• kerem durukan

    Kerem Durukan’ın Hayat Dolu Renkleri

    Röportaj: İpek Yeğinsü, Kapak Fotoğrafı: Ezgi Turan

    Kerem Durukan denince akla ilk her birinden yaşam enerjisi fışkıran kompozisyonlarındaki iddialı renkler gelir kuşkusuz. Resim, grafik tasarım ve endüstriyel tasarım gibi birçok yaratıcı alanda eğitim gören ve bu alanların her birinde edindiği birikimleri ilkel sanatta bulduğu yalınlıkla birleştiren Durukan ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

    >>>

  • begum_mutevellioglu

    Begüm Mütevellioğlu ile Bitkilerin Gizemli Dünyası

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Begüm Mütevellioğlu Art50.net ailesinin en kıdemli üyelerinden biri. Dingin kompozisyonlarında derin yaşanmışlıkların izini sürerken birey-mekan ilişkisi, mekan üzerinden kimlik inşası gibi konuları irdeleyen sanatçının aynı zamanda kişisel ilgi alanlarından bitkileri ele aldığı yeni serisini masaya yatırdık.

    >>>

  • filizpiyale_art50

    Doğa Manzaralarında Dinginliği Arayan Bir Ressam: Filiz Piyale

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Filiz Piyale sanatçı ve akademisyen kimliğini bir arada taşıyan, sanatın entelektüel boyutuna önem veren bir isim. İnsan-doğa ilişkisinin yarattığı gerilimle yüzleşen insanın dinginliğe varabileceğine inanan Piyale ile sanatının çıkış noktalarını ve gelecek projelerini konuştuk.

    >>>

  • Mehmet çevik

    Mehmet Çevik ile Resim Sanatı ve Masalların Dünyası

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Mehmet Çevik’in özgün kişiliği, resimlerinde yarattığı masalsı dünyada ifade buluyor. Art50.net ailesine yeni katılan Çevik’in sanat öyküsünde, çocukluğunun kahramanlarının da eşlik ettiği renkli bir yolculuğa çıktık.

     

    Resimle nasıl tanıştın? Çocukken de resim yapar mıydın?

    ‘Resim yapma’ faaliyetiyle ilk olarak TRT’de yayınlanan “Susam Sokağı” isimli çocuk programında tanıştım diyebilirim. Tuval resmini ise Bob Ross’un TRT 2’deki “Resim Sevinci” programından öğrendim. Bob’un fırça manevralarını ailecek, ağzımız açık kalarak izlerdik. Bence 80’li yıllarda doğmuş ve kırsaldan, alt kültürden yetişen kuşak Bob’a çok şey borçlu. İlk yağlıboya resmimi ortaokul yıllarımda yapmıştım ve tıpkı Bob’un yaptığı gibi karlı bir manzara resmi yapmak istemiştim. İlk tuvalimi beğenmeyip kafama geçirdim ve parçaladım! Her ne kadar iyi olmadığımı düşünsem de, o yıllardaki resim öğretmenim resme olan tutkumu fark etti ve beni Güzel Sanatlar liselerine yönlendirdi. Kariyerime Adana Güzel Sanatlar Lisesi’ne girerek başladım.

     

    İşlerinde adeta çocuksu, neredeyse ‘cici’ diyebileceğimiz bir dilin arkasına gizlenmiş tekinsiz hikayeler var. Bu tarzın ne zaman, nasıl ortaya çıktı? Hangi konulardan besleniyorsun?

    Çalışmalarımdaki bu etki Susam Sokağı’ndaki kurgusal dünyanın ve The Muppet Show karakterlerinin etkisini hala içimde yaşatmamdan kaynaklanıyor olabilir. Aslında çalışmalarımda genel olarak kesin bir ‘iyi kalplilik’ egemenliği olsun isterim. Ben bir Hüzün Aktivisti değilim. Hikayeler var ve resimler konuşuyor; ama bu dil biraz farklı. Paganca konuşmak gibi. Anlama ve anlamlandırma kaygısında da değilim; sonuç ve bağlam aramıyorum. Masalı dinlerken uyuyakalsak da masal devam ediyor. Aslında daha önce akademide öğretim elemanı olarak çalışıyordum ve bu tarzım akademi ile yollarımı ayırdıktan sonra oluştu. Akademik dilin çok yorulduğunu düşünüyorum ve onu çok sıkıcı buluyorum.

    Mehmet Çevik - Bebek Rüyası

    Mehmet Çevik – Bebek Rüyası

    Özellikle takip ettiğin, ilgini çeken yazarlar/sanatçılar?

    Özellikle takip ettiğim sanatçılar, yazarlar, siyasetçiler, arkadaşlar veya insanlar yok. Kiminle, neyle karşılaşıyorsam veya kendimi nerede buluyorsam onu okuyor, ona bakıyor, onu dinliyor ve onunla yaşıyorum. Çok seçici olmamaya çalışıyorum. Her şeyde bir şey var! Yeterli motivasyon olduktan sonra her türlü beslenme imkanı olduğu düşüncesindeyim. Kısacası esnek bir insanım ve rastlantısal yaşamaya bayılıyorum!

     

    İllüstrasyon, çizgi roman ya da karikatür gibi alanlarda da çalışmalar yapıyor musun? İleride yapmayı düşünüyor musun?

    Buna benzer şeyler denemiştim; ama tam olarak yapmadım. Asla yapmam da demiyorum. Lise yıllarımda çok karikatür çizdim. Mizah dergilerine özenirdim; Pişmiş Kelle isimli dergiyi her hafta alırdım. Sonra dergi çıkmaz oldu ve karikatüre olan ilgim azaldı. Resim sanatının dili çok değişti ve hala değişiyor; bütün konsantrasyonum resim sanatı üzerine. Bu nedenle şu sıralar illüstrasyona zaman ayırmak benim için çok zor .

    Mehmet Çevik - Yatmaz Kalkmaz

    Mehmet Çevik – Yatmaz Kalkmaz

    Art50.net ile nasıl tanıştın? Sence online platformların genç sanatçılara ne gibi katkıları oluyor?

    Art50.net ile tavsiye üzerine tanıştım. Daha sonra siteyi inceledim ve çok beğendim. Klasik galerilere karşı biraz temkinliyim. Ama online galeriler daha esnek ve dönemin ruhuna daha uygun. Sonuçta dijital çağdayız. Sanal ortamda bilgi alış-verişi çok daha hızlı ve online platformlar bu hızlı dolaşımla gayet uyumlu. Ayrıca online galeriler, klasik galerilere nazaran daha fazla sanatçı ile çalışma imkanına sahip; böylece genç ve yeni sanatçıların kendilerini gösterebilmeleri için daha fazla alan ve fırsat oluşturuyorlar.

     

    Yakın gelecekte senden hangi projeleri bekliyoruz?

    Ulusal ve uluslararası birçok sergi ve fuara katılıyorum. Ayrıca bağımsız olarak gerçekleştirmeyi planladığım bazı alternatif ve kendine özgü solo ve grup projelerim de var.

     

    Mehmet Çevik’in Art50.net’ te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.

  • Umut Yalım’ın Sıradışı Sanat Serüvenine Dair

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Umut Yalım çağdaş sanat dünyamızın renkli, özgün ve çok yönlü isimlerinden biri. Yazan, çizen ve performanslar gerçekleştiren, bunu yaparken de sanat olgusuna eleştirel bir yorum getiren Yalım ile sanat serüvenini, ilgi alanlarını ve projelerini konuştuk.

     

    Sanatla ilgilenmeye ne zaman, nasıl başladın? Peki ya Elvis nasıl girdi hayatına?

    Ebeveynlerin çocuklarına oyalansınlar diye verdikleri defterlerle, oyalanmak yerine, saatlerimi geçirmemle başladı “Sanat” yaşamım. 1-2 yaşlarıma denk gelir bu süreç. 11-12 yaşlarıma dek sürekli çizdim. Sonra yazmaya başladım. Yazı, çizinin önüne geçmişti o dönem. İkisini denk getirdiğim dönem lise yılları, sonrasında da İngiltere. Burada da Elvis devreye girdi. Genel gençliğin tersine çok da müzik dinleyen biri değildim lisede. Öyle ölüp bittiğim bir şarkıcı da yoktu. İngiltere’de derslik arkadaşımın: “Çizdiklerinde çok fazla Rock’n’Roll var” demesiyle Rockabilly kişilikleri araştırmaya başladım. Başlamamla birlikte yüzüme ilk tokadı atan tabii ki Elvis oldu. Gerek yaşam öyküsü gerekse müziğinde kendimle çok ortak nokta buldum. O zamandan bu yana çalışmalarımı o koşutlukta sürdürdüm ve sürdürüyorum.

    Umut Yalım - Rockabilly Olmak

    Umut Yalım – Uyumsuz Rockabilly

    İngiltere’de aldığın sanat eğitiminden söz edelim mi? Nasıl bir süreçti? Sana ne tür katkıları oldu?

    İngiliz-Amerikan eğitim yaklaşımının tipik özelliği, kişiyi kendiyle baş başa bırakıp, kendi yolunu öz çabasıyla buldurma isteğidir. Fransız ekolünün geleneksel işlik düzeni yerine de geniş bir serbestlik vardır. Yaptığının arkasında ne olursa olsun durduğun ve bunu sürdürebildiğin sürece de hocalarından her tür desteği görürsün. Bu yapının bana kattığı en önemli şey özgüven ve genel-geçer akımların tutsağı olmamak, tüm sanat dallarıyla bütünleşik olmak oldu. Kanımca, ülkemiz sanatçısının da en büyük sorunu bu: Genele çabuk uyum sağlamak ve kendisini yalnızca tek yolda sınırlamak.

     

    Sanatında temel kavramlar ve konular neler? Kimdir bu Rockabilly? Ve neden o?

    Özünde her türlü konu ilgi alanıma giriyor. Ancak o her türlü konuyu da kendimleştiriyor ve simgeleştiriyorum. Bu simgeleştirmeyi de nesne ya da eşya boyutuna indirgiyorum. Örneğin, prize bağlı olmayan ama yine de çalan telefonun bendeki karşılığı bekleme durumu ve bu durumla bağlantılı olan tüm konular. Bu durum ve konuların tutamacı da Uyumsuz Rockabilly. Uyumsuz Rockabilly’ye alter-egom diyebilirim. Son on beş yılımın adeta bir özeti. Elvisî bir kişilik. Giyimi, biçimi, saçı, biçemi vs… Kendimi Elvis’le özdeşleştirdiğim için de alter-egom eserlerime böyle yansıyor.

    Umut Yalım - Rockabilly Olmak

    Umut Yalım – Uyumsuz Rockabilly

    Görsel sanatların yanında edebiyatla, özellikle de şiirle yakından ilgilisin. Bu iki etkinlik alanın arasında nasıl bir ilişki kuruyorsun? İkisi arasında gerek senin yaratıcı deneyimin, gerek konular açısından ne gibi benzerlik ve farklar var?

    Kanımca şiir, edebi bir türden çok plastik bir sanattır. Edip Cansever bunu “Şiir, yapılan bir şeydir” diye özetler. Şiirin yazısı, bir çizidir özünde; “kedi” sözcüğünün yazısı, bir kediyi çizmekten daha güzeldir. Zaten yazının kendisini bir çizi olarak geleneksel sanatımız hatta kullanagelmişliğimiz var. O yüzden içgüdüsel ve algısal bir yatkınlığımız olduğunu düşünüyorum bu yazı ve çizi birlikteliğine. Bundandır ki, yapıtlarımda yazının kendisini plastik bir araç olarak da kullanıyorum. Ayrıca yeni başlattığım WritingArting dizimde, yazıyı öyküleme biçemiyle bir çizisel araç olarak kullanıyorum. Kısacası, şiir ve plastik sanat çalışmalarım birbirine içkin bir durumda ilerliyor.

     

    Art50.net ile nasıl tanıştın? Online sanat platformları hakkındaki düşüncelerin?

    Güliz’le (Özbek) sanat çevresinden yıllara dayanan bir hukukumuz vardı. Kurucusu olduğu Art50.net’i zaten tanıyor, biliyor ve seviyordum; ancak bir parçası olmam, sanatçı dostum Haydar Akdağ sayesinde oldu. O, beni bir sanatçı olarak Art50.net’e tanıttı. Böylece eksik bir yanım daha tamamlanmış oldu; çünkü günümüzde sanal ortam yaptıklarımızın ve yapacaklarımızın sanat izleyicisiyle arasındaki en büyük ve en hızlı bağlantı noktası. Art50.net de bu çevrimiçi alanın hem Türkiye, hem de uluslararası alandaki en iyi temsilcilerinden. Zaten böyle giderse dünyanın kendi içinde bir iç-evren yaratacağını, çok bağlı ağlarla insanın bizâtihi kendisinin çevrimiçi bir canlımsıya dönüşeceğini, sanatın da bundan ayrıksı kalamayıp, yalnızca çevrimiçi bir alanda üretileceğini düşünüyorum. Böylece, Art50.net gibi çevrimiçi ortamların gelecekte hem kendi yaşamımızın hem de sanat yaşamının tek odağı olacağı kanısındayım.

    Umut Yalım - Uyumsuz Rockabilly

    Umut Yalım – Uyumsuz Rockabilly

    Kendine, sanatına dair en büyük hayalin? Yakın gelecekte yapacağın proje(ler)?

    En büyük hayallerimden biri The Serpentine Gallery’de anıtsal bir yerleştirme yapmak. Yerleştirmenin kavramsal ve çizimsel altyapısı çoktan hazır. İlerleyen dönemde bu konuyla ilgili harekete geçeceğim. Projelere gelirsek, hep sanat yolculuğumun İngiltere ayağının yarım kaldığını düşünürüm. Önümüzdeki günlerde o yöne doğru bir atılım yapmayı da düşünüyorum. Sık sık içinde bulunduğum karma sergilerden, kişisel sergilere geçme amacındayım. Bu arada 7-25 Kasım tarihleri arasında New York Artifact Gallery’de kişisel bir sergim olacak ve az önce sözünü ettiğim WritingArting yapıtlarım sergilenecek. Böylece Amerikan sanat ortamına girmeye bir adım daha yaklaşacağımı umuyorum. Yakın gelecekte WritingArting’i daha da geliştirmek istiyorum. İki boyuttan koparıp üçüncü boyuta geçirmeyi hedefliyorum. Bu bağlamda Anti-Art’a daha çok eğileceğim gibi görünüyor. Zaten içinden geçmekte olduğum bu dönemimi Anti-Artist evrem olarak tanımlıyorum.

    Umut Yalım’ın Art50.net’ te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.

  • Art50.net’in Yeni ve Çok Yönlü Üyesi: Ahmet Rüstem Ekici

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Ahmet Rüstem Ekici adını son yıllarda sıkça duyar olduk. Sanattan tasarıma, yazarlıktan fotoğrafçılığa yaratıcılığın hemen her alanında üretkenliğiyle varlık gösteren Ekici ile yeni katıldığı Art50.net’te devam eden sanat serüvenini konuştuk.

     

    Sanata olan ilgin ne zaman, nasıl başladı? Televizyon sektöründe sanat yönetmenliği ve set tasarımı yapmaya nasıl yöneldin? Bu süreçte neler öğrendin?

    Tasarım ve çizime olan yeteneğimle küçük yaşlarda tanıştım ve çeşitli eğitimlerle üzerine gittim. Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde tüm disiplinler ile olan yakın ilişkim, sahne tasarımı ve TV set, dekor tasarımı gibi eğitimler beni İç Mimarlık mesleğinden kopararak televizyon sektörüne yönlendirdi. Televizyon stüdyo ve dekor tasarımı oldukça farklı disiplinlerle iç içe bir dal. İşin içinde marangozluk, demir işçiliği, ışık tasarımı ve farklı materyaller var. TV dekoru insan kadar kamera için de üretildiğinden, ortaya çıkan sonuç çıplak gözle başka, kamera ile başka görünen bir illüzyon. Bu yüzden fotoğraf eğitimi de oldukça önemli. Bu süreçte malzemeyle illüzyon yaratma, ışık tasarımıyla mekanda dramatik manzaralar oluşturabilme yeteneğim gelişti. Malzeme bilgim, çalışmalarımda işlediğim temalara uygun malzemeler seçerek üretmeye yönlendiriyor ve bu çoğu zaman hazır nesne oluyor. Bir de üretim sürecinin tümünde eskizlerle ilerlediğim için 3D çizime dair birçok şey öğrendim.

    Ahmet Rüstem Ekici, US serisi No:3

    Ahmet Rüstem Ekici, Us Serisi No:3

    Sanatında kullandığın temel kavramlar, araştırdığın başlıca konular?

    Şehrin merkezinde yaşayan bir birey olarak her gün tanık olduğum tablo bana çok fazla manzara sunuyor. Bu manzaraların bir elemanı olarak kimliğim ve öteki olarak adlandırılan tüm çevrem çalışmalarımın temelini oluşturuyor; cinsiyet, aile, ilişkiler, var olma çabamız ve hızlı dönüşümü ile şehir, ilgilendiğim belli başlı kavramlar. Gezdiğim parkta, izlediğim kentsel dönüşüm sürecinde bireyin var olma çabasına, mahremine, farklılığına dair çok ipucu buluyorum ve bu durum sürekli iş üretmemi sağlıyor. Öte yandan mimari eğitimim beni daha çok üç boyutlu, mekansal işler üretmeye itiyor; kendimi aktarım dili olarak en çok mekana özgü yerleştirmelere ve dijital çalışmalara yakın buluyorum.

     

    Seni esinleyen sanatçılar, tasarımcılar? Sence sanat ve tasarım arasında nasıl bir ilişki var?

    Sanat ve tasarım birbirinden asla kopmaması gereken bir bütün. İkisi de birbirine hizmet ediyor ve beraber şekilleniyor. Tek farkları, bağlama göre varoluş amaçları ve kavramları. Yeni yüzyıl bize bu ikilinin neredeyse sürekli beraber hareket eden birer araç olduklarını moda, gösteri teknolojileri, yeni medya sanatının kullandığı arayüzler ile zaten gösterdi. Gottfried Helnwein sahne tasarımları, oluşturduğu manzaralar ve imgelerle en fazla ilham aldığım sanatçılardan biri. Sokak sanatına ilgimden ötürü JR’ı, özellikle de büyük ölçekli çalışmalarını merakla takip ediyorum. Tasarımcı olarak Marcel Wanders’in mekan ile kurduğu ilişki çok hoşuma gidiyor. Şahin Kaygun, Polaroid çalışmaları ile en büyük ilham kaynaklarımdan.

    Ahmet Rüstem Ekici, Us Serisi No:2

    Ahmet Rüstem Ekici, Us Serisi No:2

    Art50.net’te yer alan serilerinin çıkış noktası ve tekniği nedir?

    Art50.net için We-Us isimli iki farklı seri hazırladım. “Biz” teması altında ürettiğim bu çalışmalar için bana verilmiş sonsuz bir evren olarak algıladığım 3D program arayüzünde bir alan oluşturup, o alana bir sahne olarak yaklaştım. Tamamen 3D çizimler üzerinden ürettiğim “Us” serisi evlenmek, bir olmak isteyen bir çiftin hikayesini anlatan, 3 parçadan oluşan bir story board gibi kurgulandı. Bu LGBTi+ temalı hikayelerin giriş, gelişme ve sonuç örgüsünden yola çıkan hikayeyi yorumlamayı ise izleyiciye bırakıyorum. “We” serisinde ise önce maket olarak ürettiğim sahnenin fotoğrafını çekip dijital süreç ile şekillendirdim. Bu seri de izleyiciye bir hikayenin parçaları olan manzaralar sunuyor. Sahne tasarımlarımda her zaman var olan senaryoya uygun dekor oluşturuyorum; oysa sanat üretimlerimde dekorum ve hikayem anlatım olarak bir bütünü oluşturuyor ve hikayeler izleyicilerin bireysel deneyimleri ile özgünleşiyor.

    Ahmet Rüstem Ekici, We Serisi No:2

    Ahmet Rüstem Ekici, We Serisi No:2

    Sonsuz imkanın olsa yapmak istediğin proje/yerleştirme?

    Dijital çizimler bana sonsuz malzeme ve alan sağlıyor. 3D çizimlerimi oluştururken çizim yaptığım alan içinde 360 derece gezebiliyorum ve bu benim gerçeklik ile bağımı sürekli sorgulatıyor. Bir hikayenin sahnelenmesi için gereken ışık ve dekoru herhangi bir bütçe kısıtlaması olmadan dijital çizimlerim ile gerçekleştirebiliyorum. İnstagram’da sık sık paylaştığım 3D çizimlerimi gerçek ölçeklerinde mekana özgü yerleştirmeler olarak üretebilmeyi çok isterdim. Şehirde iz bırakacak, büyük ölçekli bir yerleştirme ile insanları biraz da olsa gerçeklikten koparabilmeyi isterdim.

     

    Dünya üzerinde en çok görmek istediğin yer?

    Potansiyeli olan bir sanat gezginiyim. Coğrafi veya mimari açıdan dev ölçekli alanlarda bireyin varlığını ve bedenini küçücük görebileceği her yeri görmek ilgimi çekiyor. Şu ana kadar 12 ülke gezebildim ama çocukluğumdan bu yana en büyük hayalim Cape Town’du; onu da gerçekleştirdim. Dünya etkileyici ve bizi anlık sorunlarımızdan uzaklaştıracak güçte güzellikler ile dolu. Umarım tüm bu güzellikleri yok olmadan deneyimleme fırsatım olur.

     

    Art50.net ile yollarınız nasıl kesişti? Online platformlar ile ilgili düşüncelerin?

    Son 3 yıldır aktif şekilde sanat ve sanat gezileri blogu yazıyorum. Bu yazı macerası çeşitli dergilere de uzandı. Blog kurmamdaki amaç sanatı elimden geldiğince desteklemekti. Sevdiğim bir online platform olan Art50.net’in projelerini de haber yaparak destekledim ve sanatçı olarak bu ailenin bir parçası olmak istedim. Online sanat platformlarını alıcıya kolay ulaşabilmelerinden dolayı oldukça gerekli buluyorum. Sanat piyasası dediğimiz şeyin aktivite döngüsü her ne kadar İstanbul’da yığılmış olsa da çağdaş sanat ile ilgilenenlerin Türkiye’nin diğer şehirlerinde de var olduğunu unutmamak gerek.

    Ahmet Rüstem Ekici, Us Serisi No:1

    Ahmet Rüstem Ekici, Us Serisi No:1

    Yakın gelecekte senden hangi projeleri bekliyoruz?

    İlk kişisel sergim için hazırlanıyorum. Kadın, beden ve kadının mimari ile olan ilişkisinden yola çıktığım bir seri üretiyorum. Mimari çizim programları kullandığım bu seri çeşitli yapılar ve yapı elemanları üzerinden şekillenecek.

     

    Ahmet Rüstem Ekici’nin Art50.net’ te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.

  • gozde gurel

    Gözde Gürel ile Sanata ve Topluma Dair

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Çok genç, ama bir o kadar da derinlikli bir sanatçı Gözde Gürel. Yapıtlarında insanı tüm kaygıları, acıları ve umutlarıyla ağırlıyor. Art50.net ailesinin yeni üyelerinden Gürel’i ve sanatını daha yakından tanıdığımız bir söyleşi gerçekleştirdik.

     

    Sanata ilginiz ne zaman, nasıl başladı?

    Küçüklüğümden beri resimle ilgileniyorum. Eğitim hayatıma son yedi yıldır grafik tasarım bölümü öğrencisi olarak devam ediyorum. Aslında bu beni ne yapmak istediğime karar verme düşüncesinden biraz uzaklaştırmıştı; buna karşın bu dönemde resim yapmaya devam etmem gerektiğini tekrardan keşfettim.

     

    Sanatınızı “lowbrow akımına yakın” olarak tanımlıyorsunuz. Bu akımdan, özelliklerinden ve tarihçesinden biraz söz edelim mi?

    Lowbrow, 70’li yılların sonunda Los Angeles, Kaliforniya’da ortaya çıkan bir görsel sanat akımı; Pop Sürrealizm olarak da biliniyor. Genellikle resim ağırlıklı, heykel veya oyuncak da icra edilen bir akım olmakla birlikte alt kültür ve çizgi romandan da besleniyor.

    Gözde Gürel, Gizli Oda Arkadaşı, 2015.

    Gözde Gürel, Gizli Oda Arkadaşı, 2015.

    Çalışmalarınızda otobiyografik öğeler, psikolojik referanslar ve toplumsal eleştiri ön plana çıkıyor. Sizce günümüz toplumlarının en önemli sorunu nedir?

    Toplumun bir parçası olduğumu varsayarsak buna bireysel bir yerden cevap verebilirim; sanırım çok değerli olduğumuzu düşünmekle birlikte kendimizi sürekli değersizleştirildiğimiz ve değersizleştirdiğimiz insan ilişkilerinin içinde buluyoruz. Bu, ironik olduğu kadar da yorucu birşey. Ne isteklerimiz ne de karamsarlığımız bitiyor.

     

    Yapıtlarınızda çizgi roman ve karikatürle akraba bir yaklaşımdan söz etmek mümkün. Takip ettiğiniz çizgi romanlar var mı? En sevdiğiniz çizgi roman kahramanı kim? Neden?

    Çok takipçisi olmasam da çizgi roman okumayı seviyorum. Özellikle Image Comics’in serilerini oldukça güçlendirici ve çağdaş buluyorum. Genelde Wonder Woman ve Batwoman gibi cinsiyet normlarını yıkan karakterlerin hikayelerini okumak hoşuma gidiyor.

     

    İşlerinizde sosyal fobiyle ilgili birçok referans mevcut. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz?

    İnternet öncesi ve sonrası döneme denk gelen kuşaktan biriyim ve aslında zaman zaman zor günler geçirdiğimizi söyleyebilirim. Duygularımızla pratiğe döktüklerimiz sürekli çatışma halinde ve bu yüzden problemlerimizi sürekli gerekçe gösterip insanları yanımızdan uzaklaştırmaya eğilimli hale geldiğimizi düşünüyorum.

    Gözde Gürel, Anksiyete, 2015.

    Gözde Gürel, Anksiyete, 2015.

    Beğeniyle takip ettiğiniz sanatçılar? Esinlendiğiniz yazarlar?

    Matt Gordon, Alice Wellinger, Camille Rose Garcia, Alessandro Sicioldr, Elif Varol Ergen, Mercedes Helnwein, Nick Sheehy, Ali Elmacı ve Thomas Ascott’u sayabilirim. Lisedeyken William S. Burroughs’un eserlerinden esinlenerek resimler yapardım; halen serbest çağırışımları olan ve zihnini dolambaçlı bir gezintiye çıkaran yazım tekniğinden etkileniyorum. Özellikle bir iş üzerinde fikir geliştirirken o serbest çağırışım güzel sonuçlar veriyor.

     

    Art50.net ile nasıl tanıştınız? Online platformlar hakkındaki düşünceleriniz?

    Art50.net ile tanışıklığım Galeri Bu’daki Coğrafya: LGBTİ+ Onur Haftası Sergisi’nin ardından başladı. Daha önceden online bir platformda işlerim satışa sunulmamıştı ve benim için yeni bir deneyim olacak.

     

    Yakın gelecekte sizden hangi projeleri bekliyoruz?

    Şu anda öncelikli planım motivasyonumu yüksek tutup daha da çok üretebilmek.

     

    Gözde Gürel’in Art50.net’ te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.

  • Kerem Topuz ile Sinemadan Popüler Kültüre

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Art50.net ailesine yeni katılan Kerem Topuz, çağımızın tüketim kültürünün ve popüler imgelerinin nabzını tutan bir sanatçı. Sinemayla profesyonel olarak ilgilenen Topuz ile Pop Art’tan Kapitalizm eleştirisine uzanan derin bir sohbet yaptık.

     

    Sinemadan görsel sanatlara geçişiniz nasıl oldu?

    Aslında tam tersi oldu. Sinemayla ilgilenmeye başlamadan önceki ilk çalışmalarım video ve enstalasyon türündeydi. Daha sonra sinema sektörüne girdim; yoğun emek gerektiren bir alan olduğu için görsel sanatlarla ilgili çalışmalarıma yeterince vakit ayıramamaya başladım. Sadece kendi projelerime yoğunlaşma kararı aldığım son 2 yıldır da ikisini bir arada yürütmekteyim. Şu an Lavinya isimli sinema filmimin çekim hazırlıklarını tamamlamak üzereyim. Sanırım bu röportaj yayımladığı sıralarda ben sette, çekimde olacağım.

     

    Pop Art’a olan ilginiz çalışmalarınızda açıkça görülüyor. Sizce 21. yüzyıl mit üretmekte 20. yüzyıl kadar başarılı olabildi mi? Ve niçin?

    Evet, hem de fazlasıyla; sadece modern mitsel çevremizle o kadar iç içeyiz ki, şu an neyin mit olup neyin olmadığını algılamakta zorlanıyoruz. Artık 20. yüzyılın hayranlık duyulan efsanevi kahramanlar devri kapandı ve onun yerini sıradışı, heyecan uyandıran, ulaşılması zor ‘tüm yenilikler’ aldı. Örneğin piyasaya çıkan yepyeni bir ürün, o ürüne sahip olmak için yaratılan yaşam tarzları başlı başına yeni mitler haline geldi. Reklamlar bize bu yaşam tarzlarına ulaşmanın yollarını ve ancak o ürünlere sahip olursak yapabileceklerimizin mesajını her gün pompalamakla meşguller. Bu yüzden günümüzün mitleri ikonik figürler değil, cep telefonları, başkalarının hayatlarına duyulan merak ve dedikodu…

    Kerem Topuz, Girls No 2, 2017.

    Kerem Topuz, Girls No 2, 2017.

    Reklam demişken, sanatınızda sıklıkla yer verdiğiniz Kitsch, tüketim kültürü ve popüler imgeler reklam dilinin de önemli bir parçası. Hiç reklam çektiniz mi?

    Evet, çektim. Dolayısıyla reklam dünyasında kullanılan dile bir yakınlığım var; ama ben aynı dili eleştiri amaçlı, onlara karşı kullanıyorum.

     

    İşlerinizde kadın bedeninin metalaştırılmasıyla ve cinsel objeye indirgenmesiyle ilgili referanslara da rastlıyoruz… Bu meseleden de biraz söz edelim mi?

    Aslında çalışmalarım anlamsal olarak birbiriyle bağlantılı ve bütünlüklü. Nasıl ki günümüz kapitalist piyasası ideal olanın ne olduğunu bize kendi ürettiği mitlerle dayatıp daha çok kâr etme yöntemleri geliştiriyorsa, kadın bedeni ve cinselliğini de aynı bağlamda kullanarak tüketimi sosyo-kültürel kodlar üzerinden arttırmaya çalışıyor. Cinsellik onun için çok kârlı bir alan. Kapitalist sistem, öngördüğü güzellik ve standardize edilmiş beden anlayışını bir cinsel haz ve tüketim nesnesine indirgediğinde satılabilir hale de getirmiş oluyor. Kadın bedenini, görselliği ön planda olan cinsel, cazibeli bir gövde olarak sunmak beraberinde o ideal bedene ulaşmak için gerekli yöntemlerin ve ürünlerin de satılmasını kolaylaştırıyor. Ben de eleştirimi metalaştırılmış kadın bedenlerinin görsel imgeleri üzerinden vurguluyorum. Meta fetişizminin geldiği boyutları göstermek için… Örneğin bir cinsel obje olarak bir kadının değil de bir ürünün portresini yapıyorum, veya cansız bir mankeni kadın bedenine tercih ediyorum.

     

    Video art alanında da işler ürettiğinizi biliyoruz. Kolajlarınızla aralarında nasıl bir bağ var?

    Video işlerim biraz daha kendiliğinden gelişen ve proje odaklı işler; belirgin bir sistem eleştirisi yok. Ama üzerinde düşünüyorum, ne yapabilirim diye… Buluntu video imajları kullanmam açısından da kolajlarımla benzerlik gösteriyor diyebilirim.

    Kerem Topuz, Girls No 3, 2017.

    Kerem Topuz, Girls No 3, 2017.

    Beğeniyle izlediğiniz sanatçılar?

    Benim bir sanatçıya ilgi duymamı sağlayan özellikler öncelikle sahicilik ve yaratıcılık… Aklıma ilk gelenler arasında Aleksandra Kingo, Molly Scannell, Haluk Akakçe, Kuzma Vostrikov ve Aaron Tilley’i sayabilirim.

     

    Art50.net ile nasıl tanıştınız? Online platformlar ile ilgili düşünceleriniz?

    Art50.net’i, internette güncel Türk sanatçıları araştırırken keşfettim. İnternet artık günlük hayatımızı en çok kaplayan alanlardan biri. Dolayısıyla online platformlar bir sanatçı için bulunmaz bir nimet. Yaptığınız işi normal şartlarda ulaştıramayacağınız çok büyük bir kitleye iletme şansı yaratıyor. Koleksiyoner veya izleyici açısından da yer ve zaman denkleminden bağımsız keşif imkanı sunuyor.

     

    Kerem Topuz’un Art50.net’ te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.

  • Doğukan Çiğdem ile Gelişim Kavramına Eleştirel Bir Bakış

    Röportaj: İpek Yeğinsü

    Doğukan Çiğdem’in çocuksu ve ilkel karakterleri, insanın kendine ve kurduğu uygarlığa duyduğu narsist hayranlığın gülünçlüğünden besleniyor. Zamana hükmettiğimizi sanırken onun derin dehlizlerinde kaybolup gidişimizi sorguluyor. Sanatçı ile kendi öyküsünü şiirsellikle anlattığı keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

     

    Sanat serüveniniz nasıl başladı?

    Piramidin en ucundaki aktarıma inandım; bu farkındalığım yirmilerimin başlarında oldu. Kendime saklamamalıydım. Resimlerim serpilmeliydi; yola çıkmıştım artık. Pratik oluşum bir çok malzeme ile ilişkiye girmemi sağladı; böylece var olan hikâyeyi farklı formlara taşımaya başladım.

     

    Resim mi önce geldi, yoksa masal mı?

    Resim hep vardı. Masal ise 15 yaşımdayken not alma refleksinin başlaması ile birlikte bir alışkanlık haline geldi. Kendi kısa masallarımı yazıp ardından resimlemeye başladım.

     

    Kavramsal yaklaşımınızdan söz edebilir misiniz?

    Tarih öncesi devrimleri daha tarafsızca değerlendirebiliriz; sonuçları bizi bireyler olarak daha az etkilemiştir. Bu nedenle ben geçtiğimiz birkaç yüzyılın gelişim kavramı üzerinde durmayı yeğliyor ve insanları buraya çağırıyorum. Bana göre bazı insanların diğerlerinden tek farkı günde iki-üç dakika için de olsa düşünebilmeleri.  Formların soru sordurabilme gücünü gördüğümden bu yana her biri birer soru niteliğinde, insanları düşünmeye sevk edeceğine inandığım yapıtlar üretme çabasındayım.

     

    Esin kaynaklarınızı merak ediyorum…

    Başlıca esin kaynağım insanlık tarihi, insan ile doğa, insan ile insan, doğa ile doğa. Resimlerimde bizim zamanı değil, zamanın bizi değiştirdiği gerçeğini vurgulamaya çalışıyorum.

    astral seyahat

    Doğukan Çiğdem, Astral Seyahat, 2017.

    Yapıtlarınız akla arketipleri ve fantastik öğeleri getiriyor. Naif ve primitif sanatla bir bağınız var ve bunun bir stil tercihinden çok eleştirel bir tutum olduğunu sezebiliyoruz…

    Haklısınız; eleştirelliğin sebebi estetiğe uyguladığım manipülasyon. Ne de olsa özgürlük ortamı, özgünlüğü de beraberinde getiriyor.

     

    Günümüz dünyası birçoğumuz için fazla analitik. Duygular düşüncelerin gölgesinde kalıyor. Aynı durum sanatta da geçerli. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

    Değişen dünya zeki olmayı şart koştu ve aslında bu yalnızca birçok yetimizden biriydi. Yanlış yapıldı; organizmalar basit birer mekanizmaya dönüştü. Akan zaman içinde duygu midemiz küçüldü. Bunun sonucunda da şimdilerde çok zayıfladık.

      

    Üretim süreciniz nasıl ilerliyor?

    Kendimi saklayıp sarmalıyorum diyebilirim. Algılarımı sonuna kadar açıp izliyor ve okuyorum. Gerek edebiyattan, gerek gerçek hayattan besleniyorum. Tahmin edersiniz ki malzeme konusunda hiç sıkıntı yaşamıyorum.

    istisareler

    Doğukan Çiğdem, İstişareler, 2017.

    İlgiyle izlediğiniz güncel sanatçılar? 

    Samimi olan herkesi izlemeye çalışıyorum; formları okumak için aktif çaba gösteriyorum. Yapıtı anlamlandırma noktasında en büyük pay izleyicinin; bundan ötürü isim vererek kendimi sınırlamak istemiyorum. Herkesin herkesi izlediği, okuduğu, anlamlandırdığı ve o kurgunun içinde rol aldığı bir yapıt-izleyici ilişkisi öngörüyorum.  

     

    Grafik alanında da çalışmalar yapmışsınız. Bu alanda iş üretmeyi sürdürüyor musunuz?

    Grafik alanında tasarım ağırlıklı,  ticari çalışmalar yaptım. O sayfayı da tamamen kapattığımı söyleyemem; hala deniyor ve öğreniyorum. Ama yerimin daha çok mizah ve edebiyat dergileri olduğunu düşünüyorum.

     

    Art50.net ile işbirliğiniz nasıl doğdu? Online sanat platformları hakkında düşünceleriniz?

    Art50.net’in konusuna hâkim ve açık fikirli olduğunu öngörüyordum; haklı da çıktım. Online sanat platformlarının gerekli olduğunu, gelgelelim daha seçici olmaları gerektiğini düşünüyor ve bunun bir an önce gerçekleşmesini diliyorum. Bu anlamda bu coğrafyada Art50.net ailesinin alternatifini göremiyorum ve bu düşüncemde yalnız değilim.

     

    Yakın gelecekte hangi yeni projeleriniz bekliyor bizi?

    Yaşam döngüsü içinde deneysel malzemeler ile zenginleşmeyi sürdüreceğim. Kilim dokumaya, resim ve heykel üretmeye devam ediyorum. Kişisel sergim ise 2017’nin Aralık ayında Galeri Bu’da olacak.

     

    Doğukan Çiğdem’in Art50.net’ te yer alan eserlerine buradan ulaşabilirsiniz.

  • ”Sanatın Sorunu Yok, Sorunlu İnsanlar Çok”

    Görsel: Haydar Akdağ

    İlgiyle takip edilen söyleşilerimize bir yenisi eklendi. Haydar Akdağ sordu, Genco Gülan yanıtladı. İkili arasında gerçekleşen bu derin sohbette sanatçılarımıza ve bakış açılarına dair çok şey bulacaksınız. Keyifli okumalar.

    Genco Gülan ve Haydar Akdağ

    Genco Gülan’a,

    H.A: Sevgili Genco, bu söyleşide bir sanatçı olarak senin söyleyiş ve üretimlerin üzerinden bir hatırlama/hatırlatma inşa etmek istiyorum. Öyle ki hemen hemen her gün bir yandan plastik ve kavramsal sanat üretimlerini izlerken bir yandan da sosyal medya da iletilerini de takip ediyorum. Yakın zamanda paylaşımların arasında senin bizlere sorduğun şu iki soruyu yanıtlamanı istesem?

    “Kültür merkezi boşsa, o şehir boş mudur?”  ve “Kültür merkezi (binası) boşsa, o kasaba kültürsüz müdür?”

    G.G: Sevgili Haydar, son birkaç gündür Göcek’te arkadaşlarımla tatil yapıyorum, küçük yemyeşil bir cennet, cırcır böcekleri, her yerde ada çayı kokusu, dağlarda mağaralar, adalarda antik kalıntılar…
    Neyse, çok uzatmadan yazayım, yukarıdaki soru aklıma şuradan geldi;

    Göcek’in tam ortasında yepyeni ve kocaman, sivri kuleli, her bir kulenin çatısı piramite benzeyen bir bir kültür merkezi var ama yüksek sezonda bile bina kapalı. Bu binayı gördükten sonra düşünmeye başladım, niçin ormanlar içindeki bu küçük şirin kasabaya modern bir kültür merkezi yapma gereğini duymuşlar diye? Ve tamam, kültür merkezini yapmışlar da bina neden boş?

    Bunları aklımdan geçirdikten hemen sonra durumun sembolik anlamlarını düşünmeye başladım. Evet Belediyeler kültürlü olduklarını göstermek için kültür merkezi yapıyorlar, bu aşikâr bir gerçek. Fakat nedense Türkiye’de büyük şehirlerde bile kültür merkezleri bile bir şekilde boş kalabiliyorlar. Parantez içindeki önemli örnek İstanbul’daki AKM.

    Asıl soru şu; kültür merkezi inşa edilmiş, fakat boş kalmış ise o köy, kasaba

    şehir aslında kültürsüz müdür? Durum biraz spor salonuna kayıt yaptırıp, hiç gitmemeye benziyor, para verip kendini spor yapmadan sportif hissediyorsun. Yani bir çeşit kendini kandırma hali, toplumsal kendini kandırma durumu ve bürokratik ikiyüzlülük el ele… Kültür merkezi var mı var, yani yok değil… Gitmesek de görmesek de o kültür merkezi bizim kültür merkezimizdir…

    H.A: Peki; “Sanat yapıtına, gerektiğinden fazla vakit harcamak, onu daha değerli kılmaz.” Söyleminde bizde ve dünyada sanat izleyicisinin bugünü, dünü ve geleceğini nasıl okuyorsun. Mesela kendi sergilerinin en büyük izleyicisi sen gibisin; dolayısıyla gözlemci kimliğinle bir yandan da izleyicinin seni okumada geliştirdiği pratiği nasıl görüyorsun?

    G.G: Sanat yapıtı değeri kendi başına taşır. Yani onu üreten kişi, üretim aşaması, işin malzemesi, tekniği hepsi ikincildir derecede bilgilerdir. Aynı şekilde yapıtın yapım süresinin uzun ya da kısa olması da faydalı olabilse de gereksiz bir bilgidir. Çok uzun sürede yapılmış bir yapıt, benzeri çok kısa sürede yapılmış bir yapıttan daha değerli değildir. Kendimizi kandırmayalım. Zaman sevicilik de güzeldir ama bu ayrı bir konudur…

    Yapıtın seyirci tarafından okunması da ayrı bir süreç tabi… Günümüz sanatını izlemek farklı bir çeşit okuryazarlık gerektiriyor, yapıt dersini çalışan izleyicilere farklı boyutta tatlar sunabiliyor. Zaten Marcel Duchamp yaratıcı sürecin yapıtın algılanması sırasında da devam ettiğini öne sürüyor. Hatta günümüzde yanlış anlaşılmalar bile, kanımca, algısal sürecin bir parçasını oluşturuyorlar.

    H.A: Dünden/bugünden ve gelecekten bahsetmişken, alışa geldiğimiz arkeoloji ve antikitenin dokunulmaz tarih yazılımına yaptığın çarpıcı müdahaleyi gördüğümüz “Antik Gelecek” Galeri KHAS’ta sergilediğin eserler üzerinden konuşmak istiyorum. Bir söyleşinde “Tüketim ve Üretim” üzerinden gitmek istediğini söyledin. Eserlerde fenomen tarih yazılımı ve figürleri bugünün popüler kültürüne ait bilim kurgusal fenomenler yada senin söyleminle “4 kafalı bir heykelin üzerine; GDO/Bir nükleer santral patlaması” gibi düşündüren sorular üzerinden gidiyorsun. Sorularının boyutları kadar eserlerinde boyutlarıyla günümüzle nasıl ilişki kuruyor? Çarpıcı düşüncelerin bir olması gereken tarifi mi yoksa geleceğe ait ütopyanın ön izlemesi mi? Sahi zaman olarak tarih içinde nasıl bir kesitteyiz?

    G.G: Evrim teorisini hep başı, ortası sonu var gibi düşünürüz ama, geçenlerde kardeşim Görkem Gülan bir sohbet sırasında şu soruyu ortaya attı: Ya şu anda yaşam formu, dünyanın farklı bir yerinde ve farklı bir şekilde yeniden ve sıfırdan başlıyorsa bir volkanın eteklerinde? Veya evrim dediğimiz şey aslında her gün yeniden ve tekrar yeniden başlarsa? Ve atalarımız olan balıklar tekrar ve tekrar karaya çıkmak istiyorlarsa? Bu gün deneyimlediğimizden farklı paralel evrimler olabilir mi gerçekten?

    Geleceğin Arkeolojisi ve Antik Gelecek serileri farklı evrim modelleri üzerine distopik gelecek öngörülerini tartışmaları teşvik etmeyi amaçlar. Arkeolojik referanslı mutant heykeller insanoğlunun gelecekteki olası dönüşümlerini araştırırken çağımız yöneticilerini torunlarının torunlarına şikayet etmeye çalışır.

    Genco Gülan’ın Galeri KHAS’ta gerçekleşen Antik Gelecek adlı sergisinden bazı eserler.

    H.A: Zaman üzerinden bir soru daha… Daha doğrusu zaman ve emek ikilisinden feyzle ve yine senin söyleminden bir kesit; diyorsun ki; “Usta çırak ilişkisine inanıyorum”. Bugün bir döneme ait heykelleri günümüze yorumlaman, modern dönem sonrası çağdaş sanat pratiklerinin bir parçası olman, bütün anlatımlarından bildiğimiz entelektüel birikimin ve usta/çırak ilişkisi. Referansları gerek kişiler, gerek bir üretimin tekrar seninle yorumlanması, çok bilinen bir fenomenin senin ustalığınla dönüşmesi, markalar/logolar/günümüz ve bütün sayamadığım üretim biçimlerin. Sahi “Ustan kim?” akademik anlamda sormuyorum, diplomalar bir yere kadar…

    G.G: Vallahi bir çok güzel ustam oldu, çok şükür, kimisi erkek kimisi kadın… Bir çoğunun elini, eteğini öptüm, yaşarken tanışma ve çalışma şerefine nail oldum, beraber rakı içtim, zeybek oynadım, bir çok diğeri ile şahsen tanışamadım ama tanışmış gibi hissediyorum… Hocalarımdan, örneğin Greg Wolff, çok şey öğrendim ama üsluplarını taklit etmedim. Upuzun bir liste benimkisi. Üstat Burhan Doğançay ve Nam June Paik ile yaşarlarken vakit geçirme şerefine nail oldum. Fakat Osman Hamdi, Pablo Picasso ile de hiç konuşmuş olmasam da tanışmış gibiyim…

    Gence Gülan’ın Art50.net’te yer alan eseri Picassy.

    Ustalarımın bazılarının isimleri size tanıdık gelebilir. Soru işaretli Kendi Portresi? Serisi bunlarla ilgili. Ama bir çoğunun ismi bana bile uzak kalır hatta belki yoktur… Tarih ve tarih öncesi beni etkiler. Yine bizim meslekte ekol kavramı vardır. Bilirsiniz, gelenek denir ve el- etek verme işleri binlerce hatta on binlerce senelik bir sürece dönüşebilir… Örneğin Akdeniz’de bir heykel, seramik geleneği olduğunu düşünüyorum ve bu bayrak yarışını sürdürmeye çalışıyorum.

    Şahsen sanat işlerine de çıraklık ile başladım. Ustalar ile kaynak yapmaya ara verdiğim öğlen yemeklerinde ezogelin çorbasına kirli ellerim ile çekinerek tuttuğum ekmeğimi banarak içtim… Fotoğrafçılığa babama imrenerek başladım, fotoşipşakçılarda takıldım. Üniversite kulüplerinin karanlık odalarında romantik saatler, günler geçirdikten çok yıllar sonra dijitale geçtim… Şimdi bir sürü çıraklarım, asistanlarım olması onlardan her gün yeni şeyler öğrenmeme engel değil…

    Zaten büyük usta olabilmek için çıraklarının da usta haline gelebilmeleri lazım. Öğrencilerimin işleri dünya müzelerinde, festivallerinde sergilenmeye başlamıştı bir süredir. Geçen bahar, İstanbul’da 3 ayrı eski asistanımın eş zamanlı solo sergileri iyi galerilerde yer alınca en az onlar kadar sevindim.

    H.A: Ve çıraklık üzerinden bir soru; senin söyleminden “Kendimi hep gayet zor durumların içine sokarım; deadline, malzeme yoksunluğu, ebat, adet vb… bu da bazen yaratıcı sürece katkı sağlar.” Deneysellik, yenilik ve yoksunluk üzerinden kendine nasıl bir üretim alanı yaratıyorsun? Motivasyonun temel ivmesi bir tane gibi durmuyor; yani salt sanat değil, peki diğerleri neler?

    G.G: Dışarıdan çok rahat bir kişilik gibi görünürüm ama sergi hazırlama sürecinde kendimi gereğinden fazla zora sokarım. İçinden çıkılmaz zorluklar yaratırım ara ara… Size küçük çikolata parçaları olarak görünen nesneler bana bir şekilde uykusuz geceler yaşatır. Sürekli artan karmaşa ve zamana karşı yarışırken yaşanan panik hali eğer üzerimde/ üzerinizde bir yıkıma yol açmaz iseler yaratıcı bir üretim sürecine dönüşebilirler. Veya b seçeneği, her çuvallama beni sonuca yeni bir rotaya oturtabilir. Yere düşünce kalkıp yeniden koşmayı öğrenmek en önemlisi…

    Genco Gülan, Jackson Pollock (2013), Dijital Fotoğraf

    H.A: Sevgili Genco, deneysellik, yenilik ve yoksunluk sınırlarında gezinirken senin çağın gerçeklerine yakınlığın yani bir anlamda teknoloji ile de temasın mevcut. Video, fotoğraf işler ve diğerleri. Bir röportajında Amerika’da ders olarak senin yazılıma başvurarak ürettiğin eserinden “şiir” çalışmandan bahsediyorsun. Fakat bir talihsizlik ki sanırım bunun belgelemesi üzerine senin anlatımınla kayıt tutmak ya da bir başka söyleyişle sanat tarihinde yaşayan bir kimsenin güncel sanatın arşivlenmesi/belgelenmesinde yaşadığı sıkıntıyı dile getiriyorsun.

    Sorum aslında şöyle; bir sanatçı olarak evrensel üretimin sırrı nedir? Üretiminin hayata böylesine karışıp zamanın katmanlarında üzerine başka insanlarında düşünerek katkı vermesi ya da çoğalması durumunu nasıl tarif edersin? Bütün bu etkileşimin bir ideolojisi olabilir mi?

    G.G: Sanat zaten evsel olmak zorundadır ve değilse palavradır. İki, iki daha dört… Lokal olmayı da evrensel olmanın karşısında görmüyorum kesinlikle. Lokal olma durumu, evrenselliğin içinde bir özgün olma yolu, yöntemidir. Örneğin; Yukarıda bahsettiğin Etkileşimli Şiir isimli yapıtım Türkçe kelimeler içeriyor, ama UCSB’da Amerikan Dili ve Edebiyatı bölümünde derste zorunlu okuma listesinde yer alıyor.

    Yeni teknolojileri yeni aletler, yeni oyuncaklar olarak görüyorum. Merak ediyorum. Gerektiği kadar kullanıyorum ve eski teknolojilere geri dönmeyi ihmal etmiyorum. Çamur da kullanıyorum, bilgisayar da, bazen ikisini beraber. Evrenselliğin sırrı olarak da insan malzemesine odaklanmayı görüyorum. İnsan algısı, tutkuları ve davranış kalıpları ilgimi çekiyor. En önemlisi tabii sürekli araştırıyorum ve gözlem yapmaya devam ediyorum.

    Genco Gülan’ın Art50.net’te yer alan Deeply in Love adlı fotoğraf serisinden eserler.

    H.A: Bir başka açıdan bu arşivleme konusunu açmak istiyorum. Çağdaş sanatın belgelenmesi bugün sosyal medyadan ve sayılı sanat dergilerinin manşet heveslerinin ötesine geçmiyor. Bir idealist misyon ile bir kurum yada kurumsal tavır olarak bu anlamda olumlu adım atan bir yer görüyor musun? Sanatçının bu anlamda kişisel arşivleme çabası dışında üniversitelerin Sanat Yönetimi bölümlerinden mezun arkadaşların kendilerine yer yer galeri yöneticisi ve biraz daha havalısı küratör demesini izliyoruz. Bu geniş anlatımla sormak istediğim bu arşivlemeyi kim yapacak?

    G.G: Arşivleme önemli ama asıl önemli unsur değerli ve değersiz olanın ayrıştırılması. Hangisi, hangileri değerli hangisi değil, hangisi çöp? Hangisi yeniden dönüşüme sokulabilir ve nasıl? Hangilerini dönüştürmesek daha iyi… Çanakkale’de askerlik yaparken müze müdiresi ile kısa bir sohbet sırasında etraftaki bir çok tarihi yerleşimde neden kazı yapmadıklarını sormuştum, o da; ‘belki toprak altında kalırlar ise daha iyi olur’ demişti. Ne demek istediğini yeni anlıyorum:

    Türkiye’de özel sektör yeni müzeler ve kütüphaneler kuruyor ama tahribat ve kirlenme korumadan, arşivlemeden hızlı gidiyor.

    H.A: Tanımlar üzerinden giderken biraz görev dağılımı yapmak fena olmadı. Buna birazda günümüz sanat tanımlarını da eklemek istesek aklına gelen “Bence aslında bu öyle değil de böyle” demek istediğin. Post Post tanımlar ve güncellemeler bekleyen kaygılar, alanlar, tespitler var mı?

    G.G: Post-post modernizm en yakın zamanda bitmeli. Hemen yarın. Zira kapitalizm zannedildiği gibi verimlilikten değil israftan besleniyor ve kendi kendini dinamitliyor. İnsanlık yeni bir sürece girmeli ve bizde bu çocuğun adını koyabilmeliyiz gönül rahatlığı ile…

    H.A: Temelde merak ettiğim ama etrafından gezinerek gelmek istediğim soru; bugün sanatın sorunu nedir?

    G.G: Sanatın sorunu yok, sorunlu insanlar çok. Uçak anonslarındaki gibi; anneler önce oksijen maskelerini kendilerine sonra bebeklerine takmalılar. Yani içki masasında vatanı kurtarmadan önce kendimizi kurtarmamız lazım…

    H.A: Sanat alanında kurumsallaşmak bir özgürlük sorunu yaratır mı? Sorunların çözümünü nasıl, hangi zeminde ve nereye kadar gidermeli? Mücadele ortamı kalmalı mı? Bir çok sosyal medya çıkışında rast geldiğim iktidar veya egemen kültüre dair eleştirilerin, bütün bunlar kişi ve kurumsal tavır arasında bakıldığında “Bu tam Genco Gülan’lık! olmuş!” denildiğine rastladığım zamanlar oldu şahsına dair. Sanatta tek kişilik tepkilerimiz ve ortak sorunlarımız, sence nasıl bir örgütlülük gerekiyor?

    G.G: Kurumsallık evet, belli özgürlükler getirir, ama başka özgürlükleri de kısıtlar. Kurumsallaşmasına imrendiğimiz ülkelerde bizimkisi kadar dinamik sanat ortamı olmayabiliyor.

    H.A: Kişisel ve kurumsal tavırlar üzerinde sözleri açarken Ekavart Galeri’de 2014 yılında açtığın İsimsiz sergini anlatırken “Bu sergi, bir fikir sergisidir” tanımını yapıp üslup meselesine sıkıştırılmış sanatçıyı özgürleştiren, özgüveni yüksek bir anlatımı ortaya koydun. Bugün “üslup” genç sanatçıların sıkıştığı bir konu olarak önümüzde duruyor. Hala akademik muhafazakârlık ve hep aynı şeyi üreten isimleri başarılı/başarısız değerlendirmeleri yüksek sesle konuşulmayı bekliyor gibi, ne dersin?

    G.G: Fikir ve onun aktarılması benim için birincil öncelikte. Yani bağcı dövmek ile ilgilenmiyorum, hep beraber üzüm yiyelim istiyorum. Win, win… Dolayısı ile üslup sorununu çoktan geçtim, ama bunu aşmak onlarca senelerimi aldı, binlerce saatimi… Şimdi farklı üsluplarımı birer orkestra enstrümanı gibi kullanıyorum.

    Genco Gülan’ın Ekavart Gallery’de düzenlenen İsimsiz adlı sergisinden bazı eserler.

    Haydar, benim de sana birkaç sorum var. Benim dedemin ismi de Haydar’dı, Haydar Gülan. Ama bana onun ismini değil de sevdikleri bir tiyatrocunun ismini koymayı tercih etmiş ailem. Haydar ismi ile yaşamak nasıl? Sanat yaparken bu ismi taşımanın avantaj veya dez avantajları neler?

    H.A: Benim de dedemin adı. Üstelik babam hariç 4 kuşak Haydar diye gidiyor. Araya başka isimler girse de soyağacında Haydar çok. Adımla yaşamanın getirdiği kültürel yükler var, inkâr edemem… Fakat dünün değerlerine gösterdiğim özen kadar günümüzün gerçeklerine ve hayat pratiğine de dahil olmak durumundayım. En nihayetinde şimdiki zamanı yaşıyorum. Sanat alanında bir avantaj ya da dezavantaj ile karşılaşmadım. Ancak kamu hizmeti veren bazı yerlerde ve özellikle eğitimim boyunca Din Kültürü dersim birinci dönemler hep 1 gelirdi. İkinci dönem aldığım 2 ile gelen ortalamadan geçmişliğim çoktur 🙂

    Haydar Akdağ Gaia Gallery’de düzenlenen Yarın adlı sergideki eserleriyle.

    G.G: Günlük hayatta pipet kullanıyor musun? Ve örneğin hangi meşrubatları içerken?

    H.A: Evet, içmekte zorlandığımda… Özellikle ayran 🙂 Şaka bir yana pipeti aklına soru olarak getiren birlikte katıldığımız Adahan Otel’de “Hazine Odası” sergisi… Pipet günlük bir tüketim malzemesi olarak tekil ve tek kullanımlık kaderiyle bana günümüzde insanı çağrıştırıyor. Bedenlerimiz ve içinde yaşadığım sosyal düzen öte yandan siyasal tavrım… Her bir pipeti birbirine takarak gerçekleşen heykel/enstalasyon aslında birbirine kenetlenmesini umduğum bir insanlığa karşılık geliyor.

    Art50.net sanatçılarıyla Adahan Otel’de düzenlenen Hazine Odası sergisinden, Haydar Akdağ’ın 15000 pipet ile oluşturduğu mekana özgü yerleştirmesi.

    Haydar Akdağ’ın 79 adlı eserinden detay.

    Sevgili Genco, seni çok yorduğumun farkındayım. Fakat söz konusu seninle fikir alışverişi olunca danışmak istiyorum. Günümüz sanatının sorunundan bahsettik, sanatçının üretim pratiklerini şahsında modelliyoruz peki bütün bu üretimi toplumsal, ulusal ve evrensel kültür üretimine katkı perspektifine yerleştirirsek; yapılması gereken, yaptığın, yapılacak olan nedir? Kehanet ve beklentilerin? Ve gençler, genç sanatçılar neredeler? Son soru olsun; tek kelime “Genç kuşak(!/?)”…

    G.G: Sanatçı genç kalmalı. Hem de her zaman.

     

    Haydar Akdağ’ın Genco Gülan’ın fotoğrafını kullanarak özel olarak hazırladığı pul çalışması.

    Neden Pul; Neden 99 Krş

    Sanat ve sanatçı değer üzerinden her dönem açık bir tartışmanın konusu olmuştur. Farkına varılmayan durum bunun zaman ve tarih içinde kayıt altında oluşudur. Elbette coğrafya fark etmeksizin iktidar tekelinde temellendirilen tarihlere inat kalıcılık ve ulaşma kanalı olarak iletişimden dem vurmak istememin temel nedeni aynı enstrümanlarla tarih yazımına ortaklık arzusudur. Söylenecek söz ne bir eksik ne bir fazladır. Bunu 1 tam edemeyen 99 krş üzerinden düşündüğünüzde ötede hala kenetli bir çoğunluğu yani 99 tekil kuruşu göreceksiniz.

    Haydar Akdağ

     

    Genco Gülan’ın Art50.net’te yer alan eserlerini görmek için tıklayın.

    Haydar Akdağ’ın Art50.net’te yer alan eserlerini görmek için tıklayın.

     

Toplam 6 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.12345...Son »