• gozde gurel

    Gözde Gürel ile Sanata ve Topluma Dair

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Çok genç, ama bir o kadar da derinlikli bir sanatçı Gözde Gürel. Yapıtlarında insanı tüm kaygıları, acıları ve umutlarıyla ağırlıyor. Art50.net ailesinin yeni üyelerinden Gürel’i ve sanatını daha yakından tanıdığımız bir söyleşi gerçekleştirdik.

     

    Sanata ilginiz ne zaman, nasıl başladı?

    Küçüklüğümden beri resimle ilgileniyorum. Eğitim hayatıma son yedi yıldır grafik tasarım bölümü öğrencisi olarak devam ediyorum. Aslında bu beni ne yapmak istediğime karar verme düşüncesinden biraz uzaklaştırmıştı; buna karşın bu dönemde resim yapmaya devam etmem gerektiğini tekrardan keşfettim.

     

    Sanatınızı “lowbrow akımına yakın” olarak tanımlıyorsunuz. Bu akımdan, özelliklerinden ve tarihçesinden biraz söz edelim mi?

    Lowbrow, 70’li yılların sonunda Los Angeles, Kaliforniya’da ortaya çıkan bir görsel sanat akımı; Pop Sürrealizm olarak da biliniyor. Genellikle resim ağırlıklı, heykel veya oyuncak da icra edilen bir akım olmakla birlikte alt kültür ve çizgi romandan da besleniyor.

    Gözde Gürel, Gizli Oda Arkadaşı, 2015.

    Gözde Gürel, Gizli Oda Arkadaşı, 2015.

    Çalışmalarınızda otobiyografik öğeler, psikolojik referanslar ve toplumsal eleştiri ön plana çıkıyor. Sizce günümüz toplumlarının en önemli sorunu nedir?

    Toplumun bir parçası olduğumu varsayarsak buna bireysel bir yerden cevap verebilirim; sanırım çok değerli olduğumuzu düşünmekle birlikte kendimizi sürekli değersizleştirildiğimiz ve değersizleştirdiğimiz insan ilişkilerinin içinde buluyoruz. Bu, ironik olduğu kadar da yorucu birşey. Ne isteklerimiz ne de karamsarlığımız bitiyor.

     

    Yapıtlarınızda çizgi roman ve karikatürle akraba bir yaklaşımdan söz etmek mümkün. Takip ettiğiniz çizgi romanlar var mı? En sevdiğiniz çizgi roman kahramanı kim? Neden?

    Çok takipçisi olmasam da çizgi roman okumayı seviyorum. Özellikle Image Comics’in serilerini oldukça güçlendirici ve çağdaş buluyorum. Genelde Wonder Woman ve Batwoman gibi cinsiyet normlarını yıkan karakterlerin hikayelerini okumak hoşuma gidiyor.

     

    İşlerinizde sosyal fobiyle ilgili birçok referans mevcut. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz?

    İnternet öncesi ve sonrası döneme denk gelen kuşaktan biriyim ve aslında zaman zaman zor günler geçirdiğimizi söyleyebilirim. Duygularımızla pratiğe döktüklerimiz sürekli çatışma halinde ve bu yüzden problemlerimizi sürekli gerekçe gösterip insanları yanımızdan uzaklaştırmaya eğilimli hale geldiğimizi düşünüyorum.

    Gözde Gürel, Anksiyete, 2015.

    Gözde Gürel, Anksiyete, 2015.

    Beğeniyle takip ettiğiniz sanatçılar? Esinlendiğiniz yazarlar?

    Matt Gordon, Alice Wellinger, Camille Rose Garcia, Alessandro Sicioldr, Elif Varol Ergen, Mercedes Helnwein, Nick Sheehy, Ali Elmacı ve Thomas Ascott’u sayabilirim. Lisedeyken William S. Burroughs’un eserlerinden esinlenerek resimler yapardım; halen serbest çağırışımları olan ve zihnini dolambaçlı bir gezintiye çıkaran yazım tekniğinden etkileniyorum. Özellikle bir iş üzerinde fikir geliştirirken o serbest çağırışım güzel sonuçlar veriyor.

     

    Art50.net ile nasıl tanıştınız? Online platformlar hakkındaki düşünceleriniz?

    Art50.net ile tanışıklığım Galeri Bu’daki Coğrafya: LGBTİ+ Onur Haftası Sergisi’nin ardından başladı. Daha önceden online bir platformda işlerim satışa sunulmamıştı ve benim için yeni bir deneyim olacak.

     

    Yakın gelecekte sizden hangi projeleri bekliyoruz?

    Şu anda öncelikli planım motivasyonumu yüksek tutup daha da çok üretebilmek.

     

    Gözde Gürel’in Art50.net’ te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.

  • Kerem Topuz ile Sinemadan Popüler Kültüre

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Art50.net ailesine yeni katılan Kerem Topuz, çağımızın tüketim kültürünün ve popüler imgelerinin nabzını tutan bir sanatçı. Sinemayla profesyonel olarak ilgilenen Topuz ile Pop Art’tan Kapitalizm eleştirisine uzanan derin bir sohbet yaptık.

     

    Sinemadan görsel sanatlara geçişiniz nasıl oldu?

    Aslında tam tersi oldu. Sinemayla ilgilenmeye başlamadan önceki ilk çalışmalarım video ve enstalasyon türündeydi. Daha sonra sinema sektörüne girdim; yoğun emek gerektiren bir alan olduğu için görsel sanatlarla ilgili çalışmalarıma yeterince vakit ayıramamaya başladım. Sadece kendi projelerime yoğunlaşma kararı aldığım son 2 yıldır da ikisini bir arada yürütmekteyim. Şu an Lavinya isimli sinema filmimin çekim hazırlıklarını tamamlamak üzereyim. Sanırım bu röportaj yayımladığı sıralarda ben sette, çekimde olacağım.

     

    Pop Art’a olan ilginiz çalışmalarınızda açıkça görülüyor. Sizce 21. yüzyıl mit üretmekte 20. yüzyıl kadar başarılı olabildi mi? Ve niçin?

    Evet, hem de fazlasıyla; sadece modern mitsel çevremizle o kadar iç içeyiz ki, şu an neyin mit olup neyin olmadığını algılamakta zorlanıyoruz. Artık 20. yüzyılın hayranlık duyulan efsanevi kahramanlar devri kapandı ve onun yerini sıradışı, heyecan uyandıran, ulaşılması zor ‘tüm yenilikler’ aldı. Örneğin piyasaya çıkan yepyeni bir ürün, o ürüne sahip olmak için yaratılan yaşam tarzları başlı başına yeni mitler haline geldi. Reklamlar bize bu yaşam tarzlarına ulaşmanın yollarını ve ancak o ürünlere sahip olursak yapabileceklerimizin mesajını her gün pompalamakla meşguller. Bu yüzden günümüzün mitleri ikonik figürler değil, cep telefonları, başkalarının hayatlarına duyulan merak ve dedikodu…

    Kerem Topuz, Girls No 2, 2017.

    Kerem Topuz, Girls No 2, 2017.

    Reklam demişken, sanatınızda sıklıkla yer verdiğiniz Kitsch, tüketim kültürü ve popüler imgeler reklam dilinin de önemli bir parçası. Hiç reklam çektiniz mi?

    Evet, çektim. Dolayısıyla reklam dünyasında kullanılan dile bir yakınlığım var; ama ben aynı dili eleştiri amaçlı, onlara karşı kullanıyorum.

     

    İşlerinizde kadın bedeninin metalaştırılmasıyla ve cinsel objeye indirgenmesiyle ilgili referanslara da rastlıyoruz… Bu meseleden de biraz söz edelim mi?

    Aslında çalışmalarım anlamsal olarak birbiriyle bağlantılı ve bütünlüklü. Nasıl ki günümüz kapitalist piyasası ideal olanın ne olduğunu bize kendi ürettiği mitlerle dayatıp daha çok kâr etme yöntemleri geliştiriyorsa, kadın bedeni ve cinselliğini de aynı bağlamda kullanarak tüketimi sosyo-kültürel kodlar üzerinden arttırmaya çalışıyor. Cinsellik onun için çok kârlı bir alan. Kapitalist sistem, öngördüğü güzellik ve standardize edilmiş beden anlayışını bir cinsel haz ve tüketim nesnesine indirgediğinde satılabilir hale de getirmiş oluyor. Kadın bedenini, görselliği ön planda olan cinsel, cazibeli bir gövde olarak sunmak beraberinde o ideal bedene ulaşmak için gerekli yöntemlerin ve ürünlerin de satılmasını kolaylaştırıyor. Ben de eleştirimi metalaştırılmış kadın bedenlerinin görsel imgeleri üzerinden vurguluyorum. Meta fetişizminin geldiği boyutları göstermek için… Örneğin bir cinsel obje olarak bir kadının değil de bir ürünün portresini yapıyorum, veya cansız bir mankeni kadın bedenine tercih ediyorum.

     

    Video art alanında da işler ürettiğinizi biliyoruz. Kolajlarınızla aralarında nasıl bir bağ var?

    Video işlerim biraz daha kendiliğinden gelişen ve proje odaklı işler; belirgin bir sistem eleştirisi yok. Ama üzerinde düşünüyorum, ne yapabilirim diye… Buluntu video imajları kullanmam açısından da kolajlarımla benzerlik gösteriyor diyebilirim.

    Kerem Topuz, Girls No 3, 2017.

    Kerem Topuz, Girls No 3, 2017.

    Beğeniyle izlediğiniz sanatçılar?

    Benim bir sanatçıya ilgi duymamı sağlayan özellikler öncelikle sahicilik ve yaratıcılık… Aklıma ilk gelenler arasında Aleksandra Kingo, Molly Scannell, Haluk Akakçe, Kuzma Vostrikov ve Aaron Tilley’i sayabilirim.

     

    Art50.net ile nasıl tanıştınız? Online platformlar ile ilgili düşünceleriniz?

    Art50.net’i, internette güncel Türk sanatçıları araştırırken keşfettim. İnternet artık günlük hayatımızı en çok kaplayan alanlardan biri. Dolayısıyla online platformlar bir sanatçı için bulunmaz bir nimet. Yaptığınız işi normal şartlarda ulaştıramayacağınız çok büyük bir kitleye iletme şansı yaratıyor. Koleksiyoner veya izleyici açısından da yer ve zaman denkleminden bağımsız keşif imkanı sunuyor.

     

    Kerem Topuz’un Art50.net’ te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.

  • Doğukan Çiğdem ile Gelişim Kavramına Eleştirel Bir Bakış

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Doğukan Çiğdem’in çocuksu ve ilkel karakterleri, insanın kendine ve kurduğu uygarlığa duyduğu narsist hayranlığın gülünçlüğünden besleniyor. Zamana hükmettiğimizi sanırken onun derin dehlizlerinde kaybolup gidişimizi sorguluyor. Sanatçı ile kendi öyküsünü şiirsellikle anlattığı keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

     

    Sanat serüveniniz nasıl başladı?

    Piramidin en ucundaki aktarıma inandım; bu farkındalığım yirmilerimin başlarında oldu. Kendime saklamamalıydım. Resimlerim serpilmeliydi; yola çıkmıştım artık. Pratik oluşum bir çok malzeme ile ilişkiye girmemi sağladı; böylece var olan hikâyeyi farklı formlara taşımaya başladım.

     

    Resim mi önce geldi, yoksa masal mı?

    Resim hep vardı. Masal ise 15 yaşımdayken not alma refleksinin başlaması ile birlikte bir alışkanlık haline geldi. Kendi kısa masallarımı yazıp ardından resimlemeye başladım.

     

    Kavramsal yaklaşımınızdan söz edebilir misiniz?

    Tarih öncesi devrimleri daha tarafsızca değerlendirebiliriz; sonuçları bizi bireyler olarak daha az etkilemiştir. Bu nedenle ben geçtiğimiz birkaç yüzyılın gelişim kavramı üzerinde durmayı yeğliyor ve insanları buraya çağırıyorum. Bana göre bazı insanların diğerlerinden tek farkı günde iki-üç dakika için de olsa düşünebilmeleri.  Formların soru sordurabilme gücünü gördüğümden bu yana her biri birer soru niteliğinde, insanları düşünmeye sevk edeceğine inandığım yapıtlar üretme çabasındayım.

     

    Esin kaynaklarınızı merak ediyorum…

    Başlıca esin kaynağım insanlık tarihi, insan ile doğa, insan ile insan, doğa ile doğa. Resimlerimde bizim zamanı değil, zamanın bizi değiştirdiği gerçeğini vurgulamaya çalışıyorum.

    astral seyahat

    Doğukan Çiğdem, Astral Seyahat, 2017.

    Yapıtlarınız akla arketipleri ve fantastik öğeleri getiriyor. Naif ve primitif sanatla bir bağınız var ve bunun bir stil tercihinden çok eleştirel bir tutum olduğunu sezebiliyoruz…

    Haklısınız; eleştirelliğin sebebi estetiğe uyguladığım manipülasyon. Ne de olsa özgürlük ortamı, özgünlüğü de beraberinde getiriyor.

     

    Günümüz dünyası birçoğumuz için fazla analitik. Duygular düşüncelerin gölgesinde kalıyor. Aynı durum sanatta da geçerli. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

    Değişen dünya zeki olmayı şart koştu ve aslında bu yalnızca birçok yetimizden biriydi. Yanlış yapıldı; organizmalar basit birer mekanizmaya dönüştü. Akan zaman içinde duygu midemiz küçüldü. Bunun sonucunda da şimdilerde çok zayıfladık.

      

    Üretim süreciniz nasıl ilerliyor?

    Kendimi saklayıp sarmalıyorum diyebilirim. Algılarımı sonuna kadar açıp izliyor ve okuyorum. Gerek edebiyattan, gerek gerçek hayattan besleniyorum. Tahmin edersiniz ki malzeme konusunda hiç sıkıntı yaşamıyorum.

    istisareler

    Doğukan Çiğdem, İstişareler, 2017.

    İlgiyle izlediğiniz güncel sanatçılar? 

    Samimi olan herkesi izlemeye çalışıyorum; formları okumak için aktif çaba gösteriyorum. Yapıtı anlamlandırma noktasında en büyük pay izleyicinin; bundan ötürü isim vererek kendimi sınırlamak istemiyorum. Herkesin herkesi izlediği, okuduğu, anlamlandırdığı ve o kurgunun içinde rol aldığı bir yapıt-izleyici ilişkisi öngörüyorum.  

     

    Grafik alanında da çalışmalar yapmışsınız. Bu alanda iş üretmeyi sürdürüyor musunuz?

    Grafik alanında tasarım ağırlıklı,  ticari çalışmalar yaptım. O sayfayı da tamamen kapattığımı söyleyemem; hala deniyor ve öğreniyorum. Ama yerimin daha çok mizah ve edebiyat dergileri olduğunu düşünüyorum.

     

    Art50.net ile işbirliğiniz nasıl doğdu? Online sanat platformları hakkında düşünceleriniz?

    Art50.net’in konusuna hâkim ve açık fikirli olduğunu öngörüyordum; haklı da çıktım. Online sanat platformlarının gerekli olduğunu, gelgelelim daha seçici olmaları gerektiğini düşünüyor ve bunun bir an önce gerçekleşmesini diliyorum. Bu anlamda bu coğrafyada Art50.net ailesinin alternatifini göremiyorum ve bu düşüncemde yalnız değilim.

     

    Yakın gelecekte hangi yeni projeleriniz bekliyor bizi?

    Yaşam döngüsü içinde deneysel malzemeler ile zenginleşmeyi sürdüreceğim. Kilim dokumaya, resim ve heykel üretmeye devam ediyorum. Kişisel sergim ise 2017’nin Aralık ayında Galeri Bu’da olacak.

     

    Doğukan Çiğdem’in Art50.net’ te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.

  • ”Sanatın Sorunu Yok, Sorunlu İnsanlar Çok”

    Görsel: Haydar Akdağ

    İlgiyle takip edilen söyleşilerimize bir yenisi eklendi. Haydar Akdağ sordu, Genco Gülan yanıtladı. İkili arasında gerçekleşen bu derin sohbette sanatçılarımıza ve bakış açılarına dair çok şey bulacaksınız. Keyifli okumalar.

    Genco Gülan ve Haydar Akdağ

    Genco Gülan’a,

    H.A: Sevgili Genco, bu söyleşide bir sanatçı olarak senin söyleyiş ve üretimlerin üzerinden bir hatırlama/hatırlatma inşa etmek istiyorum. Öyle ki hemen hemen her gün bir yandan plastik ve kavramsal sanat üretimlerini izlerken bir yandan da sosyal medya da iletilerini de takip ediyorum. Yakın zamanda paylaşımların arasında senin bizlere sorduğun şu iki soruyu yanıtlamanı istesem?

    “Kültür merkezi boşsa, o şehir boş mudur?”  ve “Kültür merkezi (binası) boşsa, o kasaba kültürsüz müdür?”

    G.G: Sevgili Haydar, son birkaç gündür Göcek’te arkadaşlarımla tatil yapıyorum, küçük yemyeşil bir cennet, cırcır böcekleri, her yerde ada çayı kokusu, dağlarda mağaralar, adalarda antik kalıntılar…
    Neyse, çok uzatmadan yazayım, yukarıdaki soru aklıma şuradan geldi;

    Göcek’in tam ortasında yepyeni ve kocaman, sivri kuleli, her bir kulenin çatısı piramite benzeyen bir bir kültür merkezi var ama yüksek sezonda bile bina kapalı. Bu binayı gördükten sonra düşünmeye başladım, niçin ormanlar içindeki bu küçük şirin kasabaya modern bir kültür merkezi yapma gereğini duymuşlar diye? Ve tamam, kültür merkezini yapmışlar da bina neden boş?

    Bunları aklımdan geçirdikten hemen sonra durumun sembolik anlamlarını düşünmeye başladım. Evet Belediyeler kültürlü olduklarını göstermek için kültür merkezi yapıyorlar, bu aşikâr bir gerçek. Fakat nedense Türkiye’de büyük şehirlerde bile kültür merkezleri bile bir şekilde boş kalabiliyorlar. Parantez içindeki önemli örnek İstanbul’daki AKM.

    Asıl soru şu; kültür merkezi inşa edilmiş, fakat boş kalmış ise o köy, kasaba

    şehir aslında kültürsüz müdür? Durum biraz spor salonuna kayıt yaptırıp, hiç gitmemeye benziyor, para verip kendini spor yapmadan sportif hissediyorsun. Yani bir çeşit kendini kandırma hali, toplumsal kendini kandırma durumu ve bürokratik ikiyüzlülük el ele… Kültür merkezi var mı var, yani yok değil… Gitmesek de görmesek de o kültür merkezi bizim kültür merkezimizdir…

    H.A: Peki; “Sanat yapıtına, gerektiğinden fazla vakit harcamak, onu daha değerli kılmaz.” Söyleminde bizde ve dünyada sanat izleyicisinin bugünü, dünü ve geleceğini nasıl okuyorsun. Mesela kendi sergilerinin en büyük izleyicisi sen gibisin; dolayısıyla gözlemci kimliğinle bir yandan da izleyicinin seni okumada geliştirdiği pratiği nasıl görüyorsun?

    G.G: Sanat yapıtı değeri kendi başına taşır. Yani onu üreten kişi, üretim aşaması, işin malzemesi, tekniği hepsi ikincildir derecede bilgilerdir. Aynı şekilde yapıtın yapım süresinin uzun ya da kısa olması da faydalı olabilse de gereksiz bir bilgidir. Çok uzun sürede yapılmış bir yapıt, benzeri çok kısa sürede yapılmış bir yapıttan daha değerli değildir. Kendimizi kandırmayalım. Zaman sevicilik de güzeldir ama bu ayrı bir konudur…

    Yapıtın seyirci tarafından okunması da ayrı bir süreç tabi… Günümüz sanatını izlemek farklı bir çeşit okuryazarlık gerektiriyor, yapıt dersini çalışan izleyicilere farklı boyutta tatlar sunabiliyor. Zaten Marcel Duchamp yaratıcı sürecin yapıtın algılanması sırasında da devam ettiğini öne sürüyor. Hatta günümüzde yanlış anlaşılmalar bile, kanımca, algısal sürecin bir parçasını oluşturuyorlar.

    H.A: Dünden/bugünden ve gelecekten bahsetmişken, alışa geldiğimiz arkeoloji ve antikitenin dokunulmaz tarih yazılımına yaptığın çarpıcı müdahaleyi gördüğümüz “Antik Gelecek” Galeri KHAS’ta sergilediğin eserler üzerinden konuşmak istiyorum. Bir söyleşinde “Tüketim ve Üretim” üzerinden gitmek istediğini söyledin. Eserlerde fenomen tarih yazılımı ve figürleri bugünün popüler kültürüne ait bilim kurgusal fenomenler yada senin söyleminle “4 kafalı bir heykelin üzerine; GDO/Bir nükleer santral patlaması” gibi düşündüren sorular üzerinden gidiyorsun. Sorularının boyutları kadar eserlerinde boyutlarıyla günümüzle nasıl ilişki kuruyor? Çarpıcı düşüncelerin bir olması gereken tarifi mi yoksa geleceğe ait ütopyanın ön izlemesi mi? Sahi zaman olarak tarih içinde nasıl bir kesitteyiz?

    G.G: Evrim teorisini hep başı, ortası sonu var gibi düşünürüz ama, geçenlerde kardeşim Görkem Gülan bir sohbet sırasında şu soruyu ortaya attı: Ya şu anda yaşam formu, dünyanın farklı bir yerinde ve farklı bir şekilde yeniden ve sıfırdan başlıyorsa bir volkanın eteklerinde? Veya evrim dediğimiz şey aslında her gün yeniden ve tekrar yeniden başlarsa? Ve atalarımız olan balıklar tekrar ve tekrar karaya çıkmak istiyorlarsa? Bu gün deneyimlediğimizden farklı paralel evrimler olabilir mi gerçekten?

    Geleceğin Arkeolojisi ve Antik Gelecek serileri farklı evrim modelleri üzerine distopik gelecek öngörülerini tartışmaları teşvik etmeyi amaçlar. Arkeolojik referanslı mutant heykeller insanoğlunun gelecekteki olası dönüşümlerini araştırırken çağımız yöneticilerini torunlarının torunlarına şikayet etmeye çalışır.

    Genco Gülan’ın Galeri KHAS’ta gerçekleşen Antik Gelecek adlı sergisinden bazı eserler.

    H.A: Zaman üzerinden bir soru daha… Daha doğrusu zaman ve emek ikilisinden feyzle ve yine senin söyleminden bir kesit; diyorsun ki; “Usta çırak ilişkisine inanıyorum”. Bugün bir döneme ait heykelleri günümüze yorumlaman, modern dönem sonrası çağdaş sanat pratiklerinin bir parçası olman, bütün anlatımlarından bildiğimiz entelektüel birikimin ve usta/çırak ilişkisi. Referansları gerek kişiler, gerek bir üretimin tekrar seninle yorumlanması, çok bilinen bir fenomenin senin ustalığınla dönüşmesi, markalar/logolar/günümüz ve bütün sayamadığım üretim biçimlerin. Sahi “Ustan kim?” akademik anlamda sormuyorum, diplomalar bir yere kadar…

    G.G: Vallahi bir çok güzel ustam oldu, çok şükür, kimisi erkek kimisi kadın… Bir çoğunun elini, eteğini öptüm, yaşarken tanışma ve çalışma şerefine nail oldum, beraber rakı içtim, zeybek oynadım, bir çok diğeri ile şahsen tanışamadım ama tanışmış gibi hissediyorum… Hocalarımdan, örneğin Greg Wolff, çok şey öğrendim ama üsluplarını taklit etmedim. Upuzun bir liste benimkisi. Üstat Burhan Doğançay ve Nam June Paik ile yaşarlarken vakit geçirme şerefine nail oldum. Fakat Osman Hamdi, Pablo Picasso ile de hiç konuşmuş olmasam da tanışmış gibiyim…

    Gence Gülan’ın Art50.net’te yer alan eseri Picassy.

    Ustalarımın bazılarının isimleri size tanıdık gelebilir. Soru işaretli Kendi Portresi? Serisi bunlarla ilgili. Ama bir çoğunun ismi bana bile uzak kalır hatta belki yoktur… Tarih ve tarih öncesi beni etkiler. Yine bizim meslekte ekol kavramı vardır. Bilirsiniz, gelenek denir ve el- etek verme işleri binlerce hatta on binlerce senelik bir sürece dönüşebilir… Örneğin Akdeniz’de bir heykel, seramik geleneği olduğunu düşünüyorum ve bu bayrak yarışını sürdürmeye çalışıyorum.

    Şahsen sanat işlerine de çıraklık ile başladım. Ustalar ile kaynak yapmaya ara verdiğim öğlen yemeklerinde ezogelin çorbasına kirli ellerim ile çekinerek tuttuğum ekmeğimi banarak içtim… Fotoğrafçılığa babama imrenerek başladım, fotoşipşakçılarda takıldım. Üniversite kulüplerinin karanlık odalarında romantik saatler, günler geçirdikten çok yıllar sonra dijitale geçtim… Şimdi bir sürü çıraklarım, asistanlarım olması onlardan her gün yeni şeyler öğrenmeme engel değil…

    Zaten büyük usta olabilmek için çıraklarının da usta haline gelebilmeleri lazım. Öğrencilerimin işleri dünya müzelerinde, festivallerinde sergilenmeye başlamıştı bir süredir. Geçen bahar, İstanbul’da 3 ayrı eski asistanımın eş zamanlı solo sergileri iyi galerilerde yer alınca en az onlar kadar sevindim.

    H.A: Ve çıraklık üzerinden bir soru; senin söyleminden “Kendimi hep gayet zor durumların içine sokarım; deadline, malzeme yoksunluğu, ebat, adet vb… bu da bazen yaratıcı sürece katkı sağlar.” Deneysellik, yenilik ve yoksunluk üzerinden kendine nasıl bir üretim alanı yaratıyorsun? Motivasyonun temel ivmesi bir tane gibi durmuyor; yani salt sanat değil, peki diğerleri neler?

    G.G: Dışarıdan çok rahat bir kişilik gibi görünürüm ama sergi hazırlama sürecinde kendimi gereğinden fazla zora sokarım. İçinden çıkılmaz zorluklar yaratırım ara ara… Size küçük çikolata parçaları olarak görünen nesneler bana bir şekilde uykusuz geceler yaşatır. Sürekli artan karmaşa ve zamana karşı yarışırken yaşanan panik hali eğer üzerimde/ üzerinizde bir yıkıma yol açmaz iseler yaratıcı bir üretim sürecine dönüşebilirler. Veya b seçeneği, her çuvallama beni sonuca yeni bir rotaya oturtabilir. Yere düşünce kalkıp yeniden koşmayı öğrenmek en önemlisi…

    Genco Gülan, Jackson Pollock (2013), Dijital Fotoğraf

    H.A: Sevgili Genco, deneysellik, yenilik ve yoksunluk sınırlarında gezinirken senin çağın gerçeklerine yakınlığın yani bir anlamda teknoloji ile de temasın mevcut. Video, fotoğraf işler ve diğerleri. Bir röportajında Amerika’da ders olarak senin yazılıma başvurarak ürettiğin eserinden “şiir” çalışmandan bahsediyorsun. Fakat bir talihsizlik ki sanırım bunun belgelemesi üzerine senin anlatımınla kayıt tutmak ya da bir başka söyleyişle sanat tarihinde yaşayan bir kimsenin güncel sanatın arşivlenmesi/belgelenmesinde yaşadığı sıkıntıyı dile getiriyorsun.

    Sorum aslında şöyle; bir sanatçı olarak evrensel üretimin sırrı nedir? Üretiminin hayata böylesine karışıp zamanın katmanlarında üzerine başka insanlarında düşünerek katkı vermesi ya da çoğalması durumunu nasıl tarif edersin? Bütün bu etkileşimin bir ideolojisi olabilir mi?

    G.G: Sanat zaten evsel olmak zorundadır ve değilse palavradır. İki, iki daha dört… Lokal olmayı da evrensel olmanın karşısında görmüyorum kesinlikle. Lokal olma durumu, evrenselliğin içinde bir özgün olma yolu, yöntemidir. Örneğin; Yukarıda bahsettiğin Etkileşimli Şiir isimli yapıtım Türkçe kelimeler içeriyor, ama UCSB’da Amerikan Dili ve Edebiyatı bölümünde derste zorunlu okuma listesinde yer alıyor.

    Yeni teknolojileri yeni aletler, yeni oyuncaklar olarak görüyorum. Merak ediyorum. Gerektiği kadar kullanıyorum ve eski teknolojilere geri dönmeyi ihmal etmiyorum. Çamur da kullanıyorum, bilgisayar da, bazen ikisini beraber. Evrenselliğin sırrı olarak da insan malzemesine odaklanmayı görüyorum. İnsan algısı, tutkuları ve davranış kalıpları ilgimi çekiyor. En önemlisi tabii sürekli araştırıyorum ve gözlem yapmaya devam ediyorum.

    Genco Gülan’ın Art50.net’te yer alan Deeply in Love adlı fotoğraf serisinden eserler.

    H.A: Bir başka açıdan bu arşivleme konusunu açmak istiyorum. Çağdaş sanatın belgelenmesi bugün sosyal medyadan ve sayılı sanat dergilerinin manşet heveslerinin ötesine geçmiyor. Bir idealist misyon ile bir kurum yada kurumsal tavır olarak bu anlamda olumlu adım atan bir yer görüyor musun? Sanatçının bu anlamda kişisel arşivleme çabası dışında üniversitelerin Sanat Yönetimi bölümlerinden mezun arkadaşların kendilerine yer yer galeri yöneticisi ve biraz daha havalısı küratör demesini izliyoruz. Bu geniş anlatımla sormak istediğim bu arşivlemeyi kim yapacak?

    G.G: Arşivleme önemli ama asıl önemli unsur değerli ve değersiz olanın ayrıştırılması. Hangisi, hangileri değerli hangisi değil, hangisi çöp? Hangisi yeniden dönüşüme sokulabilir ve nasıl? Hangilerini dönüştürmesek daha iyi… Çanakkale’de askerlik yaparken müze müdiresi ile kısa bir sohbet sırasında etraftaki bir çok tarihi yerleşimde neden kazı yapmadıklarını sormuştum, o da; ‘belki toprak altında kalırlar ise daha iyi olur’ demişti. Ne demek istediğini yeni anlıyorum:

    Türkiye’de özel sektör yeni müzeler ve kütüphaneler kuruyor ama tahribat ve kirlenme korumadan, arşivlemeden hızlı gidiyor.

    H.A: Tanımlar üzerinden giderken biraz görev dağılımı yapmak fena olmadı. Buna birazda günümüz sanat tanımlarını da eklemek istesek aklına gelen “Bence aslında bu öyle değil de böyle” demek istediğin. Post Post tanımlar ve güncellemeler bekleyen kaygılar, alanlar, tespitler var mı?

    G.G: Post-post modernizm en yakın zamanda bitmeli. Hemen yarın. Zira kapitalizm zannedildiği gibi verimlilikten değil israftan besleniyor ve kendi kendini dinamitliyor. İnsanlık yeni bir sürece girmeli ve bizde bu çocuğun adını koyabilmeliyiz gönül rahatlığı ile…

    H.A: Temelde merak ettiğim ama etrafından gezinerek gelmek istediğim soru; bugün sanatın sorunu nedir?

    G.G: Sanatın sorunu yok, sorunlu insanlar çok. Uçak anonslarındaki gibi; anneler önce oksijen maskelerini kendilerine sonra bebeklerine takmalılar. Yani içki masasında vatanı kurtarmadan önce kendimizi kurtarmamız lazım…

    H.A: Sanat alanında kurumsallaşmak bir özgürlük sorunu yaratır mı? Sorunların çözümünü nasıl, hangi zeminde ve nereye kadar gidermeli? Mücadele ortamı kalmalı mı? Bir çok sosyal medya çıkışında rast geldiğim iktidar veya egemen kültüre dair eleştirilerin, bütün bunlar kişi ve kurumsal tavır arasında bakıldığında “Bu tam Genco Gülan’lık! olmuş!” denildiğine rastladığım zamanlar oldu şahsına dair. Sanatta tek kişilik tepkilerimiz ve ortak sorunlarımız, sence nasıl bir örgütlülük gerekiyor?

    G.G: Kurumsallık evet, belli özgürlükler getirir, ama başka özgürlükleri de kısıtlar. Kurumsallaşmasına imrendiğimiz ülkelerde bizimkisi kadar dinamik sanat ortamı olmayabiliyor.

    H.A: Kişisel ve kurumsal tavırlar üzerinde sözleri açarken Ekavart Galeri’de 2014 yılında açtığın İsimsiz sergini anlatırken “Bu sergi, bir fikir sergisidir” tanımını yapıp üslup meselesine sıkıştırılmış sanatçıyı özgürleştiren, özgüveni yüksek bir anlatımı ortaya koydun. Bugün “üslup” genç sanatçıların sıkıştığı bir konu olarak önümüzde duruyor. Hala akademik muhafazakârlık ve hep aynı şeyi üreten isimleri başarılı/başarısız değerlendirmeleri yüksek sesle konuşulmayı bekliyor gibi, ne dersin?

    G.G: Fikir ve onun aktarılması benim için birincil öncelikte. Yani bağcı dövmek ile ilgilenmiyorum, hep beraber üzüm yiyelim istiyorum. Win, win… Dolayısı ile üslup sorununu çoktan geçtim, ama bunu aşmak onlarca senelerimi aldı, binlerce saatimi… Şimdi farklı üsluplarımı birer orkestra enstrümanı gibi kullanıyorum.

    Genco Gülan’ın Ekavart Gallery’de düzenlenen İsimsiz adlı sergisinden bazı eserler.

    Haydar, benim de sana birkaç sorum var. Benim dedemin ismi de Haydar’dı, Haydar Gülan. Ama bana onun ismini değil de sevdikleri bir tiyatrocunun ismini koymayı tercih etmiş ailem. Haydar ismi ile yaşamak nasıl? Sanat yaparken bu ismi taşımanın avantaj veya dez avantajları neler?

    H.A: Benim de dedemin adı. Üstelik babam hariç 4 kuşak Haydar diye gidiyor. Araya başka isimler girse de soyağacında Haydar çok. Adımla yaşamanın getirdiği kültürel yükler var, inkâr edemem… Fakat dünün değerlerine gösterdiğim özen kadar günümüzün gerçeklerine ve hayat pratiğine de dahil olmak durumundayım. En nihayetinde şimdiki zamanı yaşıyorum. Sanat alanında bir avantaj ya da dezavantaj ile karşılaşmadım. Ancak kamu hizmeti veren bazı yerlerde ve özellikle eğitimim boyunca Din Kültürü dersim birinci dönemler hep 1 gelirdi. İkinci dönem aldığım 2 ile gelen ortalamadan geçmişliğim çoktur 🙂

    Haydar Akdağ Gaia Gallery’de düzenlenen Yarın adlı sergideki eserleriyle.

    G.G: Günlük hayatta pipet kullanıyor musun? Ve örneğin hangi meşrubatları içerken?

    H.A: Evet, içmekte zorlandığımda… Özellikle ayran 🙂 Şaka bir yana pipeti aklına soru olarak getiren birlikte katıldığımız Adahan Otel’de “Hazine Odası” sergisi… Pipet günlük bir tüketim malzemesi olarak tekil ve tek kullanımlık kaderiyle bana günümüzde insanı çağrıştırıyor. Bedenlerimiz ve içinde yaşadığım sosyal düzen öte yandan siyasal tavrım… Her bir pipeti birbirine takarak gerçekleşen heykel/enstalasyon aslında birbirine kenetlenmesini umduğum bir insanlığa karşılık geliyor.

    Art50.net sanatçılarıyla Adahan Otel’de düzenlenen Hazine Odası sergisinden, Haydar Akdağ’ın 15000 pipet ile oluşturduğu mekana özgü yerleştirmesi.

    Haydar Akdağ’ın 79 adlı eserinden detay.

    Sevgili Genco, seni çok yorduğumun farkındayım. Fakat söz konusu seninle fikir alışverişi olunca danışmak istiyorum. Günümüz sanatının sorunundan bahsettik, sanatçının üretim pratiklerini şahsında modelliyoruz peki bütün bu üretimi toplumsal, ulusal ve evrensel kültür üretimine katkı perspektifine yerleştirirsek; yapılması gereken, yaptığın, yapılacak olan nedir? Kehanet ve beklentilerin? Ve gençler, genç sanatçılar neredeler? Son soru olsun; tek kelime “Genç kuşak(!/?)”…

    G.G: Sanatçı genç kalmalı. Hem de her zaman.

     

    Haydar Akdağ’ın Genco Gülan’ın fotoğrafını kullanarak özel olarak hazırladığı pul çalışması.

    Neden Pul; Neden 99 Krş

    Sanat ve sanatçı değer üzerinden her dönem açık bir tartışmanın konusu olmuştur. Farkına varılmayan durum bunun zaman ve tarih içinde kayıt altında oluşudur. Elbette coğrafya fark etmeksizin iktidar tekelinde temellendirilen tarihlere inat kalıcılık ve ulaşma kanalı olarak iletişimden dem vurmak istememin temel nedeni aynı enstrümanlarla tarih yazımına ortaklık arzusudur. Söylenecek söz ne bir eksik ne bir fazladır. Bunu 1 tam edemeyen 99 krş üzerinden düşündüğünüzde ötede hala kenetli bir çoğunluğu yani 99 tekil kuruşu göreceksiniz.

    Haydar Akdağ

     

    Genco Gülan’ın Art50.net’te yer alan eserlerini görmek için tıklayın.

    Haydar Akdağ’ın Art50.net’te yer alan eserlerini görmek için tıklayın.

     

  • Ece Gauer ile Doğu-Batı, Geçmiş-Günümüz Arasında Bir Yolculuk

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Ece Gauer zorlukları yaratıcılık için bir fırsat, engelleri amacına doğru ilerlemek için bir motivasyon olarak gören güçlü bir karakter. Art50.net ailesine katılan Gauer ile Almanya-Türkiye arasında sürdürdüğü yaşamını ve bu deneyimin sanatına etkilerini konuştuk.

     

    Fransız lisesini bitirip Almanya’ya gitmişsiniz; Fransa’da da birçok sergiye katılmışsınız. Türkiye-Almanya-Fransa üçgeni nasıl oluştu?

    Saint Joseph Fransız lisesini bitirdikten sonra Lyon’da kısa bir dönem sinema-fotoğraf okuma girişimim oldu; fakat geri dönüp eğitimime İstanbul‘da devam ettim. Çok küçük yaştan beri resim yapmayı sürdürdüğümden, LaSalle Academy’de Moda Tasarımı ve Pazarlama bölümünde okurken içimdeki aşkla hep sanatsal tasarımlar ortaya çıkmaya başladı… Öyle ki, diploma projesi olarak Fahrelnissa Zeid’in bir eserinden ilham aldığım bir kostüm tasarlamıştım. Mesleki olarak ne yaparsam yapayım tatmin yaşayamıyordum; resim, hobi olmaktan fazlasıydı benim için. Son dakika hazırlanıp dereceyle girdiğim Mimar Sinan Üniversitesi Resim bölümünden birincilikle mezun oldum. Sonra da eğitimime Münih Güzel Sanatlar Akademisi’nde devam ettim. Letonya’da katıldığım bir mozaik yarışmasında birinci oldum ve sonra Münih ve Almanya`da çeşitli yerlerde sergiler açtım. Paris’teki son sergiler ise Avrupa Birliği projesi kapsamında oldu.

     

    Farklı coğrafyalara yayılan yaşam biçiminizin sanatınız üzerinde yoğun bir etkisi olduğunu ve bu ikilikten ilham aldığınızı biliyoruz. Bu durumun mutlaka hem olumlu, hem olumsuz yönleri olmuştur. Avrupa’da ve Türkiye’de sanatçı olmayı nasıl deneyimliyorsunuz? İkisinin de artıları, eksileri neler oldu sizin için?

    Türkiye’deki eğitim hayatım boyunca hep Avrupa etkisinde desen, renk, konu, leke ve kompozisyon eğitimi aldığımızı düşünüyorum. Almanya’ya gittiğimde dünyam karmakarışık oldu. İlginç, sert, kimsenin sevmediği bir profesörümüz vardı. Ondan kaçmak için atölye değiştirsem egoma yenik düşüp, kolay olanı seçmiş olacak ve değişimi, gelişimi reddetmiş olacaktım. Bana kendimi sorgulamam, kültürümü, kendime özgü üslubumu bulmam için ilk kapıyı açan da o oldu.

     

    Ece Gauer, Oku, 2017.

     

    Eğitim hayatınız da ilginç bir serüvene dönüşmüş gibi görünüyor…

    Alman bir sanatçının gözünde moda,  sinemadan farklı olabiliyor elbette; bu nedenle benim çok daha fazla çalışmam, araştırmam ve kendimi ifade edebilmem gerekiyordu. Beni öldürmeyen olaylar beni güçlendirdi ve ufkumu açtı. Resim benim için bir amaç olmaktan çıktı ve hakikati, kendimi bulmak için çıktığım yolda bir araç oldu. Bu aracı nasıl kullanmam gerektiğinin tekniğini İstanbul`daki eğitimime, entelektüel eğitimimi ise yurtdışı deneyimime borçlu olduğumu düşünüyorum ve hala devinim halindeyim diyebilirim. Bir Türk, kadın ve anne olarak, sanatçı olmak için yüz kat daha fazla emek vermek gerek. İnanmak ve gayret etmek tabii ki başlıca koşul.

     

    Resim, mozaik gibi birçok alanda eğitimler almışsınız. Dokunduğunuz bu farklı alanlar sanatınıza nasıl etki etti?

    Benim için sadece birer araç olduklarını düşünüyorum. Malzeme seçimim o anki imkanlarım ve projelerin gereklerine göre değişiyor. Örneğin cam ve seramik beni çok rahatlatıyor ve yerleştirme yaptığım zaman beni daha iyi ifade ediyor. Münih’teki bir sergimde yapmış olduğum cam-metal yerleştirmenin sonucu beni çok memnun etmişti örneğin. İnsan kimi zaman değişik materyallere ihtiyaç duyuyor; tuvali özlemek de iyi geliyor.

     

    Yapıtlarınızda farklı dönemlere ve kültürlere ait göstergeler iç içe geçmiş durumda. Üretme pratiğinizde araştırma, planlama ve sezgisellik, rastlantı gibi öğeler nasıl bir yer tutuyor? Kavramsal yaklaşımınızdan söz edebilir misiniz?

    Köklerimize, geçmişe dönerek kim olduğumuzu sorgulamaya başladım. Yurtdışında resimlerimi görenler “nerelisiniz; çok farklı; hem doğu, hem batı esintisi var” diyorlar. Zaten ben de öyleyim; olmadığım bir şeyi yapmak uygun olmazdı. Resmin olmazsa olmazları var; kompozisyon, renk, desen, leke, bunlar evrensel kurallar ama sonrası, bunun içini doldurmak ressamın dünyasına kalmış. Ben okuduklarımdan, yaşam felsefemden, çevremden etkileniyorum. Beslendiğim herşey de bu topraklarda, bu kültürde; bir Avrupalı gibi resim yapsam, o giysi bana uymaz; ama etkilendiğim şeyler elbette var.

     

    Ece Gauer, Nerede Bir Gönül Varsa Sabırla Cilalanır, 2017.

     

    Beğeniyle izlediğiniz güncel sanatçılar?

    Burçin Erdi hem kişiliğini, hem de resimlerini sevdiğim bir sanatçı. Neo Rauch, Anselm Kiefer, Marina Abramovic, Jean Marc Bustamante’yi sayabilirim. Bustamante aynı zamanda Münih ADBK hocalarındandı.

     

    Art50.net ile nasıl bir araya geldiniz? Online sanat platformları hakkındaki düşünceleriniz?

    Bir sanatçı arkadaşımdan duymuştum ve beğenerek takip ediyordum. Online sanat platformlarının daha da yaygınlaşacağını düşünüyorum. Sanatçılar da bu sayede daha geniş bir kitleye erişerek daha tanınır oluyor.

     

    Yakın gelecekte gerçekleştirmeyi planladığınız projeler?

    Haziran ayında Münih’te bir sergim olacak. Ağustos sonunda ise Tegernsee’de kişisel bir sergim var.

     

    Ece Gauer’in Art50.net’ te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.

  • Deniz Defne Acerol ile Masallar, Hikayeler ve Mitler Dünyası

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Deniz Defne Acerol tam anlamıyla bir öykü anlatıcı. Kompozisyonlarında klasik ve mitolojik referansları, günümüze dair ironik, eleştirel bir yaklaşımla bir arada kullanıyor. Art50.net ailesine yakın zamanda katılan Defne ile yaşamını, resimlerini ve devam eden projelerini konuştuk.

     

    Hong Kong’da dünyaya gelmişsin. Orada kaç yaşına kadar kaldın? Hayata bakışında bu deneyimin nasıl bir etkisi oldu?

    Hong Kong’da bir yaşıma kadar kaldım. Ailem Hong Kong, Bali, Tayland gibi yerlere seyahat edip buraların müziğini, giyim tarzını, yemeklerini, sanat eserlerini, başka bir deyişle yaşam biçimini öğrenip kendi hayatlarında çeşitlilik yaratmak için yer vermiş. Ben Türkiye’de büyüdüm; ancak ailem sayesinde gördüğüm, işittiğim bu farklılıkla hayal gücümün gelişmesinde, farklı bir bakış açısı kazanmamda oldukça yardımcı oldu.

     

    Türkiye’ye dönmeye ve sanat eğitimi almaya nasıl karar verdin?

    Ailem iş sebebiyle ben bir yaşımdayken Türkiye’ye dönme kararı almış. Mimar, ressam, tasarımcı ve heykeltıraş yetiştirmiş bir aileden geliyorum. Çizmeye çok küçük yaşlarımda, evimizin granit ve ahşap duvarlarını boyayarak başlamıştım. Ailem çok anlayışlıydı; ne yapsam hep destekliyorlardı. Mutlaka sevdiğim işin okulunu okumamı çok istediler. Aşçılık, heykeltıraşlık ve ressamlık arasından çocukluk tutkumu seçmiş oldum. Böylece ailem çocukluk tutkumu mesleğim haline getirmeme destek olmuş oldu. Babam ve annem hayal gücümüzü geliştirmek için hep hikayeler anlatırdı. Bu hikayelerin devamını heyecanla beklerdik. Sonunda ben de kendi hikayelerimi yaratmak istedim diyebilirim.

     

    Yapıtlarında ilginç bir şekilde klasik bir gravür etkisiyle anime/manga etkisi iç içe geçmiş gibi hissediyorum. Bu konuda neler söylemek istersin?

    Mimar Sinan’da çalışmalarımı Nedret Sekban ve Ahmet Umur Deniz’in önderliğinde sürdürürken resimlerime onların akademik, akılcı çözümlemelerinin yanı sıra kendi komik hikayelerimi eklemeye başladım. Hocalar bu yaklaşımımı çok desteklediler. Bu sayede resimlerimdeki hikayeler hafif hafif belirmeye başladı. Aynı zamanda Can Aytekin’den gravür dersleri almıştım. Tarama ucu bana gravür etkisini hatırlattığı için çok uygun geldi. İşimi bu denli kolaylaştıran bir malzemeyle hikayelerimi birleştirince, ortaya klasik gravürle anime etkisinin bir araya geldiği işler çıktı.

    Deniz Defne Acerol, Laboratuvar, 2016.

    Sanatında mitoloji ve masallardan gelen esinlenme oldukça belirgin. Şu sıralar storytelling meselesi de dünyada müthiş bir yükseliş yaşıyor. Masal kitapları ya da bu storytelling etkinlikleri için de iş ürettiğin oluyor mu?

    Şu sıralar ablamla birlikte geliştirdiğim projeler üzerinde çalışıyorum. Su, resim okuyor; aynı zamanda arkeolog olduğu için mitoloji ve efsaneler konusunda çok kapsamlı bilgisi var. Bundan da faydalanarak beraber konusunu yazdığımız, çizimlerini benim yaptığım bir proje üzerinde çalışıyorum.

     

    Yapıtlarını üretirken dijital teknolojilerden yararlanıyor musun? Dijital ortamda üretilen sanat yapıtlarına nasıl bakıyorsun?

    Dijital ortamda üretilen, zekice tasarlanmış çok etkileyici işler var. Açıkçası bazı eserlere baktığımda şaşırtıcı derecede ustalık içerdiğini ve bunların öğrenmem gereken çok şey barındırdığını görüyorum. Ben photoshop ile çizim yapıyorum ve her gün bu alanda piyasaya çıkan yeni programları takip etmeye gayret ediyorum. Ancak geleneksel malzemelerle ürettiğim işlerde photoshop ve benzeri programlardan faydalanmıyorum; çünkü işimi kolaylaştırmak ve zorlandığımda kazanacağım ilerlemeden kendimi mahrum etmek istemiyorum.

    Deniz Defne Acerol, Vapur Yolculuğu, 2016.

    Özellikle beğendiğin, takip ettiğin sanatçılar kimler?

    Beğeniyle takip ettiğim sanatçılar arasında Taner Alakuş, Eda Taşlı, Emin Mete Erdoğan ve Nick Alm gibi isimler var.

     

    Planladığın yeni çalışmalar, projeler?

    2016 yılında gerçekleşen Mamut Art Project’te sergilenen ‘Balık Pazarı’ serisinin boyutunu büyütüp malzemelerini değiştirerek aynı seri üzerinde çalışmaya devam ediyorum. Az önce bahsettiğim proje üzerinde de eş zamanlı olarak çalışıyorum.

     

    Art50.net ile nasıl bir araya geldin? Dijital platformlar konusunda düşüncelerin?

    Art50.net’te pek çok tanıdığımın ve arkadaşımın eserleri sergileniyordu. Genç sanatçılar için iyi bir fırsat olduğunu düşünüyordum. Mamut Art Project’ten sonra Art50.net benimle iletişime geçti. Tabii işlerimle ilgilenilmesi beni oldukça sevindirdi. Dijital platformlar günümüzün olmazsa olmazı. Artık eğitim bile internet üzerinden sağlanmaya başladı. Merak ettiğim her şeye anında ulaşabiliyorum. Bence dijital platformlar, araştırmasını bilen insanlar için çok büyük fırsatlar sunuyor. Bu sayede kimsenin manipülasyonuna maruz kalmadan saf ve doğru bilgiye ulaşabiliyoruz.

    Deniz Defne Acerol’un Art50.net’ te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.

  • Aslı Aydemir ile Seramik ve Toplumsal Olgulara Eleştirel Bir Bakış

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Aslı Aydemir seramiği başka malzemelerle birleştirip deneysel bir yaklaşımla ele alan, onu derin sosyopolitik kavramlarla donatan, özel bir sanatçı. Söyleşimizde Aydemir, bize esin kaynaklarını ve hayallerini tüm içtenliğiyle anlattı.

     

    Çalışmalarında belli başlı esin kaynakların neler?

    Beslenme kaynağımı yaşadığım coğrafya ve toplumsal getirileri, gördüklerim, duyduklarım ve aslında hiç inanmak istemediklerim oluşturuyor. Bir nevi yansıtma yapıyor ve kendimi işlerim aracılığıyla tedavi ediyorum. Kadın meselesi, barış çıkarları ve inanç öğelerinin başlıca konularım olduğunu söyleyebilirim.

     

    Seramik sanatının bu topraklarda çok derin kökleri var. Antik Çağ, Mezopotamya vb… Bu konuda neler söylemek istersin?

    Aslında seramiğin zanaattan sanata geçişi sanıldığı kadar eskiye dayanmıyor. 20. yüzyılın ortalarına kadar zanaat ve endüstriyel malzeme olarak görülen bu plastikliği yüksek malzeme, günümüzde sanatçıların tercih ettiği başlıca malzemelerden biri durumuna geldi.

     

    Seramik çok ciddi teknik hakimiyet gerektiren bir alan. Sen bu alanda nasıl bir eğitim sürecinden geçtin?

    Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Seramik ve Cam Tasarımı bölümünü 2003 yılında bitirdim. Eğitim sürecim ve sonrasında malzeme ile ilişkimi doğru bir platformda devam ettirebilmek amacıyla sürekli denemeler yaptım ve bilmediğim teknikleri araştırdım. Literatürü takip ettim ve bunu yaparken internetin de nimetlerinden faydalanarak seramik tasarımı ve sanat alanında yapılanları yakından izledim. Hatta yer yer karşıma çıkan teknikleri taklit ettim. Böylece bu kaprisli malzemeyle ilişkimi bir dengeye oturttum. Seramik birincil malzemem olmakla birlikte beton, epoksi, alçı ve metal de kullanıyorum. Her yeni malzemede ortak üretim süreçlerine şahit olmanın da keyfini  çıkarıyorum.

    img_7147

    Aslı Aydemir, Güzelleme Serisi.

    İşlerinde ciddi bir eleştirellik de söz konusu; tüketim çılgınlığı, insanın ve emeğin değersizleştirilmesi gibi konular sanatında ön plana çıkıyor. Bu bağlamda geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiğin “İade-i itibar” sergin nasıl bir yerde duruyor?

    “İade-i itibar” sergisi, Çin’de üretilmiş mavi-beyaz  porselen heykelciklerin sosyo-kültürel açıdan orta sınıfın evlerini süslemesiyle ilgili. Kendilerine o evlerde yaşayanlar tarafından biçilmiş değerin gerçek karşılığını bulması adına onları farklı malzemelerle yeniden işleyerek hem kendim, hem de yaşadığım toplum için nostaljik bir duygu yaratmak istedim.

     

    Yakından takip ettiğin sanatçılar kimler? Hangi yazarları okuyorsun?

    Açıkcası internet hayatımıza girdiğinden bu yana belli bir sanatçıyı takip etmek yerine ilgi alanlarım doğrultusunda olup ulaşabildiğim tüm sanatçı ve tasarımcıları takip etmeye çalışıyorum. Hayranlıkla izlediğim birçok sanatçı ve tasarımcı var. Bunlardan Johnson Tsang’ı örnek vermek isterim; kendisi porselen malzemesine olan hakimiyeti ve işlediği konular ile beni her daim etkiliyor. Son yıllarda projelerim doğrultusunda okuma yapmak adına malzemelerle ilgili teknik makalelere yöneldim; oysa okumaktan en çok zevk aldığım yazı biçimi masallar ve kısa hikayeler. Bir toplumu tanımak için masalların çok açıklayıcı olduğunu düşünüyorum.

     

    Art50.net ile nasıl tanıştın? Online platformlarla ilgili düşüncelerin?

    Günlük hayatımızın vazgeçilmezi olan online platformları çok olumlu buluyor, hatta olabildiğince artmasını istiyorum. İzleyicinin hem sanata hem de sanatçıya erişmesi adına büyük kolaylık sağlıyorlar. Art50.net ile bir arkadaşımın önerisiyle tanıştım ve aktif bir interneti kullanıcısı olmam sayesinde düzenli olarak takip ettim.

    chinatown-01

    Aslı Aydemir, Chinatown Serisi.

    Yakın zamanda bizi bekleyen yeni projelerin var mı?

    Şu anda 2017 yılı içinde yapmaya başladığım iki projem var; her ikisi de toplumsal baskı ve yaralarımız üzerine. İçinde yaşadığım toplumun kadın bir bireyi olarak kendi duygu durumumun yansımaları olduğunu söyleyebilirim.

     

    Mesleğine ve dünyaya dair en büyük hayallerin?

    Mesleğime ve dünyaya dair hayallerim aynı yönde ilerliyor. Daha adil ve eşitlikçi bir dünyada yaşamak daha mutlu, daha az eleştirel işler yapmama olanak sağlar ve daha huzurlu bir ruh haline dönmeme yardımcı olur. Hepimizin refah düzeyinin yükseldiği ve huzur içinde gülümseyebildiğimiz bir dünyada üretmek, şimdikinden  daha neşeli bir hal alacaktır diye umut ediyorum.

     

    Aslı Aydemir’in Art50.net’ te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.

  • Görkem Dikel İle Madde Ve Uzama Dair

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Görkem Dikel’in resimlerinde kaybolmak, kozmik bir bilmecenin tam ortasında hiç sorulmamış sorular sormak gibi; ona göre sanatçı kendini sürekli geliştirmeli ve hata yapmaktan korkmamalı. Dikel ile algıları alaşağı eden, bizi uzama dair bildiklerimizi sorgulamaya davet eden kompozisyonlarını ve sanatsal serüvenini konuştuk.

     

    Sanata nasıl yöneldin? Meslek olarak seçmeye nasıl karar verdin?

    Sanat eğitimi almaya çok erken yaşlarda karar vermiştim. Sanatla ilgilenen bir ailenin içinde büyümem bunda etkili oldu. Çocukluğumda kağıtlara, defter kenarlarına, ansiklopedilere ve mermer sehpamızın altına çizimler yapardım. Zaten annemi hep resim yaparken görürdüm. Ablam ise fotoğrafçı. Aslında sanatı meslek olarak görmüyorum; daha çok kişiliğimin bir parçası.

     

    Çalışmaların farklı teknik ve tematik yönelimlere dair ipuçları taşıyor. Bazı işlerin neredeyse pop arta göz kırparken bazıları oldukça soyut dışavurumcu bir dile sahip. Sanatın sana göre zaman içinde nasıl dönüştü? Belli bir akıma yakınlık duyuyor musun?

    Sanat hayatım boyunca çeşitli aşamalardan geçtim. Öğrencilik yıllarımın başlarında nesnellik içeren bir gerçekçilik arayışı içindeydim; kısa süre sonra espri kopyalar, desenler ve armoni arayışlarına girince daha soyutlamacı ve ifadenin daha ön planda olduğu resimler yapmaya başladım. Yine de desenim hep lekeseldi. Formun sırlarına bir oranda eriştikten sonra onu parçalama eğilimine girdim. Formu parçalayınca ona akılcı bir müdahalede bulunmuş oluyoruz ve geleneksel espasa birtakım sorular dahil ediliyor. Doğaya da o zamanlarda eğildim. Her gün Cecily Brown’a ve Joan Mitchell’e bakardım; hala bakıyorum. Yine o dönemde sık sık Spaghetti Western filmlerinden ve çöl atmosferinden etkilendim.

    Formu parçalama isteğim şimdilerde maddeyi ayrıştırma isteğine dönüştü. Onu etrafındaki diğer maddelerle ilişkilendirip katı, sıvı ve gaz halleri arasındaki geçişleri ele alıyorum. Duyumsadığımızın ötesindeki boyutlara dair yanılsamaları araştırıyorum. Bunları yaparken de uzayın var olan sorularını resim uzayının sorularıyla karşılaştırıyorum. Resim dilimin erken olgunlaştığını söyleyenler var; bunu çöp iş çıkarmaktan korkmuyor olmama borçluyum. Serbest denemelerim sayesinde çok şey keşfettim.

    Akımlara gelince, 50’ler Amerikan Soyut Dışavurumu, Yeni Leipzig Okulu, Genç İngiliz Sanatçılar Okulu, Körfez Alanı Figüratif Hareketi, erken Rönesans, ikona resimlerini ve Kikladik sanat gibi primitif sanatları kendime yakın buluyorum. Yine de kendimi 21. yüzyıl soyutlama resmi içinde görüyorum. Bu yüzyılın daha ilk çeyreğinde sayılırız ama şimdiden birçok kilit gelişme oldu. Tezimin de konusu olan 21. yüzyılın soyutlama ve espas anlayışı 20. yüzyıl üzerine kurulu olsa da günümüz araçlarından etkileniyor. Geçmiş trendlerin dönüşü, şehirlerin parçalı, orantısız, çarpık ve sürprizli alanlarının estetik anlayışımıza etkisi, borular, üçgenler, geometrik konturlar, yırtıcı hayvanlar, çöl, tropikal bitkiler, dokular arası espriler ve sanal göstergelerin de resme girişi eklektik bir biçim anlayışına hizmet ediyor. Doktor Frankenstein’ın yaratığı misali, bence uyumsuz elemanların bir araya gelmesinin yarattığı uyum, yüzyılımıza damgasını vurmayı sürdürecek.

    gorkem-dikel-bir-madenin-sonsuz-boslugu2014180x160-cm

    Görkem Dikel, Bir Madenin Sonsuz Boşluğu, 2014.

    Hangi konular ilgini çekiyor? Nelerden esinleniyorsun?

    Fizik kurallarının, doğanın ve evrenin bireyin hayatındaki müdahalelerini göstermeyi amaçlıyorum. İlk kişisel sergimin adının “Senden Daha Büyük” olması da bununla ilgiliydi. Resimlerimde fiziğin günümüzde vardığı nokta masallardan, anılardan, rüyalardan ve paradokslardan etkilenirken bilim kurgu ve polisiyeye benzer yapılar oluşturuyor. Örneğin “Bir Madenin Sonsuz Boşluğu” adlı işimde taramalarla derinlik hissi verdiğim bir mekana bakıyoruz. Bunu yaparken çizgilerin odanın formunu tanımlamıyor olmasına dikkat ediyorum. Buna rağmen geriye giden bir derinlik algılanıyor; boşlukta savrulan çizgiler klostrofobik hücrecikler yaratarak havayı katılaştırıyorlar. Bu işi Soma faciasının doğurduğu hislerle yaptım. Ayrıca işin adını koyarken Kuantum fiziğine göre sonsuzluk kavramının sadece makroya değil, mikroya da yönelik olduğunu dikkate aldım. Boşlukla ilgili olarak Victor Vasarely’nin şu sözleri çok şey anlatıyor: “Resimde ‘düzlem’ meselesiyle ilgilenen pek çok teorisyen iki farklı kavramı birbirine karıştırır: hacim ve boşluk. Her ikisi de üç boyutludur; fakat hacim belli, ölçülebilir bir kavram olduğu halde boşluk, zaman içinde belirlenecek bir olgunun mekanıdır”.

     

    Özellikle takip ettiğin sanatçılar?

    Kocaman bir takip listem var. Bir kısmını burada paylaşıyorum. Türkiye’den Tomur Atagök, İnci Eviner, Selma Gürbüz, Erdoğan Zümrütoğlu, Mahmut Celayir, Mustafa Horasan; yurtdışından Qiu Xiaofei, Liu Wei, Isa Genzken, Yutaka Sone, Daniel Heidkamp, Michael Armitage, Jana Schröder, Regina Scully, Jeff Elrod, Eddie Peake, Annie Neukamp, Albert Oehlen, Martin Kippenberger…

     

    Yurtdışında birçok sergi ve projede yer aldın. Senin için en önemlileri hangileri?

    2010’da Fransa, Fas, İspanya ve Türkiye’den gelen öğrencilerin katılımıyla İspanya’da gerçekleşen uluslararası bir konuk sanatçı programına katılmıştım. Fundación Tres Culturas’ın düzenlediği programda önemli tarihi ve kültürel noktalarda plastik sanat çalışmaları, söyleşiler, sunumlar gerçekleştirmiştik. Okulumuzdan Yrd. Doç. Erdal Kara da eğitmen olarak katılmıştı. Córdoba ziyaretimiz sırasında İspanyol yazar ve şair Antonio Gala’nın kurduğu bir vakıf olan Fundación Antonio Gala’yı da ziyaret etmiştik. Ortasında havuzu olan, Mudejar stilinde bir manastırdı. Büyüleyici bir atmosferi, çok güzel kitapların olduğu kocaman bir kütüphanesi vardı. Oradan döndükten sonra vakfın “Jovenes Creadores” sanatçı bursuna İspanyolca yazdığım projeyle başvurdum ve kazandım. 2013’te ise Sevilla’da, Galeria de Arte Aula’da açtığım “Empatía” adlı sergimde tanıdığım, tanımadığım herkesin bana içtenlikle kendi bakış açılarından yorumlarda bulunduklarını gördüm; onlar için sanat bir buluşma ve coşku nesnesiydi. Bu yönüyle buradaki sergilerden çok farklı bir ortamdı. Burada insanlar yalnızlaştırıldı ve yalıtıldı; ama bence bu geçici bir durum.

    gorkem-dikel-yirtilmaderi2017131x91cm

    Görkem Dikel, Yırtılma: Deri, 2017.

    Sence Türkiye’de genç sanatçıların yaşadığı en büyük zorluklar hangileri? Bu mesleğe yeni atılanlara önerilerin?

    Genç sanatçıların ailelerinden galericilere kadar yaşadıkları birçok zorluk var. Lakin onları tanıdıkça, kendileri için en büyük zorluğun yine kendileri olduğunu gözlemliyorum. Sanatçılar çok yönlü olmak durumunda; belli bir yere kadar kendi kendilerinin tasarımcıları, menajerleri, çevirmenleri, sosyal medya uzmanları, nakliyecileri, asistanları olmak durumundalar. Bu nedenle kendilerini geliştirmeli, çalışkan ve cesur olmalılar.

     

    Art50.net ile yolun nasıl kesişti? Online platformlar ile ilgili düşüncelerin?

    Online mecralardan yedi yıldır satış yapıyorum. Buralardaki varlığım üniversite öncesine dayanıyor. O dönemde online portfolyo sitelerine işlerimizi yükler, birbirimizi takibe alır, yorumlar yazardık. Deviantart bunlardan biriydi; tabii takma isimle bulunurdum orada. Şu anda piyasada o zamanlardan beri takip ettiğim birçok kişi var.

    Online galericilik çok ciddi bir iş; bir kültür ürününü popüler ve erişilebilir kılmayı, bunu yaparken de incelikli ve kaliteli davranmayı gerektiriyor. Art50.net şu an kendi alanındaki birçok uluslararası internet sitesi ile yarışabilir. Ayrıca iş bununla da bitmiyor; yeterince iyi olmayan bi yere denk gelirseniz, kargo aşamasından belgeleme sürecine kadar hem sanatçıya hem koleksiyonere büyük külfet çıkabiliyor. Art50.net, aldığım kişisel tavsiyelerle güvenilirliğinden bu açıdan da emin olduğum bir yerdi. Derken Art50.net’ten bir işbirliği teklifi aldım ve bu beni çok mutlu etti. Birlikte güzel çalışmalara imza atacağımızı düşünüyorum.

     

    Görkem Dikel’ in Art50.net’ te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.

  • Müge Ceyhan ile Sanat ve Edebiyat Üzerine

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Soyut kompozisyonlarında edebiyattan yoğun olarak esinlenen ve mekân kavramına özgün bir yaklaşım getiren Müge Ceyhan, üretirken hala çocukluğundaki heyecanı duyabilen, sezgilerine güvenen bir sanatçı. Müge ile yaratıcı alanlardaki yolculuğunu ve başlıca esin kaynaklarını konuştuk.

     

    Sanatla tanışman nasıl oldu? Hayatının hangi döneminde, nasıl ilgi duymaya başladın?

    Resimli hikaye kitapları, çocukluk dönemimdeki hayal gücümün, renk ve desenlerimin ilk yapı taşlarını oluşturdu. Boya kalemlerimden akıttığım sınırsız, kuralsız ve bitmeyen heyecanla her çocuk gibi küçük kağıtlara büyük dünyalar çizerek başladım. Şimdiki gözümle baktığımda fark ediyorum ki hala aynı şeyi yapıyorum. Eylem ve yöntem şekli değişse de temelde edebiyat ve resmi birbirinden ayırmadan çalışıyorum. Okuduğum kitaplarda resimler yok; fakat edebiyatın sihri ve yıllar içinde edindiğim sanatsal bakışla birlikte eserlerimi oluşturmamı sağlıyor.

     

    Neden soyut çalışmayı tercih ediyorsun? Hep soyut mu çalışıyorsun? Figüratif çalışmaların da var mı?

    Elbette temel eğitim aşamalarında anatomi, figür, natürmort gibi çalışmalar yaptım. Lisans eğitimimin son yıllarında tam anlamıyla soyut eserler çıkarmaya ve bunun beni daha özgür kıldığını hissetmeye başladım. Diğer yandan soyut kavramının izleyiciye de yorum hakkı tanıdığımı düşünüyorum ve bu bana haz veriyor.

     

    muge-ceyhan-mi-musica-pueblo-2016

    Müge Ceyhan, Mi Musica Pueblo, 2016.

     

    Kompozisyonlarında çoğu kez bir şehir siluetine baktığımı sezinliyorum. İşlerinde kente ve mimariye dair birtakım referanslar olduğunu söyleyebilir miyiz?

    Geçmiş yıllara oranla büyük bölümü espas içeren eserlerimde son yıllarda elemanlar daha ön planda ve söz sahibi. Bu da izleyicide mekan duygusu yaratıyor. Yaşadığımız şehir hayatı boşlukları doldurmak üzerine bir sisteme oturmuşken, beton kafeslerde nefes almaya çalışırken bu duygu kaçınılmaz.

    Evet, bu doğru bir yorum; ancak bu siluetler çoğunlukla ütopik şehirler, kentler, kasabalar, köyler… Var olmayan yaşam alanları belki de…

     

    muge-ceyhan-van-goghun-tek-kursunu-2014

    Müge Ceyhan, Van Gogh’un Tek Kurşunu, 2014.

     

    Renk de resimlerinde merkezde duran öğelerden biri. Renkle olan ilişkini biraz açar mısın? Resimlerinde kullandığın renklere sembolik bir anlam yüklüyor musun?

    Bu çok güzel bir soru! Birçok sanatçı gibi sinestezik duygularım yağlıboya tüplerinin kapaklarını açarken harekete geçiyor ve o andan itibaren onlar tarafından yönlendirilmeye başlıyorum. Ayrıca renklerin her biri bir anlam taşırken, hepsinin söyleyecek sözleri varken onlara teker teker söz hakkı vermeyi tercih ediyorum. Örneğin “Yeşil” bir ezgi mırıldanmak istiyorsa ona uygun bir zemin hazırlamaya çalışıyorum. Sessiz ve karanlık bir gecede herkesin köşesine çekilip hayallere daldığı ve eksik olan tek parçanın “Yeşil” bir ezgi olduğu bir sokak mesela… böylece herkes onu duyabilir ve anlayabilir. Kısaca onlar söylüyor, ben yaratıyorum diyebilirim.

     

    En çok esinlendiğin, takip ettiğin sanatçılar kimler?

    Cy Twombly’nin naif yaratıcılığı, Mariana Nelson’ın özgün ve organik tarzı, Jessica Stockholder’ın rengârenk yerleştirmeleri, Rothko’nun minimalliği ve Lucio Fontana’nın tek hamlede yarattığı vurgular.

     

    Seni besleyen, esinleyen metinler, yazarlar, kuramlar?

    Bazı kitaplar var ki bana o eseri yaptırıyor. Edebiyat zaten benim için başlı başına bir esin kaynağı  ve tek tek yazmam çok zor. Başlıcalarını kısaca paylaşacağım. Öncelikle Edgar Allan Poe’nun Gotik dünyası birçok eserimde distopik bir etki göstermiştir fakat bu etki realist anlamdan çok uzak ve masalsıdır. Metin Arditi’den Turquetto, John Fowles’dan Abanoz Kule, Tom Robbins’ten Parfümün Dansı da benim için önemli kitaplardır. Sanat kitapları arasında Graham Whitham ve Grant Pooke’un Çağdaş Sanatı Anlamak, Altıkırkbeş Yayınları’nın çıkardığı DADA MANİFESTOLARI eserleri ise kütüphanemde olmazsa olmazlardandır. Bir de John Berger’in Görme Biçimleri.

     

    Katıldığın son karma sergi “Where Is Sancho”dan söz eder misin?

    Çok keyifli bir sergiydi. Fikir, Don Kişot kitabını tekrar okumamla başladı. Cervantes’in 17. yy’da kaleme aldığı, yaşlı aristokrat Alonso Quijano’nun kötülüklerden arınmış bir dünya hayali kurarak şövalyeliğe soyunmasını anlatan kült eseri ile ortak bir yolda ilerlemek beni farklı malzeme, doku ve bakış açılarına yönlendirdi.   Don Kişot’un naif düşünce yapısı, davasına şüphesiz yaklaşımı, inancı ve hayalini kurduğu arınmışlık… Kısacası Ütopyacı Sosyalizm, tuvalimdeki renk ve kompozisyonlarda etkisini fazlasıyla gösterdi.

     

    muge-ceyhan-geceyi-burada-gecirecegiz-rocinante

    Müge Ceyhan, Geceyi Burada Geçireceğiz Rocinante, 2016.

     

    Yakın gelecekte bizi bekleyen sergi projelerin var mı? Veya yapmayı planladığın yeni çalışmalar?

    Hem resim, hem edebiyat alanında yeni projelerim var. Yeni serim “sıkışık haneler” konulu bir proje. Önceki çalışmalarımdaki genel siluetlere bakan izleyiciler şimdi daha yakına ve özele girmiş olacaklar. Diğer yandan 2 yıldır üzerinde çalıştığım kitap taslağım bu yıl biraz daha şekillenmiş olacak.

     

    Müge Ceyhan’ ın Art50.net’ te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.

  • Sanatçılarımız 2016’yı Değerlendirdi

    2016 fırtına gibi geçti… Tüm dünyada birçok önemli gelişmenin yaşandığı bu yıl sanat adına da farklı deneyimleri beraberinde getirdi.

    5 sanatçımız 2016’yı kendi mesleki yaşamları açısından değerlendirdi, 2017’den beklentilerini bizimle paylaştı.

    elgiz-muzesi_kasim-2016

    Aslı Kutluay Elgiz Müzesi’nde

    Aslı Kutluay:

    Ülkemizde 2016’da yoğun olarak yaşadığımız karışık durum, sistem değişikliği ve terör tehdidi. Arkadaşlarla en çok tartıştığımız konu ise “gitmeli miyiz ? Ya da nereye gitmeliyiz?” Peki, gidelim de, gittiğimiz yer daha güvenli olacak mı ? Savaş olmayacak belki ve daha çok refah içinde yaşamak için dünyadaki tüm kaynakları acımasızca tüketen ve başkasının toprağına göz dikmiş, savaş çıkarmak suretiyle bu döngüyü tasarlayan ve bunu siyaset haline getirmiş bir ülkeye mi gideceğiz ? Ve bu topraklarda daha çok çöp üreterek mi mutlu olacağız ? Aynı oksijeni soluyoruz sonuçta; ne kadar güvende olacağız ? Ben yaşadığımız toprakları terk etmeden kişisel fikir ve arınma yolculuklarına çıkmamız gerektiğini düşünüyorum.

    Bugün bana en ilham veren karakterler, örneğin bir kulübede yaşayan, hayatını köpeklere adamış bir genç; topraklarında sahip olma güdüsü hiç yaşamamış ve “çit” kavramı bilmeyen Aborjinler ya da para kavramından vazgeçerek komün hayatı kurmuş, sistem dışı yaşamaya cesaret gösterebilmiş insanlar… Ben de çalışmalarımda bunları anlatabileceğim yeni anlatımların peşinden gidiyorum. Kendimi tekrar etmeden, düşünerek, gelişerek, arınarak ve paylaşarak kendi kültürel kabilemi oluşturma yolculuğu diyebilirim. 2016’da yoğun olarak küresel ısınmaya ve savaşlara dikkat çekmeye uğraştığım Melting Point adlı projem için çalıştım. Vittorio Urbani’nin küratörlüğünü yaptığı projemiz, Venedik Mimarlık Bienali açılışında ve Altamura’da sergilenmesinin ardından üçüncü durağında İstanbul Tasarım Bienali paralel etkinlikleri kapsamında Elgiz Müzesi’nde iyimser ve yeni versiyonuyla izleyicilerle buluştu. Mekana bağımlı olmayan, arınmış, dürüst, dinamik, yenilikçi ve fütürist bir duruşu benimsemiş kabile galerisi olarak gördüğüm Art50.net ile yollarımız da bu şekilde kesişti. 2017’de bu fikirlerimi paylaşabileceğim yeni projeler üretmeye devam etmek istiyorum.

     

    Genco Gülan:

    Şahsen sergi sayılarım, sergilerimin şehirleri ve ülkeleri artmış olsa da 2016 pembe cümleler ile betimlenemeyecek bir sene oldu. Sanat sektörü ekonomik, politik ve kültürel bir asit testini geçti ve kendini kanıtladı. Daha da önemlisi, değişen koşullarda sanat, sanatçı ve sanatçının sorumluluk tanımları değişmeye başladı ve bunlar da öyle havada kalan şeyler olmadı. Zaten iyi sanat, çelişkileri sever.

    14681877_10154021974136270_8124491005400753355_n

    Genco Gülan, Taner, 2016. Vücut üzerine akrilik. Taner Ceylan’a referansla. Fotoğraf: Ceylan Atuk. Makyaj: Ece Çetiner

     

    Baysan Yüksel:

    2016 mesleğim adına bir geçiş ve üretim dönemi oldu benim için. Öncelikle yeniden bağımsız çalışmaya başlamak beni en çok tatmin eden gelişme oldu. Yeni üretimlere başladım. Şu anda iki farklı seri üzerinde çalışıyorum. Alanİstanbul’da katıldığım Cehennemde Bir Mevsim sergisi, yaptığım işlere bakış açımı olumlu anlamda değiştirdi. Bu bakış açısı şu andaki üretimime de yansıyor. Art50 ile katıldığım GaleriBu’daki Profiler sergisinde sanatçı konuşması yapmak ve ziyaretçilerle etkileşim içinde olmak da yine bu yıl vizyonumu genişleten etkinliklerden oldu. Bunun dışında en önemli gelişmelerden biri de yazar arkadaşım Zeynep Alpaslan’la kurduğumuz Lulu Comics oldu. Çizgi öyküler, masallar, çocuk kitapları, fanzinler, mini-kitaplar ve daha fazlasını paylaşmak amacıyla kurduğumuz bağımsız bir oluşum. 2016 yılında ikimiz de karınca gibi çalıştık. Zeynep yazdı, ben çizdim. Böylece kişisel projelerimin dışında, hem çizgi roman, hem de çocuk kitapları için illüstrasyonlar üretmiş oldum.

    2017’den beklentilerimse üretimi devam eden serilerimi tamamlamak ve sergi haline getirmek, bu doğrultuda yurtdışı sergilerine ve sanatçı rezidanslarına da katılmak. Ayrıca, Lulu Comics olarak planladığımız bir sergi projesi daha var, onu da hayata geçirmek ve üretimlere devam etmek istiyorum. Umarım 2017 hepimiz için daha üretken, daha huzurlu ve kara bulutların dağıldığı güzel bir yıl olur!

    screenshot_2016-10-08-20-38-14

    Baysan Yüksel PROFILER sergisindeki sanatçı söyleşisinde işlerini anlatırken

    Saliha Yılmaz:

    Açıkçası etrafımda bunca yıkım, ölüm ve yas varken hayattan bahsetmek anlamsız geliyor. Ancak tüm bu süreçte direnmek ve yaşamaya devam etmek gerekiyor ki zamanla güzel şeyler doğsun. 2016 yılında mesleğim adına yaşadığım en güzel gelişmeler: Yeditepe Üniversitesi Plastik Sanatlar yüksek lisans programından mezun oldum. Aynı dönemde İngiltere’de “Once Upon a Time in Dartmoor”  isimli 3 haftalık bir sanatçı rezidans programına katıldım. 2017 yılından beklentim ise, herkes ve her şey için iyileşmedir.

    dsc_0088

    Saliha Yılmaz PROFILER sergisindeki işlerinin önünde

     

    Hadra Tanrıverdi Birecik:

    Her şeye rağmen.. bir yılı daha geride bırakırken 2016 mesleğim adına, diğer yıllardan farklı olarak son beş yıldır üzerine odaklandığım, kimlikler, diyaloglar, metropoller, mekan-mekansızlık olgusu, hikayeler.. tüm bunları kapsayan ‘’Toplu Monologlar’’ seçkisinin yılı oldu diyebilirim. Bu bağlamda ürettiğim resimlerimi, Ekim ayında Galeri Eksen de gerçekleşen solo bir sergi ile sanat severlerle buluşturma imkanım oldu.

    Çoğulcu ya da kozmopolit bir şehirde hatta dünyada  yaşıyoruz ve zaten biz de biraz öyleyiz.. Yani biraz asimile biraz da çoğulcuyuz. Hangimiz böyle bir duruma maruz kalıp saf kalabildik. Tüm bu kaosun içinde ‘’büyük şehir hayatı’’nda sizi, sanatınızı besleyen olaylar da gerçekleşiyor. Bu anlamda mekandan bağımsız bir yanı olduğunu düşündüğüm sanat fuarlarını önemsiyorum. Contemporary İstanbul bunlardan biri. Bu yıl 11.sini izlediğimiz fuar, geçmiş yıllara oranla daha az bir kalabalığı ağırlasa da, sergi süresince farklı dinamikleri beraberinde yaşatan, ‘Evrensel Ağ’ı ayakta tutan bir sanat oluşumu idi. 2017 nasıl mı olur; bilmiyorum. Planlamadım. Ne gelirse.. Ne olursa.. Yoksa siz planladınız mı? Yapmayın bırakın aksın.. Ama sanat yapıyor olayım istiyorum, bunu biliyorum.

    14723195_527562540786381_3359632605589798912_n

    Hadra Tanrıverdi Birecik’in Galeri Eksen Balat’ta gerçekleşen solo sergisinden bir görüntü

Toplam 5 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.12345