş olduğum  alışveriş fişleri ile ufak bir seri oluşturdum. Bir arkadaşım betonla çalışıyor. En son onun ürettiği bir parçayı aldım, evde bir köşede duruyor.

     

    Kadın/portre temasını sıklıkla kullanıyorsunuz. Bu tercihinizin özel bir anlamı var mı?

    Kadın/portre temasını kullanıyorum, ancak bu durum özel bir tercih nedeniyle değil. Kendimi feminist olarak da tanımlayamam;  hiçbir çeşit ayrımcılığın olmaması gerektiğine inanıyorum. Muhtemelen kadın olduğum için daha yoğun olarak kadın portresine ve kadın bedenine yer verdim.

    low_chr_1326_copy

    I and the Me, 2016

     

     

     

    Türkiye’de ve dünyada kendinize en yakın hissettiğiniz sanatçılar kimler?

    Birkaç kişiyle sınırlamak zor; hepsinin farklı yanları ilgimi çekiyor. İnci Eviner, Rona Pondick, Jenny Saville, Annette Messenger, Mona Hatoum, Selma Gürbüz, Giacometti, İrfan Önürmen, Louis Bourgeouis, Ayşe Erkmen bunlardan sadece birkaçı.

     

    art50c

     

    Eğer imkanınız olsaydı şu an erişemediğiniz hangi malzemeyi kullanarak üretmek isterdiniz? Gerçekleştirmek istediğiniz en ütopik proje ne olurdu?

    Cam ile çalışmak, kocaman bir cam kürenin içine cam malzemeden yaşam alanı inşa etmek isterdim. İçerinin görünebildiği, dışarıdan görülebilen ama görünürlüğün ayarlanabildiği cam küreler ve birçok cam küreden oluşmuş bir yerleştirme yapmayı arzu ederdim.

  • Hüseyin Rüstemoğlu’yla Sınırların Olmadığı Bir Dünya Hayali

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Hüseyin Rüstemoğlu’nun yapıtlarında beden yalnız, beden egemen ve her şeyin merkezinde… Beden üzerinden biçimlendirilen kimlikler, iktidar savaşları ve toplumsal dinamikler sanatının temelini oluşturuyor. Bireyin özgürlüğü onun için her şeyin ötesinde. Hüseyin ile sınırların olmadığı bir dünyanın hayalini birlikte kurduk, esin kaynaklarını konuştuk.

     

    isimsiz_3_go_1

    Hüseyin Rüstemoğlu, İsimsiz

     

    Sanata olan ilgini ne zaman, nasıl keşfettin? Sanat eğitimi almaya nasıl karar verdin?

    Çok küçükken, okul öncesi başladı sanırım. Hala saklıyorum o zaman yaptığım resimlerin bazılarını… Sonra ben lisedeyken kuzenim üniversitede resim bölümünde okumaya başlamıştı; ikinci öğretim olduğu için ben de onunla birlikte derslere girmeye başladım. Bir yandan da ondan çizim dersleri alıyordum. Teknik lise elektrik bölümündeydim ama okula çok da severek devam ettiğimi söyleyemem. Ardından yine elektrik elektronik eğitimine devam ettim üniversitede. İkinci yıl artık bunu yapamayacağıma karar vererek güzel sanatlara girdim.

     

    Seni esinleyen düşünürler, yazarlar kimler?

    Son zamanlarda şiirlerle yakınlık kurmaya başladım. Daha çok düşünme alanı bıraktıkları için sanırım. Şairler ilk gençlik yıllarımda da ilgi alanımdaydı. Resimlerde kullandığım yazıları da beslediği için belki de… Birhan Keskin, Tezer Özlü, Jean Genet.. Punk şairler okuyorum şimdilerde de…

     

     

    Doğa ile nasıl bir ilişkin var? Sanatında doğanın nasıl bir yeri var?

    Doğa hayatımda büyük yer kaplıyor aslında. Fırsat buldukça şehirden uzak yerlerde olmayı seçiyorum. Nefes aldığım, rahatladığım o kocaman boşluk… İşlerimde doğanın karşılığını aslında boşluk oluşturuyor.

     

     

    20x30_cm_dur_demedin...kolaj500tl

    Hüseyin Rüstemoğlu, Dur Demedin

     

    Yapıtlarında kimlik, cinsiyet ve iktidar alanı olarak beden temaları göze çarpıyor. Performans sanatına ilgi duyuyor musun? Yapıtlarının performans sanatıyla akrabalık kurduğu söylenebilir mi?

    Toplumda yerleşmiş kuralları reddettiğimi, karşı ve aykırı olduğumu, iktidar barındırmadığımı, kendi bedenimi de imge haline getirdiğimi göz önünde bulundurursak bu anlamda Performans Sanatı ile işlerim arasında yakınlıklar kurulabilir. İlgiyle izlediğim ve merakla yeni işlerini beklediğim performans sanatçıları da var.

     

     

    Farklı kimliklerin tanınması vb. konularda kayda değer yol kat eden Kanada gibi birçok ülke var. Sence dünyada yükselen LGBT hareketi nasıl bir yere gidiyor? Bu gelişmelerde sanatın etkisinin de olduğunu düşünüyor musun? Tersine, sence bu gelişmelerin sanatta ne tür yansımaları oluyor?

    LGBT grupları temel özgürlükleri, eşitliği, adaleti ve tanınmayı temel alan bir dil benimsiyor. Pek çok diğer öncü grup eylemlerini bu evrensel talepler etrafında şekillendirmiş ve bunun neticesinde eşcinsel siyaseti belirli kimlik kavramları üzerinden geliştirdi. Günümüzde LGBT grupları politik olaylarda belli bir dereceye kadar söz sahibi olmaya başladılar ve hükümet yasaklarına rağmen düzenledikleri protestolarla yollarına devam ettiler. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komiserliği ayrımcı yasa ve uygulamaların ve cinsel yönelimleri ve cinsel kimlikleri nedeniyle bireylere uygulanan şiddet fiillerinin önlenmesiyle ilgili bir rapor yayımlamıştı. Bu raporun önemi İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde yer alan evrensellik, eşitlik ve ayrımcılık yapmama gibi kavramlara önem vermesi. Türkiye’deki LGBT siyaseti de yönünü insan hakları ve adalet ile ilgili evrensel taleplere çevirmiş durumda. Türkiye’deyse genelde muhafazakâr olarak tanımlanabilecek politikacılar, eşcinsel siyaset başta olmak üzere cinsellik meselelerinden hep uzak duruyorlar. Akademik ve bilimsel yazındaki tutukluluk ve korku da devam ediyor. Bununla birlikte LGBT sorunlarının kitle iletişim araçlarındaki görünürlüğünün artıyor; sahne sanatları ve edebiyatta sanatsal üretim ve temsil biçimlerinde de gözle görülür bir artış yaşanıyor. Sanat, politik de bir söylemi olan güçlü bir dil. Yasaklama, ceza, baskı ve sansürle engellemeye çalışmalardan sıyrılan sanat eseri ve yeni bir gerçek yaratan sanatçı tüm bu dinamiği beslemekte, dillendirmekte, görünür kılmakta. Varlıklarını kabul ettiren LGBT bireylerin diğer tüm güncel olaylar gibi popülerleşmesi, görünürlüğünün artması ya da sanata konu olmaları da kaçınılmaz.

     

    denge70x50-1.1500tl.t_kt

    Hüseyin Rüstemoğlu, Denge

    Türkiye ve dünyada hangi sanatçıları takip ediyorsun ya da hangilerinden etkileniyorsun?

    Hala en büyük ilhamı Egon Schiele veriyor; Josef Koudelka, Jan Saudek, Joel Peter Witkin, Cindy Sherman, H. R. Giger, Hannah Höch gibi sanatçıları takip ediyor ve onlardan etkileniyorum.

     

    Son olarak, şu anda imkânın olsa dünyada önce hangi sorunu çözmek isterdin?

    Dini fanatizm ve milliyetçilikten sıyrılmış bir insanlık olsun isterdim. Sınırların var olmadığı bir dünya düşlüyorum…

     

    Sanatçının sayfasına ulaşmak için tıklayın

  • Şener Yılmaz Aslan’ın Kamerasızlığa Meydan Okuyan Fotoğraf Tutkusu

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Şener Yılmaz Aslan Mamut Art’ta kazandığı başarıyla kendinden söz ettirmeye başladı. Yapıtlarındaki duyarlılık, sanatçının estetik yaklaşımındaki kararlılık ile birleşince ortaya insanı içine alan, uzaklara götürüp geri getiren, az kelimeyle çok şey anlatan imgeler çıkıyor. Şener ile fotoğraf yolculuğunu, sanata bakışını ve müzikten felsefeye uzanan esin kaynaklarını konuştuk.

     

    Fotoğrafla nasıl tanıştın? Fotoğrafa odaklanmaya nasıl karar verdin?

    2004’de Mersin’de liseden mezun olduktan sonra bazı fotoğraf sitelerini takip etmeye başlamıştım ama bir fotoğraf makinem yoktu. Yorumları okuyarak fotoğraf makinesinin teknik yapısını öğrenmeye başladım. Bir süre sonra fotoğraf da üretmek istedim; ancak uzun bir süre amatör bile olsa bir makine edinemedim. Bir tarayıcı ile çeşitli bibloları ve odamda bulunan farklı nesneleri tarayarak fotoğrafik görüntüler elde etmeye çalıştım. Elde ettiğim görüntüleri bilgisayar programı yardımı ile düzenleyip çeşitli kurgular oluşturuyordum. Aynı dönemde Sabit Kalfagil’in bazı fotoğraflarından çok etkilenmiştim; yıllar sonra Marmara Üniversitesi’nde kendisinin öğrencisi oldum. Her ne kadar belgesel fotoğraflardan etkilenmiş olsam da tarayıcı ile fotoğrafik görüntüler oluşturmaktan da hala keyif alıyordum. O dönemde elektronikle ve bilgisayar programcılığı ile de ilgileniyordum ve daha iyi web sayfaları tasarlamak hayali ile güzel sanatlar fakültesine hazırlanmaya başladım. Marmara Üniversitesi Endüstriyel Tasarım bölümünü kazandıktan iki yıl sonra fotoğraf bölümünde çift anadal yapmaya başladım ve o yıl içinde yapmak istediğim işin fotoğraf olduğuna karar verdim.

     

    Çalışmalarında yalın ve soyut bir yaklaşım göze çarpıyor. Özellikle beslendiğin yazarlar, metinler vb kaynaklar var mı?

    Bazı soyut denebilecek çalışmalarım olsa da işlerimin geneline bakıldığında pek de soyut sayılmazlar. Son dönem çalışmalarımda da soyut işlerden uzaklaştım. Tabi bir daha yapmayacağım anlamına da gelmiyor. Klasik belgesel ve çağdaş fotoğraf tartışmaları içeren çeşitli kitaplar ve makaleler dışında romanlardan da beslendiğimi söylemeliyim. Sartre, Camus ve Benjamin gibi yazarların yanı sıra Jeff Wall gibi çağdaş fotoğrafçıların makalelerini de takip ediyorum.

    img_5526

    Şener Yılmaz Aslan, Yanılsamalı Söyleşiler #5, 2012

    Üretim metodun nasıl? Bir konu belirleyip oradan mı yola çıkıyorsun? Yoksa gözünün götürdüğü yere giderek doğaçlamaya yönelik bir yaklaşımla mı çalışıyorsun?
    Aslında her ikisini de yapıyorum. Önceden düşünüp tasarladığım bir mekan arayışı olabildiği gibi öngörmemin mümkün olmadığı an fotoğraflarının bir araya gelmesiyle de bir seri çıkabiliyor. Özellikle fotoğrafçılığa başladığım ilk yıllarda, zamanımı İstanbul’u analog makinem ile birlikte tavaf edip sürprizler arayarak geçiriyordum. Elimde güzel diyebileceğim birkaç kare olsa da birbirleri ile bağlantısız olmalarından dolayı işe yaramaz buluyordum onları. Ancak ben o zamanki çalışmaları zaten birer eskiz olarak düşündüğümden bunu yapmaya da devam ediyordum. Bir süre sonra da belirli konulara kendiliğimden odaklanmaya başladım. Şimdilerde belgesel fotoğrafları halen rastlantısallıkla ilerliyor; bazen olayın içindeyken, çoğu zaman da bilgisayar başındayken işe yarar olup olmadığına karar veriyorum. Mesela “Tavaf” isimli seri, öncesinde ve sonrasında bir çok hesap, kitap ile ortaya çıktı; spontan olan tek şey fotoğraflardaki insanlardı.

     

    Türkiye’de ve dünyada takip ettiğin, sevdiğin sanatçılar kimler?

    Jeff Wall, Andreas Gursky gibi isimlerin yanı sıra Cindy Sherman, Nan Goldin, Hans Bellmer’in işlerini de severek izlerim. Bunların dışında belgesel fotoğraf anlamında Magnum, Noor, VII gibi fotoğraf ajanslarını da takip ediyorum. Theo Angelopoulos, Krzysztof Kieslowski, Pedro Almodovar ve Michael Haneke gibi yönetmenlerin filmlerinin de etkisi büyük.

     

    İşlerinde özenli bir ritim egemen; kompozisyon faktörü çok görünür ve güçlü bir yere sahip. Müzikle aran nasıl? Sanatında müziğin yeri ne?
    Çocukluğumda halk müziği ve lise sonrasında da uzun süre protest özgün müzik dinledim. Grup Yorum, Ruhi Su, Grup Kızılırmak, Ahmet Kaya gibi sanatçıların şarkılarını ezbere biliyordum. Bu tür ideolojik müzikler hayata bakışımı etkilediği gibi fotoğraflarımı da büyük ölçüde etkiledi. Ancak bu etkilenme fotoğraflarımdaki ritim ve kompozisyondan daha çok sanata bakış açımda oldu. Halen eylemlerde belgesel fotoğraf çekiyor olmamda bu müziklerin etkisi büyüktür. Üniversiteye başlamam ile birlikte klasik müzik başta olmak üzere daha farklı müzikler de dinlemeye başladım.

    tiz_8

    Şener Yılmaz Aslan, Tiz #8, 2012

     

    Şu ana kadar gittiğin yerlerden hangisi sanatsal çalışmaların için en özel ve önemlisi oldu? Elinde olsa dünyanın hangi köşesine gidip fotoğraf çekmek isterdin?
    Yeni bir fotoğraf çalışması için gittiğim Şırnak’ın İdil ilçesi benim için özel bir yerdi. Oraya türlü riskler alarak çalışmaya gittiğimi sanıyordum, ancak oradaki insanların ömrü boyunca çok daha büyük risklerin içinde yaşadıklarını yeniden fark edince algılarım değişti ve kafamda kurguladığım işlerden daha farklı işler çıktı ortaya. İdil’den birkaç hafta sonra da bir arkadaşımın Yörük-Aborigine isimli belgesel projesi için Avustralya’ya gidip birkaç farklı şehrini görme şansım oldu. Zamanda ileriye doğru bir yolculuk gibiydi… Sanırım tekrar Avustralya’ya gidip orada bir süre kalıp fotoğraf projeleri oluşturmak isterdim.

  • Eda Emirdağ ile İsveç’teki Konuk Sanatçı Programı Deneyimi Üzerine

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Eda Emirdağ İsveç’te Kultivera Konuk Sanatçı Programı’na ikinci kez davet edildi. Eda ile İsveç deneyimini ve konuk sanatçı programı katılımının sanatçılar için avantajlarını konuştuk.

     

    13502801_1076881809070416_4976149421522356778_o

     

    Kultivera Artist Residency programı nedir?

    Kultivera Artist Residency programı, İsveç’in güneyinde bulunan Jonkoping iline bağlı Tranås adında, tamamen ormanlık alan üzerine kurulmuş, göllerle çevirili küçük bir kasabada yer alıyor. Sanatçı rezidans programlarının genel amacı sizi içinde bulunduğunuz hayat döngüsünden çıkararak belirli süreler için size sundukları çalışma alanları ile üretim imkanı vermek ve gelen diğer sanatçılarla etkileşim kurmanızı, belki ilham almanızı ve beraber çalışmanızı sağlamak.

    poster2

     

    Kultivera’ya ikinci kez misafir oluyorsun; bağlantıyı nasıl kurdun ve bu program sana neler kazandırdı?

    İlk olarak Ekim ayında Türkiye’den 5 kadın sanatçı için çağrı yaptıklarını görmüş ve başvurmuştum. Çalışmalarımda kendi hikayelerimden yola çıkan duygusal konularla ilgilenirken, rezidans sonrasında sosyal konularla da ilgilenmeye başladım. Burada geçirdğim 1 aylık program sonucunda Seher Uysal, Eda Gecikmez, Gökçe Sandal ve Gözde Robin ile yaptığımız ‘Alien Self Disorder’ adlı sergide ilk video enstalasyonum olan ”Memory with Flaws” ile göçmen bir kadın üzerinden hafıza ve kimlik konularını ele aldım; bundan sonra sosyal konularla ilgili işler yapmaya karar verdim. Tam bu küçük kasabayı keşfettiğim an dönmek zorunda kalmıştım. Kultivera’da bize yardımcı olan rezidans kurucusu Colm O Ciarnain, ”burası sizin eviniz; dilediğiniz zaman bir proje sunun ve tekrar misafirimiz olun” dediği için yeni fikirlerle 6 ay sonra tekrar misafirleri oldum. Rezidansa ikinci gidişim, üretim yapabilme adına ilk gidişimden çok daha verimli oldu. Şehri tanıyor, neler yapabileceğimi biliyordum. Fakat bu gidişimde hiç planlamadığım iki çalışmaya da başlamış oldum. Bu çalışmalarda farklı olarak deneyimlediğim ise farklı ülkelerden iki sanatçı ile işbirliğe dayalı çalışma imkanı bulmam oldu.

    10321188_982189708539627_3970352511110258777_o

     

    Orada başladığın çalışmalarını anlatır mısın?

    İlki İrlandalı bir ressam ve şair olan Jonathan Murphy ile kurduğumuz arkadaşlık sonucunda, sanatçının rezidansta yazdığı bir şiiri üzerinden Tranås’ın bize sinematografik gelen alanlarında çektiğim video sanatı çalışması oldu. İkincisi ise burada başladığım göçmen konulu projemin devamı niteliğinde olan dance-film çalışması. İsveç’e sığınan Suriyeli dans sanatçısı Ghaith Saleh’in ölümden kaçış üzerine çalıştığı koreografiye dayanarak çektim bu dance-filmi.

     

    Kultivera’ya bir daha başvurmak ister misin?

    Dünyanın başka yerlerinde çok farklı rezidans programları var;  fakat süreniz 1 ay ise zaten ilk 10 gününüz kaldığınız şehri tanımakla geçiyor. Bana göre yurtdışında bir sanatçı programında kalıyorsanız bulunduğunuz çevreyi kullanarak işler üretebilmeniz önemli. Bu nedenle farklı bir rezidansı tanımaya verdiğim zamanı tekrar Kultivera’ya gelerek daha verimli kullanabileceğimi düşünüyorum; ama yeni yerler görme sevdam baskın gelirse başka rezidanslara da misafir olabilirim.

     

    Kultivera tekrar Türk sanatçılar ve küratörler için açık çağrı yapıyor; başvurmak isteyenler ne yapmalı?

    Türkiye ve İskandinavya’dan sanatçı ve küratörleri 17 Ekim- 15 Kasım tarihleri arasında davet ediyor. Kultivera size çalışma alanı ve kalacak yer verirken yol ve yemek masraflarınızı da karşılıyor. İlk gittiğim zamanla aynı döneme denk gelen bu zamanda sonbaharın en şahane halini görebilir, sonra tekrar misafirleri olabilirsiniz.

     

    Eda’nın eserlerine ulaşmak için tıklayın

  • Yıldırım İnce: Kent Tutkunu Bir Sanatçının Oto Sanayi’den Güzel Sanatlara Uzanan Öyküsü

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Yıldırım İnce kentin ruhunu tuvallerine aktaran, ona yeniden hayat veren bir sanatçı. Bir araba sevdalısı, woswos ile ise apayrı bir ilişkisi var. Yılıdırım’la yaşam öyküsüne ve sanatına dair güzel bir sohbet gerçekleştirdik.

     

    Sanatla uğraşmaya nasıl başladın?

    Sanatla tanışmam lise yıllarımdaki resim öğretmenimle aramızda geçen bir diyalog üzerine oldu ve sanata olan ilgimi keşfetmesiyle başlayan bir serüvene dönüştü. Bu serüvene atılmama katkısı olan bir diğer kişi ise babam. Babamın mesleğinin oto boyacısı olmasından ötürü bütün boş vaktimi onun iş yerinde, yanında geçirmem ve o boyaların renklerini tanımam, bir şeyleri boyama isteğime ve renklere daha fazla ilgi duymama sebep oldu.  Böylece bu oluşan ilgimi o zamanki küçük resim denemelerimde göstermeye çalıştım.

    Güneş parçası-rev

    Yıldırım İnce, Güneş Parçası, tuval üzerine akrilik

     

    Woswos’a olan bu yoğun ilgin, tutkun nereden geliyor?

    Resimlerimde birçok imgeyi seçebilirdim fakat ben woswosları tercih ettim, çünkü benim büyüdüğüm ortamın imgesiydi arabalar; benim için adeta yaşadığım hayatın bir parçası olmuştu. Küçüklüğüm babamla beraber sanayide iş yerinde çalışmakla geçti ve arabalara olan tutkumun oluşmasına ortam sağladı. Sonra Balıkesir Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde sanat eğitimime başladığımda okuldaki bir hocamın woswosu vardı ve benim arabalara olan bütün tutkum woswosa duyduğum bir heyecana doğru evrilmişti. Bir süre hocamın woswosunun bakımıyla, boyasıyla, tamiriyle babamla beraber ilgilenmiştik. Sanırım o zamanlar sevimli bir metal parçası olarak nitelendirilen woswoslara, kopmayacak büyük bir dostlukla ve heyecanla bağlanmıştım.  Gerçek tutkumun woswoslar olduğunu çok sonra fark etsem de benim için artık vazgeçilemez bir kimliğe bürünmüştü. Woswoslar için şu cümleleri söylemeden geçemeyeceğim; halk arasında sevimli olmasına rağmen devamlı sorun çıkaran araba olarak bilinse de sanılanın aksine çok dayanıklıdır; onun sayesinde bir oto tamircisi açacak kadar bilgi sahibi olursunuz. Görenlerin “ay aman ne şekeeer” nidalarından öte bir yaşam biçimidir; vazgeçilmezdir, dosttur, ruhtur, kimliktir, ayrı bir dünyadır. Sahibinin kişiliğine hemen uyum sağlar. Çoğunun ismi vardır. Sahipleri arasındaki dayanışma göz yaşartacak derecededir. Seveni için tutkudur woswos…

    Yıldırım İnce, Metropol ve İtfaife, Tuval Üzerine Yağlı Boya, 130x81cm, 2013

    Yıldırım İnce, Metropol ve İtfaiye, tuval üzerine yağlıboya

     

    Resimlerinin konusunu “kent mitolojisi” olarak tanımlıyorsun. Bunu biraz daha açabilir misin?

    Kentler sadece yaşanan alanlar değil, imgelem ve temsil alanlarıdır; yaratıcı gücü uyarıcı alanlardır. Toplumun kentler hakkındaki imgelerini yaşanan pratikler kadar medya temsilleri de yapılandırır. Bir kentteki hareketli elemanlar, özellikle de insanlar ve onların faaliyetleri, fiziksel, sabit mekanlar kadar önemlidir. Biçimsel alandaki özgürlükler sayesinde eskiye ait her şey, resimler, lambalar, her türlü gündelik nesne yeniden üretiliyor, eş zamanlı olarak aynı kompozisyona dahil oluyor . Böylelikle sanat yapıtında yeniden üretilen nesneler gerçeklerinin yerini almış ve yeni birer kent mitolojisi oluşturmuş oluyor. Buradaki hedef tüm kentin seyirlik bir sanat nesnesi konumuna getirilmesi ve bu amaçla yaşam biçiminin estetize edilmesi.Kkent yaşamına ve sanata ilişkin tüm sınırlamalara karşı çıkarak kentte oluşum gösteren her şeyi seyirlik – sanatsal bir nesneye dönüştürmeye çalışırken hemen hemen bütün duygularımız devrededir ve kentin mitolojisi bütün bunların birleşimidir. Post-modernizmin en çok mimari ve buna bağlı olan kent olgusu üzerinden bir düşünsel çıkış sağlamasının temelinde de yukarıda belirttiğim hedefler ve süreçler yatar.

     

    Özellikle ilgini çeken, merakını uyandıran, takip ettiğin sanatçılar kimler? Türkiye’den ya da yurtdışından olabilir.

    Büyük bir merakla takip ettiğim sanatçıların başında Fotorealist yaklaşımın üstatlarından olan ve kendime en yakın bulduğum Amerikalı sanatçı Don Eddy geliyor. Onun peşin sıra yine özellikle ilgimi çeken İspanyol fotorealist genç sanatçılardan olan  Luis Perez. Ayrıca merakımı uyandıran, takip ettiğim diğer sanatçılar da Meksika’dan Kamalky Laureano, İngiltere’den David Earle, Amerika’dan  Reisha Perlmutter ve İspanya’dan Manu Campa.

    Woswos Tatilde 25 x 25 cm Tuval Üzerine Akrilik Boya 2015

    Yıldırım İnce, Woswos Tatilde, tuval üzerine akrilik

     

    Metropol kavramına ilgi duyan bir sanatçı olarak İstanbul’a ilk kez ne zaman geldin? O günden bugüne kent nasıl bir dönüşüm yaşadı? Senin İstanbullu olmayı nasıl deneyimliyorsun?

    İstanbul’a ilk kez 2006 yılında geldim. Önceleri bir metropol olarak tanımlasam da bu tanım zaman içinde değişti . Çünkü benim için İstanbul artık bir metropol değil megapol.  Metropol günümüzde bir ülkenin ya da bölgenin çevresindeki tüm kentsel ve kırsal yerleşim yerlerine ekonomik ve toplumsal açıdan egemen olduğu gibi, ülkenin başka ülkelerle her türlü ilişkisini de sağlayan çok büyük boyutlu kentlerine verilen bir ad. Örneğin New York dünyanın belli başlı metropollerinden biridir.  Ama Megapol nüfus artışı yüzünden şehirlerin yayılarak birbirine bitişmesiyle meydana gelen yerleşme alanı, birleşik şehir veya dev şehir olarak nitelendirilir. İstanbul da benim için böyledir; büyümesi kesinlikle engellenemeyen ve şehirleri birbiriyle birleştirerek dev şehir haline gelen, çarpık bir kent. Açıkçası önceleri İstanbul bana ürkütücü geliyordu, fakat zaman içerisinde farklı bir bağlılığım oldu. Galiba zamanla kenti daha fazla tanıma olanağım oldu ve tanıdıkça sevdim. Sanat yolculuğumda da bütün yollar İstanbul’a çıkıyordu, bunu yadsıyamazdım; ben de ayak uydurmaya karar verdim.

    Yıldırım İnce, New York Harbor, Tuval Üzerine Yağlı Boya, 146x90cm, 2014

    Yıldırım İnce, New York Harbor, tuval üzerine yağlıboya

    Dünyada gitmek istediğin belli başlı kentler? Peki gittiğin ve en çok etkilendiğin kent(ler)?

    Dünya üzerindeki bütün belli başlı metropollere gitmek ve görmek isterdim tabii ki, fakat bir sıralama yapmam gerekirse eğer listemin en başında A.B.D.’nin metropolleri gelir: Los Angeles, Chicago, San Francisco, Philadelphia, Boston, Washington, D.C gibi. Ama özellikle istediğim bir şehir var ki oda New York; benim için çok ayrı bir yeri var, görebilmek için tek özlem duyduğum kenttir. Bu duyduğum özlem de eserlerimde açık bir şekilde görülüyor. Bu güne kadar gidip de etkilendiğim pek fazla şehir olmadı, İstanbul dışında tabi ki…

    IMG_2901

    Yıldırım İnce yeni eserlerinden biriyle

    Sanatçının sayfasına gitmek için tıklayın

  • Baysan Yüksel’le Çocukluğumuzun Büyülü Öykülerine Bir Yolculuk

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Baysan Yüksel görünenin ardındakileri önemseyen, çocukluğun bozulmamış yaratıcılığına hayranlık duyan, kitaplara tutkuyla bağlı, derin, duyarlı bir sanatçı. Baysan ile zaman zaman umut, zaman zaman hüzün dolu, ruhlarımıza dokunan, bizi zenginleştiren bir söyleşinin içinde bulduk kendimizi.

    Bloğunda “Ben bu dünyaya hikâye anlatmak için geldim. Görevim bu kadar basit ama acı veriyor” diyorsun. Neden? Böyle söylemene rağmen işlerin çok renkli ve çocuksu bir neşe barındırıyor. Bu çelişkiyi nasıl açıklıyorsun?

    Acı veren bu hikâyeleri yüksek bir empatiyle hissediyor olmak. Daha sonra da aktarma sürecinin kendi içindeki sancısı devreye giriyor.  İşlerimdeki çocuksu neşenin derinlerine dalarsanız bahsettiğim daha rahat anlaşılabilir. İnsan olma durumunun kendisi başlı başına çelişkili ve bu çelişkilerle mücadele etmenin bütünü de hayatın kendisi. Çocuklar da böyledir. Yetişkin olduğumuzda sanki çocuklar çok neşeli, umursamaz ve kendi renkli dünyalarıyla iç içe, coşkulu vakitler geçiriyor sanırız; çocukluk hiç de öyle değildir; derinlerinde çok gerçek bir hayat bilgisi gizlidir. Çocukken neler hissettiğimi hala hatırlıyorum; bugün aynı şeyleri hissettiğimden değil, ama belki de hatırlayabildiğimden bu böyledir.

    scorpio

    Baysan Yüksel, Scorpio, 2014

    Yapıtlarından çocuk resmine duyduğun ilgi ve hayranlık anlaşılıyor. Bununla ilgili neler söylemek istersin? Resim yapmaya kaç yaşında, nasıl başladın? Çocukken çizdiklerine dönüp baktığın oluyor mu?

    Çocukken çizdiğim resimler ne yazık ki taşınmalarda yok oldu; buna çocukken de üzülürdüm, hala zaman zaman üzülürüm. Çok az resim var ailemin sakladığı; eskisi kadar sık olmasa da arada onlara dönüp bakıyorum. Komik geliyorlar; bir kısmı da yaratıcı bir şekilde garipler. Öte yandan resim yapmaya tesadüfen başladım aslında. Kendimi bildim bileli sürekli hikayeler yazar, anlatır, çizer ve kolaj yapardım. Resim yapmanın kursa gidip öğrenilen bir şey olduğunu sanıyordum, spor gibi, dans gibi; sonuçta zaten yaptığım bir şeymiş. Küçükken böyle saf taraflarım vardı. Dünyadaki düzen ve kurallar hakkında hiçbir fikrim yoktu; her şeyi öğrenebileceğimizi sanırdım. Hâlbuki ilgimiz ve yeteneğimiz olan şeyleri öğrenmek istiyormuşuz. Özellikle okul öncesi dönemde çocukların yaptıkları resimlere hayranım. Çok az filtreleri oluyor ve inanılmaz yaratıcı oluyorlar. Okulda ve her türlü eğitimde yaratıcılığı kısıtlayacak bakış açıları ve zorunluluklar devreye girdiğinde çok yaratıcı bir insanı bir hiçe dönüştürebilirsiniz. Bir de kısıtlanmasa neler olur, kim bilir!

    Sanatında kurguladığın masalsı dünyalarda hayvanlara da sık sık rastlıyoruz. Onları seçerken mitoloji ya da edebiyattaki sembolik anlamlarıyla mı ilgileniyorsun, yoksa daha kişisel tercihler mi ön planda?

    Küçüklüğümden beri böceklere, amfibilere ve sürüngenlere çok meraklıyım. Çocukluğum Uludağ Üniversites’nin kampüsünde geçti.  O yüzden biraz farklı bir çocukluk geçirdim ve bazı hayvanların da çocukluğumda çok izi oldu. Eve baykuş, kirpi, yılan getirdiğimizi hatırlıyorum beslemek için. Bir günden fazla tutmazdık hiçbir zaman. Doğal döngüsünü bozmamak için. Doğal yaşama adapte olmaları için eğitilen ayıları ziyarete giderdik. Geyikleri, domuzları, tavşanları izlerdik. Her zaman hayvanlarla iç içe bir dünyanın içindeydik. Her gittiğimiz yerde hayvanlar olurdu mutlaka ve insana uzak değillerdi. Annemin, anneannemin anlattığı anılarında da insan ve hayvan ilişkisi, maceraları olurdu ve sihirli gelirdi. Bazı hayvanları da rüyamda görüyorum, aslan ve kurt gibi.  O zaman da bu hayvanların arketipsel anlamlarıyla ilgileniyorum. Bütün bunları resimlere dâhil ederken kişisel, sembolik, mitolojik, arketipsel anlamları birbirine karışıyor ve bir bütün oluşturuyor.

    kurdun_gelisi_1

    Baysan Yüksel, Kurdun Gelişi, 2013

    Üretirken önce zihninde bir öykü canlandırıp onu mu resimliyorsun, yoksa doğrudan çizimle başlayıp öykünün kendini yazmasına izin mi veriyorsun?

    İkisi de olabiliyor; bazen de iki durum iç içe geçiyor.

    Seni etkileyen, ilgilendiren sanatçılar kimler? Edebiyatla aran nasıl? Hangi şair ve yazarlar esin kaynağın?

    Sanatın her alanında ilham bulabiliyorum. Sadece ruh ve samimiyet arıyorum. Görsel sanatlarda ilhamlarım değişken oluyor. Cy Twombly kalıcılardan mesela. Bu yıl Grayson Perry’nin işlerini keşfettim ve çok sevdim. Edebiyat bu alanlar arasında en çok ilham aldığım diyebilirim. Çünkü sözcükleri ve sözcüklerin oyunlarını seviyorum. Zekice ve oyunlarla anlatılan öyküleri seviyorum. Uzun zamandır şiir okumadım. En son beş yıl önce Rimbaud okumuştum; bu yıl sergi için tekrar döndüm. Kurgu okumayı daha çok tercih ediyorum. Bazı yazarların dünyası beni içine çekip alıyor; o zaman gidip bütün kitaplarını tek solukta okumak istiyorum. Philip K. Dick, Richard Brautigan, Jonathan Safran Foer, Michael Ende, Roald Dahl, Neil Gaiman ilk aklıma gelen yazarlar. Son okuduğum Kerascoet Ve Fabien Vehlmann’ın çizgi romanı  Karanlık Güzel de bu anlamda inanılmaz ilham vericiydi.  Son zamanlarda da klasikleri keşfetmeye başladım. Eskiden çok sıkılırdım; hem müzikte hem edebiyatta, şimdi ikisinden de keyif almaya başladım. Yaşım geldi demek ki!

    bircagin_sonu_1

    Baysan Yüksel, Bir Çağın Sonu, 2013

    Dünyayı daha iyi bir yer yapma imkânın olsa hangi sorunu çözerek başlardın?

    Bu o kadar zor bir soru ki! Keşke  hepimiz önce kendimizi tanısak (en zoru bu); ondan sonra hep beraber her sorunu çözebilirdik.

    Baysan Yüksel sanatçı sayfası için tıklayın.

  • Erim Bikkul ile Sanat ve Empatiye Dair

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Erim Bikkul yaratıcılığı kadar duyarlılığıyla da öne çıkan bir sanatçı. Doğadaki düzene, yaşam döngüsüne saygılı; toplumu bu alanda bilinçlendirmek konusunda da her birimize görev düştüğünün fazlasıyla bilincinde. Erim ile ilgi alanları, sanatı ve dünyanın geleceği üzerine derin bir sorgulamaya giriştik.

    Sanatsal yaklaşımın zaman içinde nasıl dönüştü? Bu dönüşüm nerelerden beslendi, esinlendi?

    İnsanın hayat deneyimleri çeşitlendikçe bu durum ürettiklerine de yansıyor. Sanata ve hayata yaklaşımım benzer şekillerde dönüşmüş olmalı. Bu da kısaca, bir yandan çeşitli konulardaki teknik yetkinliğim artarken, öte yandan naif gençliğin verdiği o kendinden pek emin hallerin uçup gitmesi olarak özetlenebilir. Artık hayatımda hayret etmeye ve yeni bakış açıları yakalama gayretine daha fazla yer var.

    Kullandığın malzemelerle ilgili olarak neler söylemek istersin?

    Uzunca bir süre akrilik boyayla resim yaptım. Beni çeken tarafı su bazlı olması, çabuk kuruması ve kokusuz yapısıydı. Akrilikle beraber sprey boya ve sentetik mürekkepleri halen kullanıyorum. Bir ara yağlıboya kullandıysam da tekniğime bir getirisi olduğunu düşünmüyorum. Son dönemde ilgimi çeken başlıca iki teknik suluboya ve kağıt kesme. Suluboyanın şeffaflığı, basit yapısı ve suyun kağıt üzerindeyken başına buyruk davranışlar göstermesi sonucu yaşadığım sürprizler hoşuma gidiyor. Kağıt kesme esnasında oluşan negatif alanlar bana boşlukla çalışma, onu işleme duygusunu ve tatminini veriyor. Ayrıca artık salt kağıt yüzeyinden çıkmış ve üçüncü boyuta girmiş oluyorum. Birçok farklı yüzeyi üst üste koyarak bir arada kullanmamı sağlayan bu durum bana tatlı heyecanlar yaşatıyor.

    1beyinbilir_e

    Beyin Bilir, 2013, kağıt kesme

    Kağıt kesme/kolaj ve boşluk olgusuyla ilgili kendine özgü bir yaklaşım ortaya koyuyorsun. Makro ve mikro uzamda karşılaştığın motifleri zihninde örtüştürüp birleştirdiğin de söylenebilir. Bilimle aran nasıl, özellikle doğa bilimleriyle? Sanatını nasıl etkiliyor?

    Lisede fen ve matematik eğitimi aldım; sonrasında da bu konulara ilgimi korudum ve sanatla bilimi ayırmaya bir anlam veremedim. Bilgi bilgidir. Bilgilendiğiniz alanlar arttıkça esnek yaklaşımınızı da koruyabilirseniz her şeyi bir bütün olarak değerlendirebilir ve bu bütüne farklı açılardan bakabilirsiniz. Bakış açısı konusunu yine vurguluyorum, çünkü algılarımızı açık tutup genişletebilmenin yolu olaylara çeşitli açılardan bakabilmekte yatıyor. Empati eksikliği bugün en büyük sorunlarımızdan biri ve empati kurabilmenin yolu farklı bakış açılarına açık olmaktan geçiyor. Örneğin geometri günümüzde sanat eğitiminin bir parçası değil; oysa 100-150 yıl öncesine dek sanat ve geometri birbirinden ayrı düşünülmezdi. Mikro ve makro evrenin birbiri ile nasıl bir ilişki içinde olduğunu anlayabilmemiz açısından geometri büyük önem taşır. Bu konularda biraz zihin çalıştırmak sadece sanatla değil, neyle ilgileniyor olursa olsun herkes için faydalı. Okullar bunları o kadar sıkıcı şekilde anlatıp çoğu insanı soğutmasa iyi olurdu doğrusu.

    Gerek sanat tarihinde, gerek günümüzde seni en çok etkileyen sanatçılar kimler? Peki ya düşünürler?

    Mesele etkilenmek olunca, isimleri günümüze kalmış büyük ustalarınkiler kadar genellikle Doğu kültürü kaynaklı, anonim ellerden çıkmış yapıtlar da ilgimi çekiyor. Mimari, müzik, edebiyat, filmler, en çok da doğadaki ses, form ve örüntüler; bunların hepsi bana esin verip beni üretmeye sevk edebiliyor. İnternet yardımıyla neredeyse her gün yukarıda saydığım alanlarda neler yapılmış, neler yapılıyor diye bakıyorum. Bulduğum bir şey beni bir diğerine götürüyor. Beğendiğim ve hayatta olan sanatçıların bir kısmını yakından izleme şansı vermesi, hatta onlarla arkadaşlık kurmamı sağlaması açısından da İnternet büyük bir nimet. İlgimi çeken düşünürlere örnek olarak ise Lao-Tzu, Buda, Eflatun, Spinoza ve Buckminster Fuller’i verebilirim.

    11scan0003

    Değişmesi Halinde, 2015, suluboya

    Sence insanlık hangi yönde ilerliyor? Birçok sanatçı distopyaya inanıyor, bazı spiritüel liderlerse çok daha ileri bir bilinç düzeyine geçmeye hazırlandığımızı, yaşadıklarımızın bunun sancıları olduğunu iddia ediyor; sen kendini hangi bakış açısına daha yakın görüyorsun? Sence uygarlığımız daha olgun, doğaya saygılı bir düzeye erişebilecek mi? Bu noktada sanatçının rolü nedir sana göre?

    Doğaya verilen zararlar akıl, mantık işi değil. Burası harikulade bir gezegen; keşke üstünde edebimizle oturmayı bilsek. İçimi rahatlatan tek bir nokta var: insanlığa ve insan bilincine özel bir önem atfetmediğim için biz gitsek, dünyadaki tüm biyolojik hayat bitse bile geriye kalacak olan yine eksiksiz bir düzen. İnsanlığın dünyadaki tüm biyolojik hayatı bitirebilecek çapta bir etkisi olabileceğine de inanmıyorum. İnsanların düşüncesizlikleri sebebiyle birçok hayvan ve bitki türü yok oldu gitti; dünyadaki ormanlar yarılandı. Ama bir noktada dünya kendi kurallarını bize dayatır ki zaten bu süreç başladı bile. Başka gezegenlere gitme konusundaki girişimlere gelirsek, bu durum birinin kaldığı otel odasını yakıp yıkıp peşinde tüm pisliğini bırakıp oradan başka bir otele gitmesini andırıyor. Birincisi, dünya otel odası değil; evimiz. İkincisi, her nereye gideceksek gidelim, en azından burayı düzgün bırakmamız gerekir. Üçüncüsü, insan gibi davransak zaten bir yere gitmeye gerek kalmayacak. Kısacası insan türü artık ergenlik döneminden çıkıp hareketlerinin sorumluluğunu üstlenmek durumunda. Sanatçının ya da içinde olduğumuz bu saçmalığı fark eden herhangi bir bireyin rolü ise bunu diğer insanlara da  göstermek. Bu ille de mesaj kaygılı didaktik eserlerle olmak zorunda değil; hatta öyle olmaması daha iyi. Fakat herkes vardığı düşünsel noktaları etrafıyla paylaşabilir, öğrendiklerini sosyal çevresine yayabilir. Topluca bilinçlenmekten başka kurtuluşumuz yok. Tabii bu büyük bir sabırla yürünmesi gereken bir yol. Başkalarını değiştirmeye kalkışmadan önce insanın kendini de tartıp değerlendirmesi gerek.

    Art50 ile nasıl tanıştın?

    Art50 sanatçıları ve çalışanları arasında arkadaşlarım vardı; böylece yapılan çalışmaları yakından izleme şansım oldu ve bunlar ilgimi çekti.

    Hayalindeki en büyük/önemli proje?

    Dünya çapında güç ve mevki sahibi politikacıları, işadamlarını, askerleri vb. yılda iki haftalığına bütün diğer sorumluluklarından azat edip bir yaz kampında hep birlikte çalıştırabilmek eğlenceli olurdu. Biraz bahçe işi yapmak, duvar örmek, ağaç dikmek, azıcık mıntıka temizliği ve akşamları patlamış mısır yiyip tombala oynamak hepsine iyi gelirdi diye düşünüyorum.

  • Özgür Demirci ile Bilgeliğin Derinliklerinde Bir Yolculuk

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Özgür Demirci için insan olma sürecimiz, diğer canlılara duyduğumuz saygı ile başlıyor… Sanatta sezgiselliği önemseyen, geleneksel sanatlardan mitolojiye uzanan birçok alandan esinlenen Demirci’nin yaratıcılık denizinde derinlere daldık, heyecan verici bir keşif gezisine çıktık.


    Çalışmalarında geleneksel Anadolu el sanatlarından ve motiflerinden besleniyorsun. Üretim sürecin nasıl işliyor? Bu motifleri oturup araştırıyor musun, yoksa daha serbest çağrışımlı bir esinlenme mi söz konusu? 

    Çalışmalarımın hepsine sıradan bir kağıt üzerinde resim yapabileceğim yeni bir zemin araştırmak-oluşturmakla başlıyorum. Bu süreçte kağıdın dokusunu, yüzeyini, boyayı emiş süreçlerini değiştiriyorum.  Birbirinden farklı yüzeylere sahip zeminleri olan kağıtlardan bularak sınırlı sayıda yapıyorum. Kağıda göre üzerine yapacağım resmin biçimini ve kullanacağım boyayı içeren malzemeyi de her defasında değiştiriyorum. Bu nedenle sanatım kısa zaman aralıklarında belirli dönemlere ayrılıyor. Hiçbir zaman geriye dönmüyorum.  Geriye dönük herhangi bir ilgi de duymuyorum. Çalıştığım kağıtlar bitince bir dönem kapanmış oluyor. Biçimsel bir üslup edinmek, ömrümün sonuna kadar da o üslupta işler üretmek gibi bir derdim yok. Bu yaklaşımın sanatın doğasına aykırı olduğunu düşünüyorum; fakat bugün sanat piyasasını oluşturanlar “üslupçuluğu” sanatın amentüsü gibi pazarlama telaşında. Oysa biraz geriye gidip modern sanatın dehalarına baksalar sanatçıların çeşitli üsluplar arasında gidip gelerek daima etkileşim içinde üretim yaptıklarını görürler.

    Motiflerle olan ilişkim ise lise yıllarımda başladı. Okula başladığım yılın hemen ardından bölüme atanan birkaç öğretmen sayesinde gayet iyi bir tekstil eğitimi aldım. Çeşitli kumaş, halı ve kilim desenleri tasarlayıp raporlarını çıkardıktan sonra atölyede bulunan şablon tezgahlarda dokuyup sonuçlarını görebiliyordum. Bu dönemde geleneksel motiflerle çok fazla haşır neşir oldum. Üniversite yıllarımda da bu konularda yayımlanmış kitaplara erişimimin kolaylaşmasıyla ilgim akademik bir boyuta taşınmış oldu. Sanırım bu ilgi ve birikimimin doğal bir sonucu olarak İstanbul’a geldiğim ilk yıl bir tekstil fabrikasında tasarımcı olarak çalıştım. Bir de bugüne kadar gittiğim müzelerde eski uygarlıklara ait mozaikleri, giysileri, paraları, takıları ve ev eşyalarındaki motifleri büyük bir ilgi ve dikkatle izlemiş olmamın böyle bir belleğimin oluşmasına büyük katkısı olmuştur.

     

    orj-yaz-mutlulu_u

    Özgür Demirci, Yaz Mutluluğu

     

    En çok hangi mitoloji, yöre, kültür ya da dönemlerden etkileniyorsun? Anadolu’nun Yunus Emre, Hacı Bektaş gibi düşünürleri/ozanları da büyük önem taşıyor. Onların senin sanatındaki yeri ne?

    Aklım yettiğinden bu yana Doğu, özellikle de Uzak Doğu ülkelerinin sanatlarına, dillerine, dinlerine karşı büyük bir ilgi ve sempati duyuyorum. Çin, Japonya, Tayland, Tibet, Vietnam, Kamboçya, Kore, Hindistan…  Budizm’in  yaygın olduğu ülkeler her zaman daha çok ilgimi çekmiştir. Budistlerin doğaya, hayvanlara ve çevreye karşı büyük bir saygı beslediklerini ve daha erdemli bir hayat yaşadıklarını düşünüyorum. Anadolu coğrafyasında da bayrağında güneş sembolü olan, belirli hayvanları sembolleştiren halklar ve inançların kültürleri doğayla uyumlu bir yaşamı esas almaları sebebiyle daha çok ilgimi çekiyor. Hacı Bektaş’ın kucağında aslan ve ceylanla  resmedilmiş olması, sadece bu resim bile benim ona sempati duymam için yeterli bir sebep ve ayrıca nasıl bir düşünce dünyasına sahip olduğunu ilk bakışta ele veren bir ipucu. Budha’ya ilham veren onun “mutlak ve koşulsuz gerçeğe”, “mükemmel kavrayışa” ulaşmasını sağlayan şey nasıl ki Bodhi ya da Bo ağacı ise, Hacı Bektaş’ı bilgeliğe ulaştıran da doğa ve insan sevgisi. Vahşi bir aslanı uysal bir ceylandan ayırmayıp ikisini de kucağına oturtması onun bilgeliğinin göstergesi. Bilgelik, insanın insan olma sürecinde doğadaki her canlının en az kendisi kadar acı çektiğini, kızdığını, kırıldığını, küstüğünü  kavramasıyla başlıyor. Resimlerim doğa ile mücadele eden insanı değil, doğa ile müzakere eden bilge insanların düşünce ve hayallerini konu alıyor. Kısacası tefekkür, sezgi ve rastlantı resimlerimin üzerinde şekillendiği üçlü sacayağı oluşturuyor.

    Faydalandığım bir başka alan ise Osmanlı ve Uygur minyatürleri. Türk resminin en eski ve en yetkin örnekleri Uygur Türklerine ait. 8. ve 9. yüzyıldan Uygur şehir harabelerinde bulunan  duvar resimleri ve çeşitli minyatürler Türklerin Budizm ve Maniheizm dinine inandıkları döneme ait. Bu minyatürlerde de ilk göze çarpan doğayla uyumlu ve erdemli bir hayat. Maniheizm’in öğretisine göre herhangi bir kötülük, can alma, bitki ya da meyvenin dalından koparılması gibi olaylar, tanrısal aydınlığın yeryüzündeki tutsaklığını uzatır. Ayrıca Mani Maniheizm’in kutsal kitabı Arzhang’ı hem yazmış hem de okuma-yazma bilmeyenlerin anlayabilmesi için resimlemiştir; bu resimler de ilk minyatür örnekleridir. Batı ve Doğu sanatının doğuşu bu anlamda bir ve aynıdır; ikisi de kutsal metinlerin okuma yazma bilmeyen insanlar için resimlenmesi ile gelişir.

    Kompozisyonlarını önceden planlamadığını, sezgisel davrandığını söylüyorsun. Peki bir bölümü Hazine Odası sergisinde de yer alan ve kağıdın dokusunu dönüştürdüğün yeni serinde boyanın el yapımı kağıt üzerindeki davranışı nasıldı? Öngörebildin mi ya da nasıl öngörülebilir? Aynı şekilde, kullandığın boya ve pigmentler hazır malzemeler mi yoksa geleneksel usullerle hazırlanmış, o dönemlerde kullanılanlara benzer boyalar mı?

    Ne ekiyorsam onu biçiyorum. Bütün bu okumalar, araştırma süreci beni ve bilinçaltı dediğimiz bir tür hazine odasına benzeyen yeri dolduruyor. Bir yerden sonra bu hazine odasını boşaltma isteği duyuyorsunuz. Her şey tam da bu anda başlıyor. Yeni imgeler yeni malzemeler istiyor ve eğer bunu bulamıyorsanız icat etmeniz zorunlu hale geliyor. Bu kağıtları yaparken, hattatların kağıtlarını yapmak için kullandıkları geleneksel yöntemlerden faydalanıyorum. Sonuçları hiçbir zaman öngöremiyorum; aslında malzemeyi tanımak, birbiriyle  etkileşimini görmek-gözlemek ve bu anlamdaki deneyim birikimi, bu durumun zamanla öngörülebilir olmasını sağlayacaktır. Benimki şu aşamada bir deneme-yanılma uğraşı olarak çok zamanımı alıyor. Boyalarımı genellikle hazır alıyorum ve özellikle Çin ve Japon ürünlerini tercih ediyorum.

    ozg dem

    Özgür Demirci, Titanyum Kokulu Ardıç, Dünyanın Hikayesi

     

    Yapıtlarında derin bir öyküleme güdüsü de göze çarpıyor. Bu bağlamda onları nasıl görüyorsun? Bir öykünün sekansları gibi mi okumalıyız her birini, yoksa her biri kendi içinde farlı okumaları barındıran birer öykü mü?

    Hiçbir zaman bir öyküyü resmetmek üzere yola çıkmıyorum. Belli zaman aralıklarında zihnimi kurcalayan her şey bir gün mutlaka tuvallerimde kendine renk ya da biçim olarak yer buluyor. Öte yandan seriler halinde yaptığım bu resimleri bir öykü kitabı gibi düşünmek gerek; içinde farklı başlıklar altında birçok öykü barındıran, başı ve sonu belli olan, belirli bir fikir ya da duygu etrafında örülmüş, bir başlık altında toplanmış bütün bir kitap gibi. Her resim hem kendi içinde anlamlı, hem de bütünün içinde yapbozun bir parçası. Bitmiş ve sergiye çıkmış bir eser izleyiciye ne kadar uzak ve ne kadar yakınsa eseri üreten kişi olarak bana da o kadar uzak ve yakın. İşimi anlatmaya çalışmam tıpkı izleyici gibi o işi yorumlamaya çabalamamdan başka bir şey değil. Benim gibi işlerinde spontane olmaya ve tesadüflere önem veren biri belirli bir ön tasarımla yola çıksa da işini bambaşka şekilde sonlandırabilir. Dolayısıyla hikaye resmin yapıldığı süreçte hep yeniden yazılıyor. Resmin sonunu öngörmem hiçbir zaman mümkün olmuyor. Bu bilinmezliğin diri tuttuğu merak duygusuyla çalışmak ise başka türlü bir motivasyon kaynağı. Bir eseri bitirdiğimde onun karşısına geçip izlemekten fazlasıyla keyif alıyorum.

    melun_kara_a_a_tuval_zer_ne_ya_liboya_200x130

    Özgür Demirci, Melun Kara Ağaç

    Yakın gelecekte deneylemek istediğin yeni malzemeler, daha önce araştırmadığın ve odaklanmak istediğin yeni konular var mı?

    Tuvalde yağlıboya dışında bir malzeme kullanmayı düşünüyorum. Henüz bu konuda herhangi bir girişimde bulunmadım. Elimde bitirmem gereken sekiz-on tane hazırlanmış kağıt var, onları bitirir bitirmez yeni bir döneme gireceğim. Sanırım Konfüçyüs’e odaklanacağım ve onun söylediği gibi, “Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil”.

    Art50 ile nasıl tanıştın? 

    Bir arkadaşım orada çalışmaya başlamıştı. Bu sitede yer almamı önerdi ve  o gün bu gündür birlikte çalışıyoruz.

    Sanatçı sayfası için tıklayın.

Toplam 6 sayfa, 3. sayfa gösteriliyor.12345...Son »